Makaleler

Published on Temmuz 27th, 2026

0

Son bir yılda Orta Doğu ve Kürdistan’da durum | Hamit Baldemir


2026 yılında Orta Doğu’da ve Kürdistan’da yaşanan gelişmeler, bölgenin yeni bir tarihsel döneme girdiğini göstermektedir. Artık yalnızca ülkeler arasındaki çatışmalardan değil; sınırların, ittifakların, enerji koridorlarının ve siyasal dengelerin yeniden şekillendirildiği kapsamlı bir paylaşım sürecinden söz etmek mümkündür. Uzun yıllar boyunca “vekâlet güçleri” üzerinden sürdürülen mücadeleler, yerini giderek devletlerin doğrudan karşı karşıya geldiği bölgesel bir çatışma ortamına bırakmıştır.

Bu dönemin en belirleyici olayı, İsrail ile İran arasındaki çatışmanın, ABD’nin doğrudan müdahil olduğu geniş kapsamlı bir bölgesel savaşa dönüşmesidir. Çatışmalar yalnızca İran ve İsrail’i değil; Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Kürdistan’ın dört parçasını da derinden etkilemiştir. Böylece Orta Doğu’da hiçbir kriz artık tek bir ülkenin sınırları içinde kalmamakta; her gelişme, bütün bölgenin siyasal ve ekonomik dengelerini değiştiren sonuçlar doğurmaktadır.

Bu savaşın temelinde yalnızca güvenlik veya nükleer program tartışmaları bulunmamaktadır. Enerji kaynaklarının, petrol ve doğal gaz hatlarının, limanların ve uluslararası ticaret yollarının denetimi de büyük emperyal güçler arasındaki rekabetin merkezinde yer almaktadır. Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz, dünya ekonomisinin olduğu kadar küresel jeopolitiğin de en kritik alanları hâline gelmiştir. Dolayısıyla Orta Doğu’da yaşanan her askerî gelişme, dünya ekonomisini ve uluslararası siyaseti doğrudan etkilemektedir.

Filistin meselesi ise önemini korumakla birlikte, İran merkezli savaşın gölgesinde ikinci plana itilmiştir. Gazze’de kalıcı bir ateşkes ve siyasal çözüm sağlanamamış, insani kriz devam etmiş, bölgenin geleceğine ilişkin belirsizlikler sürmüştür. Aynı şekilde Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalar yeniden şiddetlenirken, Yemen ve Kızıldeniz hattı küresel enerji taşımacılığının en hassas cephelerinden biri hâline gelmiştir.

Suriye’de ise merkezi devlet yapısını yeniden güçlendirme girişimleri dikkat çekmektedir. Şam yönetimi, özellikle stratejik bölgelerde kontrolünü artırırken, Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt yönetimi askerî, ekonomik ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Taraflar arasında yürütülen görüşmeler devam etse de Kürtlerin siyasal statüsü, yerel yönetimlerin geleceği ve anayasal haklar konusunda temel görüş ayrılıkları sürmektedir. Türkiye’nin güvenlik politikaları da bu sürecin en önemli belirleyici unsurlarından biri olmaya devam etmektedir.

Kürdistan’ın dört parçasında yaşanan gelişmeler farklı görünse de ortak sorunlar etrafında birleşmektedir. Türkiye’de yürütülen görüşmeler ve çatışmasızlık arayışları belirsizliklerle doludur. Tarafların farklı ve çelişkili söylemleri, “süreç” denilen bu durumu adeta bilinmez ve anlaşılmaz kılmıştır. Konuyla ilgili açıklamaların şimdiye dek pratik adımları görülmemiştir. Zaten bu “demokratik entegrasyon ve barış” ideolojik ve politik açılımının hiçbir sosyal ve politik karşılığı yoktur. Bu proje tamamen Kürt ulusal hareketini ve Kürt ulusal özlemini muğlak ve anlaşılmaz argümanlarla manipüle etmek ve boşa çıkarmaktır. Buna rağmen yaratılan beklentilerin hiçbiri gerçekleşmemiştir ve gerçekleşeceğine dair işaretler de yoktur. Kürt sorununun demokratik ve anayasal çözümüne ilişkin sömürgeci devlet cephesinden ufukta olumlu bir gelişme görünmemektedir. Ancak kamuoyuna, özellikle Kürt kamuoyuna, DEM ve o çevrenin medyası sürekli hayali umut dağıtmaktadır. Sürecin büyük ölçüde silahsızlanma ve “Terörsüz Türkiye” ekseninde ilerlemesine rağmen, siyasal haklar ve demokratik güvenceler konusunda şimdiye dek ciddi adımlar atılmamıştır. Şimdi bir “Çerçeve Yasa” gündemdedir ancak bunun çerçevesi ve içeriği bilinmemektedir. Bilinen ise bunun Kürt sorununun demokratik çözümüyle ilgisinin olmadığıdır. Bu, tam bir teslim alma ve pişmanlık yasasının farklı bir versiyonudur.

Rojava’da en önemli tartışma, mevcut özerk yapının korunup korunamayacağıdır. Son gelişmeler, askerî kazanımların tek başına kalıcı bir siyasal statü sağlamadığını bir kez daha göstermiştir. Güney Kürdistan’da ise petrol gelirleri ve Bağdat ile ilişkiler belirleyici gündem olmaya devam etmektedir. Ekonomik istikrar açısından olumlu görülen bazı gelişmeler, uzun vadede bölgesel yönetimin mali ve siyasal bağımsızlığını sınırlayabilecek riskler de taşımaktadır. Rojhilat’ta ise savaş ortamı ve güvenlik politikaları nedeniyle siyasal baskılar artmış, Kürtlerin demokratik talepleri daha ağır güvenlik tedbirleriyle karşılanmıştır. Güney Kürdistan ve orada üslenen Rojhilat güçleri, sömürgeci ve katil İran’ın bombardımanlarına hedef olmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, Kürtlerin bölgesel siyasetin merkezinde yer aldığını; ancak ortak bir ulusal strateji oluşturmakta hâlâ önemli eksiklikler bulunduğunu göstermektedir. Bölgesel ve uluslararası güçler, Kürtleri zaman zaman kendi politikalarının bir parçası olarak değerlendirmekte; ancak Kürtlerin ulusal ve demokratik statüsünü kalıcı biçimde güvence altına alacak bir yaklaşım ortaya koymamaktadır. Bu nedenle dış güçlere aşırı bağımlı politikalar, kısa vadeli kazanımlar sağlasa bile uzun vadede yeni kırılganlıklar yaratmaktadır.

Bununla birlikte mevcut gelişmeler önemli fırsatları da beraberinde getirmektedir. Kürtlerin Irak ve Suriye’de elde ettiği yönetim deneyimi, kurumsal kapasiteyi güçlendirmiştir. Türkiye’de ise Kürt sorununun yalnızca askerî yöntemlerle çözülemeyeceğinin daha geniş çevrelerde kabul görmeye başlaması dikkat çekici bir gelişmedir. Ancak bu fırsatların kalıcı kazanımlara dönüşebilmesi için ortak ulusal diplomasiye, demokratik siyasal birlikteliğe, bağımsız karar alma iradesine ve halkın bütün kesimlerini kapsayan demokratik bir programa ihtiyaç bulunmaktadır.

Sonuç olarak 2026’nın ilk yedi ayında yaşanan gelişmeler, Orta Doğu’nun yeni bir siyasal ve jeopolitik yapılanma sürecine girdiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bugün bölgede yaşanan mücadele yalnızca askerî değildir; enerji kaynaklarının, ticaret yollarının, doğal zenginliklerin ve siyasal geleceğin yeniden paylaşılması mücadelesidir.

Kürt halkı bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olmasına rağmen, geleceğini belirleyecek kararların gerçek öznesi olabilmesi; dört parçada ortak ulusal bir perspektif geliştirmesine, demokratik kazanımlarını güçlendirmesine ve uluslararası ilişkilerini kendi bağımsız siyasal iradesi temelinde kurabilmesine bağlıdır. Aksi hâlde bölgesel güç mücadelelerinin nesnesi olma riski devam edecektir.

Önümüzdeki dönemde Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek temel soru şudur: Bölge yeniden savaşlar ve güç dengeleri üzerinden mi şekillenecek, yoksa halkların eşitlik, demokrasi ve özgürlük taleplerini esas alan yeni bir siyasal düzen mi ortaya çıkacaktır? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca bölgenin değil, Kürt halkının geleceğini de belirleyecektir.

Bizim buna yanıtımız şudur: Emperyal ve sömürgeci güçler, kendi ekonomik ve politik çıkarları doğrultusunda sürekli sorunlu ve çatışmalı bir düzeni yeniden kurmak isteyeceklerdir. Bu da savaş ve yoksulluk demektir. Bu egemen güçlerden başka bir oluşum beklemek eşyanın doğasına uymaz. İkinci şıkkı ise halkların demokratik mücadelesi ve sömürge halkların ulusal demokratik mücadelesi belirleyecektir. Gerçek anlamda bölgeye barışın ve halkların iradesinin egemen olması; halkların demokratik ve ulusal demokratik mücadelelerinin ortaklaşmasından ve aynı birleşik cephede emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele birliğinden geçer.

Bunu da ancak bölgenin sosyalistleri gerçekleştirebilir. Burada merkezi konuma en uygun kesim, Kürdistan sosyalistleri veya komünistleridir. Büyük sorumluluk Kürdistanlı komünistlere düşmektedir. Bu tarihsel ve ertelenemez bir görevdir. Buna hazırlanmak zorundayız. Yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem bize de yeni görev ve sorumluluklar yüklemektedir. Bu tarihsel sorumluluktan kimse kaçamaz.


Hamit Baldemir27.07.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑