CHP (ve “YENİ” veryantı) illeti | Sibel Özbudun – Temel Demirer
“Zaman, hem akıyor, hem durmuştu; çevremdeki nesneler hem yok olup gidiyor, hem ölümsüzleşiyordu.”[1]
Sherlock Holmes’un, “Tüm imkânsız olanları elediğinizde, geriye kalan, ne kadar düşük bir olasılık olursa olsun gerçek olmalıdır,” ifadesiyle müsemma devasa bir çürüme ve çöküşün devreye soktuğu vazgeçişlerle biçimlenen çözülmeyle yüzleşiyoruz.
Söz konusu hâl daha da derinleşecek; yeni de bu zeminde, gelecekteki bugün(ümüz)de biçimlenecek.
Her şey bu kadar net; artık korkulacak hiçbir şey kalmadı.
Tam da Sun Tzu’nun, “Güçlü olduğunuzda, zayıf görünün. Zayıf olduğunuzda, güçlü görünün,”[2] diye tarif ettiği yerdeyiz.
Søren Kierkegaard’ın, “Kalabalıkta hakikât yoktur”; Gustave Le Bon’un, “Kalabalıklar bireysel aklın kaybolduğu yerlerdir”; Seth Klarman’ın, “Uzun vadede kalabalık her zaman yanılıyor”; Charles Bukowski’nin, “Kalabalığa karışmak hiçbir yetenek gerektirmez. Ama yalnız ve dik durmak gerçekten çok şey gerektirir,” sözleriyle altını çizdikleri üzere, artık sürüleştirilmiş kalabalıklardan daha önemli olan sınıfsal duruş(umuz)dur.
“CHP’nin onurlu tarihi”[3] yaygaralarıyla ne yapılacak bir şey kalmıştır; ne de yürünecek yol! Çünkü devleti kuran parti, artık bizatihi Türkiye’nin sorunlarından birisi haline gelmiştir…
Evet coğrafyamızın manipülatör soru(n)larından birisidir CHP.
Çünkü CHP, adına yola çıktığını “iddia” ettiği halk için mücadele etmek yerine, fren rolü oynayarak hep uzlaşma aramaktadır. Oysa, uzlaşmaya değil, mücadele etmeye ihtiyaç var.
Laikliği “Biz imam hatipleri kuran partiyiz,” sözleriyle savunmaya kalkışmak, yenilgiyi kabullenmek; muhafazakârlaşıp, sağa kaymaktan başka bir şey değildir. Kaskatı, kireçlenmiş bir “dediğim dedik”çilikten, gevşek, amorf bir liberalliğe savrulmaktır.
Örneğin eski ve “yeni”siyle CHP varyantları hakkında yapılan bin bir yorumda partinin Cumhuriyet’in başlıca savunucusu olduğu vurgulanırken, bir yandan da coğrafyamızdaki solun “umudu” olarak sunuluyor. Misyonu laikliğin, “modernizm”in, “Cumhuriyet değerleri”nin savunuculuğuyla sınırlandırılmış, “sınıf mücadelesi”nden hiç söz etmeyen bir sol”…
Bunu yapanların çoğu Eduard Berstein’ın takipçisi, post-modern “yetmez ama evet”çiler; yani sınıf savaşımında vazgeçenler…
Yani Wilhelm Liebknecht’in, “Bir sosyalist bir kapitalist hükümete girdiğinde artık sosyalist olmaktan çıkar”;[4] Louis Althusser’in, “Parlamenter demokrasi burjuvazinin vazgeçilmez ilkesi değil, sınıf egemenliğinin yalnızca siyasal biçimlerinden biridir. “Burjuvazi, parlamenter demokrasi dışındaki siyasal ideolojik devlet aygıtlarına da uyum sağlayabilmiştir ve hâlâ sağlayabilmektedir,”[5] uyarılarından, veya V. İ. Lenin’in yazdıklarından bihaber olanlardır:
“Burjuva demokrasilerinde parlamento, profesyonel hatiplerden oluşan bir gevezeler kulübüdür.”
“Proletarya, nüfusun çoğunluğunu fethetmeden zafer kazanamaz. Ancak bu fetihte, burjuva sınıfının egemenlik koşullarında seçimlerde oyların çoğunluğunu almakla bağımlı kılınmak, ya iyileşmez bir aptallık, ya da işçilerin saf bir aldatılması anlamına gelir.”
“Proletaryanın, burjuvazinin boyunduruğu altında, ücretli-köleliğin boyunduruğu altında yürütülen seçimlerde çoğunluk kazanması gerektiğini ve ancak bundan sonra iktidara geçmesi gerektiğini yalnızca alçaklarla ahmaklar düşünebilir. Bu, budalalığın ya da ikiyüzlülüğün doruğudur; bu, eski sistem içinde ve eski iktidar altında, sınıf savaşımının ve devrimin yerine seçimleri koymaktır.”[6]
“Tüm resmi ve liberal bilim, şu ya da bu biçimde ücretli köleliği savunur. Oysa Marksizm ücretli köleliğe amansız bir savaş ilan etmiştir.”
“Liberalizm artık sınıflar savaşımını yadsıma cüretini göstermez, ama bu kavramı daraltmaya, güdükleştirmeye, iğdiş etmeye çalışır. Liberalizm, sınıf savaşımını siyasal alana değgin kabul etmeye hazırdır, ama devlet iktidarı örgütünün onun eylem alanı dışında kalması koşuluyla. Sınıf savaşımı kavramının bu liberal bozulmasını hangi burjuva sınıf çıkarlarının oluşturduklarını anlamak güç değildir.”[7]
“Her sınıf savaşı siyasal bir savaştır.”[8]
“Bir cumhuriyet nasıl bir maskeye bürünürse bürünsün, ne denli demokratik olursa olsun, eğer o bir burjuva cumhuriyeti ise, eğer o toprak ve fabrikaların özel mülkiyetini koruyorsa ve eğer özel sermaye toplumun tümünü ücret köleliği içinde tutuyorsa, o zaman bu devlet, bazı insanların, ötekiler tarafından ezilmesi için bir makinedir.
Öyleyse biz, bu makineyi sermayenin iktidarını alaşağı edecek sınıfın ellerine vereceğiz. Biz, devletin genel eşitlik demek olduğu yolundaki bütün o eski önyargıları reddedeceğiz, çünkü bu, bir göz boyamacadır, sömürü olduğu sürece eşitlik olamaz.
Toprak sahibi işçiye eşit olamaz, ya da aç bir insan tok bir insana eşit olamaz. Bu devlet adı verilen makine, önünde insanların, halkın yönetimi yolundaki eski masallara, proletaryanın burjuva yalanları olduğunu söylediği masallara inanarak, boş inanlara kapılarak, saygıyla eğildiği bu makineyi proletarya ezecektir.”
“Bu (burjuva-bn) demokrasi, her zaman kapitalist sömürünün dar çerçevesi içinde sıkışıp kalmış durumdadır ve bu nedenle, özünde, bu nedenle, hep bir azınlık için, yalnızca mülk sahibi sınıflar için, yalnızca zenginler için bir demokrasidir.
Kapitalist toplumun özgürlüğü her zaman, az çok, Antik Yunan cumhuriyetlerindeki özgürlükten farksız kalmaktadır: köle sahipleri için özgürlük.
Kapitalist sömürü koşullarının bir sonucu olarak, modern ücretli köleler yoksulluk ve sefaletle o kadar bunalmış durumdalar ki, ‘demokrasiler için yerleri yok’, ‘siyaset için yerleri yok’, ve olayların olağan ve barışçıl akışında, nüfusun büyük bir kısmı siyasi-sosyal hayattaki her türlü katılımın dışında kalır.”[9]
“Burjuvazinin çıkarları, kapitalizmin süslenmesini ve sınıfları bölen uçurumun gizlenmesini gerektirir. Proletaryanın çıkarları ise kapitalizmin ve ücretli emeğin sömürüsünün açığa çıkarılmasını talep eder; kitlelerin gözlerinin, sınıfları bölen uçurumun büyüklüğüne açılmasını talep ediyorlar.”
“Burjuva devletleri biçim olarak çok değişiktir, ama özde aynıdırlar: Biçimleri ne olursa olsun bütün bu devletler, son tahlilde kaçınılmaz olarak burjuva diktatörlüğüdürler.[10]
“Kitle Partisi” incir yaprağı ardına gizledikleri burjuva CHP’yi bu pencereden yerli yerine oturtmadan bir adım atamayız; “Oy vermek bir şeyi değiştirseydi, yasaklanırdı,” vurgusu Emma Goldman’ın.
Asılsız “demokrasi söylenceleri” de, seçim oyunları da güçlüler/ezenler ile güçsüzler/ezilenler arasında yaratılmış bir illüzyondur sadece; Karl Marx’ın, “Birkaç yılda bir ezilenlerin ezen sınıfın hangi temsilcilerinin kendilerini temsil edip bastıracağına karar vermelerine izin verilir,” satırlarındaki üzere!
Simdi duruşunuzu, görüşünüzü netleştirin: CHP (elbette “yeni” versiyonu da dahil!) güçlülerin/ezenlerin partisi mi, değil mi?!
Eğer Gün Zileli’nin gibi, “Sol artık bitmiştir. Kirlenmiş berbat bir şey. 100 yıllık tarihi dökülüyor. Bu gün sol iddia etmek, biz solcuyuz demek boştur. Biri sol diye çıksa insanlar enayi değil, yaşanmış şeyler var. Parti kursam hiç soldan bahsetmem. Başta Lenin olmak üzere, bu işin savunulacak tarafı yoktur. Bırakın solu artık”;[11] ya da Fransa’daki G-7 zirvesinde “Ben hiçbir zaman solcu olmadım,”[12] diyen Brezilya lideri Lula da Silva gibi zırvalayanlardan değilseniz, CHP’nin ( “yeni” versiyonuyla) güçlülerin/ezenlerin partisi olduğundan tereddüt edemezsiniz elbette…
CHP NEYİN NESİDİR?!
‘Murphy Yasaları’ndaki, “Bir sirkin tümünü yönetmek isteyebilirsiniz ama palyaçoyu oynamak kolay değildir,” ifadesi, CHP’nin yaşadığı 6 Ok’lu paradoksu en iyi ifade eden tanımdır.
Sadece CHP yöneticileri için değil, sosyalist saflardan devşirilenler için de!
Bu konuda yıllar önce kaleme aldığı önemli yazısında Doğan Özgüden şunları der: “Artık CHP’li olmayı rahatlıkla içine sindirebilen Sarp Kuray Habertürk’e verdiği bir röportajda konuşuyor:
‘Referandumda yoğun bir ‘Hayır’ kampanyası yaşadık. Bana göre yüzde 50’nin üzerinde, resmi rakamlara göre yüzde 49’luk bir şablon çıktı. CHP bunun motor gücü oldu. CHP’nin bir lokomotif güç olduğunu gördüm. Türkiye’nin içinden geçtiği şartlar, bizim CHP’de toplanmamız gerektiği konusunda bende bir fikir oluşturdu.’
Ve de 68 kuşağı dahil tüm devrimcileri CHP’ye katılmaya çağırıyor.
O kuşaktan bazıları bu yanlışı 40 yıl önce bir kez yaptı. Cunta’nın TİP’i ve tüm devrimci örgütleri kapatıp yöneticilerini, militanlarını hapsettiği 1973 yılında ‘demokrasi ve barış’ vaatlerine kanarak CHP lideri Bülent Ecevit’i desteklemişlerdi. Bedeli sonradan çok acı ödendi…
Yine de sirenlerin çağrısına kendini kaptıranlar olabileceğini düşünerek bu çağrının hemen ertesinde Info-Türk’te yayınladığım soruyu Artıgerçek okurlarıyla da paylaşmayı bir görev biliyorum:
* 60’larda Ortanın Solu uydurmasıyla Türkiye İşçi Partisi’nin gelişimini frenleyen,
* 1971 darbesinden sonra Avrupa Konseyi’nin cunta rejimine karşı yaptırımlarını bizzat engelleyen,
* 1973’te ak güvercinler salarak solun desteğiyle iktidara gelip 1974’te militarist şahinlerle Kıbrıs fatihi olan,
* Kontr Gerilla’nın varlığını bildiği hâlde yok etmek için hiçbir önlem almayan,
* 1978’de başlayan 22 aylık ikinci iktidarında IMF’nin istikrar paketlerini art arda yoksul halka dayatan,
* Aynı dönemde Beyazıt, Bahçelievler ve Maraş katliamları karşısında aciz kalan,
* Tüm Kürt illerini İstanbul ve Ankara ile birlikte sıkıyönetim cenderesi altına sokan,
* 1979’da 1 Mayıs’ın kutlanmasını yasaklattırıp Behice Boran ve diğer TİP yöneticilerinin tutuklanmasına göz yuman,
* 1999’da üçüncü kez iktidar olduktan sonra ülkeyi yeniden ekonomik krize sürükleyen,
* Barış çağrıları yapan Öcalan’ı sürgündeyken 5 Şubat 1999’da Amerikalıların işbirliğiyle tutuklattıran,
* Ordunun dayatmalarına boyun eğerek Kürt illerinde askeri operasyonlara hız verdiren,
* 19 Aralık 1999’da 30 devrimci mahpusun canına mal olmuş ‘hayata dönüş’ katliamına izin veren ak güvercinli ve köylü kasketli CHP lideri kimdi?
Ecevit değil miydi?
Hafıza-i beşer nisyan ile bunca malul olmasın!
Kürt liderlerinin dokunulmazlığını kaldırma kararlarına ve de şu an Türkiye’yi İslâmcı faşist karanlığa boğan ‘Yenikapı’ ruhuna ortak olmuş bir partiye katılmanın neresi devrimciliktir?
Deniz’lerin, Mahir’lerin, Harun’ların, İbrahim’lerin böyle bir yapıda yerleri olabilir miydi?”[13]
Evet, CHP dün de bugün de Doğan Özgüden’in anlattığıdır.
Siz bakmayın, CHP’yi “sosyal demokrat değil, devrimci demokrat bir parti olarak tanımlamak daha doğrudur,”[14] türünden illüzyonlarla “güzelleyen” çaresizliğe!
Tarihi boyunca bürokratik bir elit tarafından yönetilen CHP, merkezci, otoriter ve seçkinci politik tutumunu sürdürerek devletin, ordunun ve sermayenin icazetine göre yol aldı. Doğurganlığını sürdürerek bölünüp parçalanmasına rağmen, ideolojik, siyasal ve örgütsel düzeyde sistem partilerinin “atası” hâline geldi. Bu bağlamda milli ve yerli söylemi tüm tarihi boyunca CHP’nin politikalarına yön vererek Türkiye’nin tüm ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel politikalarına kaynaklık etti. Sivas Kongre kararlarının bir maddesinde, “Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır” ilkesi sonraki süreçte Türk milliyetçiliğine dönüşerek devletin resmi ideolojisi hâline geldi. Misakı milli ve Kuvayı milliye geleneğini devam ettirerek 12 Eylül’den sonra Türk-İslâm Sentezi’nin devletin resmi ideolojisi hâline gelmesine de katkıda bulundu.
Baykal’la birlikte aslına rücu ederek 1930’lu yıllarına dönüş yapan CHP, MHP ile “yerli ve milli mutabakat” kulvarında yürürken bu çizgide yoluna devam eden Kılıçdaroğlu, 2015 seçimlerinden sonra AKP ile koalisyon arayışına girdi. Kılıçdaroğlu,15 Temmuz darbe girişiminin ardından “Yenikapı Ruhu” kervanına katılarak AKP-MHP mutabakatının peşinden sürüklendi.[15]
Bunları kim, nasıl inkâr edebilir ki?!
Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna açıkladığı ‘İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde ekonomik ve sosyal soru(n)ların ittifaklar siyasetine göre biçimlendirildiğini, paylaşım sistemini, kapitalist eşitsizlikleri doğrudan tartıştıracak eleştirel bir program ruhunun, itirazın olmadığını, bulunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yani sağa savrulan CHP, dincilere karşı “din düşmanı” olmadığını, liberallere karşı “demokrat” olduğunu, piyasacılara karşı “servet düşmanlığı” yapmadığını ve en az onlar kadar özel sektörü desteklediğini, İslâmcılar ve muhafazakârlara karşı da “Alevî partisi ve vesayetçi” olmadığını kanıtlamaktan başka bir şey yapmamakta ve sağcıyla sağcı, solcuyla solcu olma soytarılığına soyunmaktadır.
Bu da eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, Kılıçdaroğlu’na dahi, “Ben kendimi yeni CHP’li hissetmiyorum,”[16] dedirten -giderek- muhafazakârlaşan yapısını pekiştirmektedir.
“6 OK”
“Ölünün ardından konuşulmaz,” vurgusunu ihlâl etmeden, aramızda olmayan Aydın Engin’in, “… ‘6 Ok’tan milliyetçilik ilkesini atıp yerine demokrasi ilkesini koymak, sosyal demokrat parti olma iddiasına pek yakışır gibi geliyor bana,”[17] türünden zırvası, karşılıksız CHP aşkı ve beklentisinin uç örneklerinden birisidir.
Çünkü has CHP’lilere göre, “1) Kemalizm ile Atatürkçülük… aynı şeydir. Bunları, Kurtuluş Savaşı ile Devrimleri birbirinden ayırarak veya Kemalizm adı altında sadece ‘Altı Ok’u kastederek ayırmak doğru değildir.
2) Atatürkçülük ya da Kemalizm, ideoloji olarak, sadece ‘akılcılık’ ve ‘bilimin yol göstericiliği’ anlamına gelir.
3) Bu çerçevede, ‘Altı Ok’, bilimin yol göstericiliğinde, akılcı bir yöntemle, 1920’lerin, 1930’ların Anadolusu’nda, geri kalmış bir din-tarım toplumundan çağdaş bir topluma geçişin kısa yol reçetesidir.”[18]
‘Milliyetçilik’, Altı Ok’un en çok tartışılan ilkesidir, çünkü faşizm ile ilişkilendirilerek çağ dışı olduğu öne sürülür.
Hemen belirtelim ki, 1920’lerde bile ‘Millet’ tanımı etnik olarak değil, siyasal olarak yapılmıştır… Atatürk’ün anlayışıyla ‘Kurtuluş Savaşı’nı yapan, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir’…”[19]
“Dünyanın en eski ve köklü siyasi partilerinden birisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, herhangi bir parti değildir. Kurucusu ve ilk Genel Başkanı, Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kökeni, Kuvayi Milliye ile Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’dir. Cumhuriyet Halk Partisi, bakanlığa verilen bir dilekçeyle değil, büyük bir bedel ödenerek, kanla kurulmuştur.
Cumhuriyet Halk Partisi, antiemperyalist bir mücadelenin sonucunda kurulmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi, aynı zamanda, Türkiye’yi ortaçağ karanlığından çıkarıp çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmayı kendisine misyon edinmiş bir siyasi partidir. Emperyalizme karşı mücadele ve çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak, bir bütünün özünde olan ayrılmaz iki temel unsurdur.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkeleri altı okta ifade bulmuştur. Bunlar cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, milliyetçilik/milletçilik ve devrimciliktir. Cumhuriyetçilik monarşinin, halkçılık oligarşinin, devletçilik serbest piyasacılığın, laiklik teokrasinin, milliyetçilik ümmetçiliğin, devrimcilik statükoculuğun antitezidir.
Monarşinin olduğu yerde yetkilerin tek elde toplandığı dikta rejimi olur. Oligarşinin olduğu yerde belli zümrelerin diktası ve çıkarı söz konusu olur. Serbest piyasacılığın olduğu yerde sermayenin diktası geçerli olur. Teokrasinin olduğu yerde din devleti olur. Ümmetçiliğin olduğu yerde vatandaşlık ve ulus bilinci olmaz, kabile zihniyeti olur. Statükoculuğun olduğu yerde muhafazakârlık ve miskinlik olur.
Bu nedenle altı ok, halkın egemenliğini sağlayan ilkelerdir. Altı okun olmadığı yerde halkın egemenliği olmaz, padişahın, diktatörün, imtiyazlı sınıfların, sermayenin ve dinin egemenliği geçerli olur. Altı okun geçerli olmadığı yerde vesayet rejimleri doğar. Aynen bugün Türkiye’de olduğu gibi.
Yine Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkeleri arasında yer alan sosyal demokrasi ve demokratik sol, altı okla çelişen değil, altı okla bağdaşan ve altı oku tamamlayan ilkelerdir. Sosyal demokrasi ve demokratik sol, ekonomik ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla halkın egemenliğini amaçlayan ideolojilerdir. Altı ok da, sosyal demokrasi de, demokratik sol da, din, mezhep ve etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasını kabul etmez.
Altı oktan ikisi olan halkçılık ve devletçilik ile sosyal demokrasi ve demokratik sol, komünizmden farklı olarak, sınıfları ve özel sektörü tamamıyla ortadan kaldırmaz, ancak sınıflar arası dengesizliği asgari seviyeye çeker, özel sektörün karşısına güçlü bir devlet ve kamu sektörünü koyar, ekonomik ve sosyal yaşamı serbest piyasaya terk etmez.”[20]
Şu netliğe, kesinliğe bakar mısınız? CHP’nin “6 Ok”u bu değil ise ne? Çok açıktır ki Kemalizm’den yakasını sıyırmış bir CHP olması mümkün değildir ve olamaz da.
Özetle CHP’de “6 Ok” tartışması “son” değil, sonsuz ve süreklidir. Ve (eski ve “yeni” versiyonlarıyla) CHP’nin konturlarını, sınırlarını son derece net bir biçimde çizer!
Çünkü daha 1950 seçimleri için yayımlanan CHP seçim bildirgesinde, Emin Türk Eliçin’in aktardığına göre şu cümle yer alıyordu: “Tek parti devrinin icabı sayılarak anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız.”
Seçimi Demokrat Parti kazandı. Dolayısıyla CHP “6 Ok”u anayasadan çıkaramadı.
Ama parti programından da çıkarmadı. Çünkü o, kurucu “Devlet Partisi” idi.
Bir ara “yenilikçi kanat”, “6 Ok”u çağın gereklerine uygun olarak yenilemeliyiz,” dese de “6 Ok”ta ciddiye alınabilecek bir yenileme olmadı; yapıl(a)madı.
Özetle “6 Ok”, 1931’de parti programına nasıl girdiyse öyle kaldı.
Bu bağlam da CHP hiçbir zaman köklü bir değişime açık olmadı; araba daima su aldı ve hâlâ da su alıyor, alacak da.
CHP ÇİZGİSİ (Mİ?)!
“CHP’nin tastamam 50 yıldır sosyal demokrat bir partiye dönüşmek istediği ve programına böyle yazmaktan öte sosyal demokrasi yolunda adım atamadığı gerçeği”;[21] ya da “CHP bugün yine, yüklendiği siyasal görevin ‘Tarihsel Laneti’ ile yeniden ‘Demokrasiyi Kurma ve Yaşatma İttifakı’ peşindedir,”[22] türünden halüsinasyonlarla uğraşmak yerine; gerçeğe avdet edersek: CHP kabullenemediği bir ideolojik/ politik yenilginin sarsılmasıyla savrulmaktadır.
Çünkü yaşadığı her yenilgiyle CHP’de, toplumun muhafazakârlığının aşılamayacağına yönelik bir inancı pekişmiş ve daha da sağa çekilmenin, seçim kazanmanın tek yol olduğu kanaati partinin konumlanışını belirlemiştir.
Sonuç olarak “kazananı” (yani AKP’yi) taklit etme stratejisi, esaslı bir yenilgiye işaret ediyor.
Bu konuda çok öncelerden şöyle der İbn Haldun: “Bu taklit ya bilinçsizce ortaya çıkar ya da muzaffer olanın zaferinin, dayanışma ve güç üstünlüğünden değil, fethedilenin gelenek ve inançlarının zayıflığından kaynaklandığına yönelik yanlış bir düşünceden kaynaklanır. Böyle olunca da taklidin yenilginin nedenlerini ortadan kaldıracağına inanılır.”
CHP’nin tercihlerine tam da bu teşhis damgasını vurmadı mı? Toplumun büyük çoğunluğunun muhafazakâr olduğu yönündeki tespit, partinin tabanını oluşturan kesimlerin ciddi tavizler vererek boyun eğdirilmesine yol açmadı mı?
Tam da bunun için CHP, siyaseti sayılara tahvil edip seçimlere endeksleyerek kitlelerden, sokaktan, mücadeleden kopartıp özneleşmekten uzak tuttu. Bu böyle olunca da sonuç malumun ilamı oluverdi! Bu yönelim büyük ölçüde CHP’nin “inisiyatifi asla konunun muhataplarına kaptırmayan tepeden inmecilik” geleneğinden kaynaklanmakta: “Kadın haklarını verdik, kadın örgütlerine gerek yok”, “işçi haklarını verdik, sendikalara gerek yok”, “Memlekete komünizm onu da biz getiririz!”…
“DURUM”
Eskisi ve güncel “Yeni”siyle CHP körü körüne bir “ulusal” ezbere bağlılıktır; “Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir,”[23] ifadesiyle George Orwell’ın.
Eski İstanbul Barosu Başkanı, keskin ulusalcı Ümit Kocasakal’ın, “CHP’nin ilk bıraktığı ilkelerden bir tanesi halkçılık olmuştur. Halktan kopup böyle balonla yukarı çıkmıştır. 70 senedir yattık. Ordu bizi kurtaracak sandık”[24]…
Koray Çalışkan’ın, “Devletten eski parti olmak böyle bir şeydir. Kemalist muhafazakârlığın evreninde savruldu durdu. İdeolojik olarak boş sembolizme takıldı kaldı”[25]…
Doğan Ergenç’in, “CHP’nin parti programında bu partinin sosyal demokrasinin evrensel kurallarını benimsediği yazıyor. Yazıyor ama ne yazık ki CHP uzun zamandır sol, sosyal demokrat bir anlayıştan uzak bir politika izliyor”[26]… (Burada durup sormak gerek: Ne zaman “yakın”dı ki?)
Yakup Kepenek’in, “Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce ikilisi, açıkça, CHP’yi yok etme suçu işliyorlar… İkinize de sorulmalı: Bugünlerde, özgürlükten, demokrasiden ve barıştan uzak bir rejim karanlık kararnameleri ve kadrolarıyla ülkenin üzerine çökerken, siz ne yapıyorsunuz?”[27] dedikleri tabloda dahi değişen bir şey yoktur. Her şey malum eksende tecelli etmekte.
Özetle CHP’de malumun ilamı bir “deja vu!” yaşanıyor. Yıllar geçse de CHP’deki hâl(ler), dön dolaş hep aynı; CHP’nin vaat ettiği gelecek, hep geleceğe kalacak ve o gelecek de hiç gelmeyecektir. Arapçası ile “Bukra inşallah”(بكرة إن شاء الله)“Yarın inşallah” veya“Allah izin verirse yarın”demek gibi bir şeydir bu…
Çünkü onlar açısından “CHP’de özlenen, amaçlanan değişim değil, arınma olmalıdır. Değişim, arınmak farklı istekler, kavramlardır. Değişim, farklılaşmayı, ayrışmayı, bozulmayı, başkalaşmayı, mutasyonu, dengeden dengesizliğe geçişi, bir özneden özne olmaya yönelişi içeren; her zaman iyiye, doğruya yönelişi de ifade etmeyen geniş kapsamlı bir kavramdır. Arınma ile yapıyı bozan, yabancılaştıran, yozlaştıran öğelerden kurtulmak, temizlenmek, anlaşmak amaçlanır,”[28] noktasındadır hâlâ ve her zaman!
Çünkü kimileri “Kılıçdaroğlu genel başkanlığa yapışmak adına ne kerte “altı oku” araçsallaştırıyorsa, İmamoğlu da liderlik yarışında “değişim”i araçsallaştırıyor,”[29] derken; öbürlerinden eski CHP İdari ve Mali İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun değişimin öncüsü olduğu vurgusuyla, “Sadece ‘Kemal Bey gitsin’in bir anlamı yok. Partili de bu bakışı benimsemedi zaten,”[30] diyor. Butlan meselesi de bunun bir diğer zirvesi!
Bu aşılabilir mi? Görülmeli artık; bu mümkün değil…
Öyle ise bir partiden çok ahbap çavuşluğa dayalı kliklerden bahsedilmelidir eski ve “yeni”siyle CHP’den…
Bu konuda Prof. Dr. Gazi Zorer, “CHP oylarını nasıl artırabilir ve bu yolda CHP’nin önündeki engeller nelerdir” sorusuna şu yanıtları veriyor: “İktidarı hedefleyen bir örgüt kültürü şart!… Delege Ağalığı’na hayır… Parti okulu örgütün içinde değil, tepede bir yerde!… Parti üyeleri arasında ideolojik formasyon oldukça zayıf. Sosyal Demokrat bir parti olma iddiasındaki CHP, sağ partilere kıyasla daha eğitimli bir üye yapısına sahip olmakla birlikte parti içinde ideolojik bir tartışma yok. Siyasi, politik bir öğrenme talebi de yok, nesnel durum böyle…”[31]
“CHP’de örgüt yok!… CHP’nin esas örgütlenme birimi olan ilçe örgütleri liyakaten çok yetersiz, mahalle örgütlenmeleri ise çoğu yerde yok ya da bir temsilci düzeyinde, olanların üyelerle ilişkisi son derece sınırlı…”[32]
“Durum” bu; daha ne olacak!
KARŞILIKSIZ “İDDİA”LAR!
Bunlar böyleyken CHP ve “Yeni” varyantlarına dair karşılıksız “iddia”ların haddi hesabı yoktur; hem de Seneca’nın, “Hayatı kaybetmekten daha acı bir şey vardır; yaşamın anlamını kaybetmek”; Eduardo Galeano’nun, “Ben nefes almakla yetinmek istemiyorum. Ben yaşamak istiyorum,”[33] önemli saptamalarını tekzip etmek pahasına…
Erol Manisalı: “Kemal Bey dürüst, ahlâk sahibi bir insandır ama…”[34]
Öztin Akgüç: “CHP antiemperyalisttir. Emperyal güçler, ülkede kendilerini muhafazakâr olarak nitelendiren işbirlikçiler bularak, Cumhuriyet ilkelerine, tam bağımsız Türkiye idealine karşı engeller oluşturmuşlardır. Önemli olan partinin kurucusu, kuruluş amacı, ilkeleri, oluşan kurum kimliğidir…”[35]
Merdan Yanardağ: “Kimse CHP’den sosyalist bir sınıf partisi olmasını beklemiyor. Bu gerekmiyor da… Ancak, CHP’nin kuruluş ilkelerinden birini oluşturan “devrimcilik” ise tarihin ve bu partiye gönül verenlerin beklentisi oluyor. Kuşkusuz CHP bir kitle partisidir. Bu nedenle, bir burjuva demokratik devrimine önderlik eden ve Cumhuriyeti kuran parti olması sıfatıyla en geniş toplum kesimlerini kucaklaması gerekiyor. Dolayısıyla, dar bir sınıf ya da ilke partisi olmak yerine tutarlı bir cumhuriyetçi ve halkçı parti olması yeterli görünüyor…”[36]
Fikri Sağlar: “Tek umut CHP!.. Tekrarlıyorum: CHP değişirse Türkiye de değişir”…[37]
Kemal Kılıçdaroğlu (Sosyalist Enternasyonal’in Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da düzenlenen 24’üncü Kongresi’nden): “Çoğunluk neo-liberal politikaların sürdürülemez olduğunu kabul ediyor. İnsanı odağına almayan hiçbir politika sürdürülemez”…[38]
Murat Karayalçın: “Gezi gibi asi meydanlardan kent muhalefeti yükseliyor… Hedefimiz Gezi’nin sesi olmak”…[39]
Selin Sayek Böke, “Tüm araçları da kullanıyoruz. Ama yetmiyor. Bize bir görev düşüyor. O da siyasetin toplumsallaşması ya da esasında muhalefetin toplumsallaşmasını sağlayacak yeni mekanizmalar geliştirmek”…[40]
Engin Ünsal, “CHP değişmelidir… CHP’nin kuruluş aşamasında Kurtuluş Savaşı’na önemli katkılarda bulunan Rusya’nın uyguladığı devlet sosyalizmi verilerinden yararlanarak kamucu yanı ağır basan karma ekonomi sistemini bugün de yaşatarak toplumu liberal ekonominin insanı insana kul eden vahşi kapitalizm kulvarından çıkılarak kamucu bir ekonomik yapı oluşturma yoluna gidilmelidir”…[41]
Ataol Behramoğlu: “Ülkesini seven, onun için kaygı duyan bir TC yurttaşının CHP’ye karşı ilgisiz ve sevgisiz olmasını anlamakta güçlük çekerim. Cumhuriyetin kendisine karşı olumsuz duyguları olan birinin CHP’ye karşı da benzer duygular taşıması anlaşılır bir şeydir,”[42] gibi…
Hayır hiçbirine yanıt vermeyeceğiz! Çünkü hak etmiyorlar! Ancak Veysi Sarısözen’in 2023’de söylediği (bunların2026’da tekrar eder mi? Bilinmez ama) ve bizim de katıldığımız şu satırları aktardıklarımızın tümüne net bir yanıt: “CHP kim, anti-emperyalizm ne? CHP’nin tarihi Türk milliyetçiliğinin tarihidir ve bugünün milliyetçiliği, halkı emperyalist, şovenist, faşist burjuvazisiyle işbirliğine sürükleyen en yıkıcı “ideolojidir.”[43]
“HEM NALINA, HEM MIHINA” (MI?)
Ve geldik zurnanın zırt ettiği, “hem nalına, hem mıhına” makamına!
Bu post-modern, post-Marksist makamda her şey, her tutum(suzluk) tuzla şekerin birbirine benzediği manipülasyona açıktır.
Örneğin “CHP’ye bir Macron aramıyoruz,”[44] diyen “Özgür Özel’in, ‘İster sağcı olsun, ister solcu, yeter ki Demokrat olsun’ diye özetlenebilecek bir söylem geliştirmesi”[45] gibi! Ne ilginç değil mi? Dediğinin tam tersini yapıyor!
“CHP değişti” diyorlar, “Nasıl bir değişim” sorusunun yanıtı net değil. Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 8 yıllık grup başkanvekiliydi ve Özgür Özel’i destekleyenler de Kemal Kılıçdaroğlu’nun yardımcılarıydı. Yani “yeni” -denilen- CHP’nin eski kadroları, değişim diyerek yeniden işbaşına gelmişti!
Ayrıca Özgür Özel kurultaydaki konuşmasında, Kemal Kılıçdaroğlu dönemindeki NATO’culuğu sürdürüleceğine işaret etmişti; bu nasıl bir yenilenmeyse…
CHP aslında içinde sıkıştığı tarihsel cenderede debelenir; her şeyin özeti bu kadar basit…
Kimse sakın ola bu tabloda “Al birini vur ötekine tavrı, AKP-MHP iktidarına yarar,”[46] demek cevvalliğine başvurmasın. Bu hâli yaratan sosyalistler değil, CHP’nin kendisiyken, bunu olduğu gibi dillendirdiğimiz için bize ciro etme gaflet ve delaletine düşmesin.
Ve bir de “Türkiye’nin içine sürüklendiği ‘post-modern sultanizm’ rejimine, daha doğru bir ifadeyle İslâmo faşist bir düzen kurma girişimine karşı direnmenin biricik yolu, devrimci ve sosyalist hareket ile cumhuriyetçilerin ittifakından geçiyor,”[47] demesin! Çünkü bildiğimiz kadarıyla CHP ya da “Yeni” varyantının bizden açık bir talebi yok değil mi?
Kimse bize akıl satmasın, yaptığını yapmamızı beklemesin!
Biliyoruz: “Küçük-burjuva siyasetçilerin kanısına göre, düzen, sınıfların uzlaşmasıdır, yoksa bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi değil; çatışmayı hafifletmek demek, uzlaştırmak demektir, yoksa baskıcıları devirmek için savaşım veren ezilen sınıfların elinden bazı savaş araç ve yöntemlerini çekip almak değil.”[48]
Herkes istediğini yapabilir ve yapıyor da… O hâlde herkes kendi sancağı altında kendi cephesinde mevzilenmeliyken V. İ. Lenin’in sözleri anımsanmalıdır:
“Kaynaşmış bir grup hâlinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz.
Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar: ‘Gelin bataklığa gidelim!’ Onları ayıplamaya başladığımız zaman da karşılıkları şu oluyor: ‘Ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz?’
Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır; oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız.
Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin. Çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte ‘özgürüz’; yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz!”[49]
HÂLÂ “NE YAPMALI” MI?
Bertolt Brecht, “Hiçbir şey bilmeyen cahildir ama bilen ve susan ahlâksızdır”; Paulo Freirei “Güçlüler ile güçsüzler arasındaki çatışmadan ellerini çekmek, tarafsız olmak anlamına gelmez; güçlülerin yanında yer almak demektir”; Panait Istrai, “Zorbalara dünyayı avuçlarında tutma gücünü veren şey herhangi bir ahlâki değer ölçüsü değil, ezilenlerin korkaklığıdır”; Andrè Gide, “Küçük sayıların erdemine inanıyorum. Dünya azınlık tarafından kurtarılacak,” derlerken sonuna kadar haklıdırlar.
Öyle bir ufka vardık ki artık sonsuza kadar oturup, yaralarımıza bakamayız. Yaralarımızı sarmak için yeniden mücadele edip, tekrar yaranmaya cüret edecek bir politik pozisyona muhtacız.
Malum CHP’den varyantı “Yeni Parti”ye Özgür Özel eksenli hâlin sosyalist harekette yarattığı (buna “Süreç”çi Kürtler de eklenmeli!) savrulma işçi sınıfını -yine ve yeniden- düzeniçi muhalefete eklemleme tehdidini gündeme taşımıştır.
Eğer devrimciler tarihsel görevlerini CHP içindeki bir liderliğin veya onun “Yeni” Parti varyantının başarısına eklemler ise, reform ile sosyalizm arasındaki sınırı belirsizleştirirlerse ve devrimci politikanın güçlenmesini hedeflemezler ise, yine kaçınılmaz bir hüsranla yüzleşecektirler.
Bizim sorunumuz CHP ya da “Yeni” Parti tepişmesi değildir. Belirleyici olan devrimci sosyalistlerin sınıf bağımsızlığı ilkesini koruyarak, yollarını açıp açamayacaklarındadır.
Tam da burası kilit önemdedir. “Neden” mi?
Karl Marx ile Friedrich Engels, ‘Komünist Manifesto’da Burjuvazinin içindeki çatışmalarda işçi sınıfını yedekleme çabasına değinerek, proletaryanın kendi bağımsız siyasal programıyla tarih sahnesine çıkması gerektiğini vurgular.
V. İ. Lenin, ‘Ne Yapmalı?’da işçi sınıfının kendiliğinden bilincini ve burjuva liberalizminin peşine takılarak onun arka bahçesi hâline gelmesini reddederken; ‘Sosyal Demokrasinin İki Taktiği’inde kurulacak taktiksel ittifakların sınırlarını çizip, işçi sınıfının bağımsız önderliğinin feda edilmesini sert bir dille eleştirir.
Bu arada parlamenter reformist hareketlerin, kapitalist devlet aygıtına nasıl entegre oldukları; iktidarın düzen içi muhalefetlerinin, radikallerin taleplerini soğurarak onları nasıl ehlileştirdikleri de unutulmamalıdır.
Reformist burjuvalara eklenmek sosyalistleri kapitalizm cenderesine mahkûm edip sistem içi restorasyon sınırlarında tutarken; sosyalistlerin burjuvalara eklemlenmeleri işçi sınıfını silahsızlandırıp edilgenleştirir.
Özetle sınıf siyasetinden reformist entegrasyona yönelmek siyasal intiharken; bizim meselemiz işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin bugünde geleceğini nasıl biçimlendireceğidir.
Antonio Gramsci’nin, “Kendi ekmeğiniz olmadan fikriniz olmaz; bundan daha azı, sizi besleyenin fikrinin yankısından ibarettir. Ekmeğinizi kendi ellerinizde tutmadığınız sürece fikrinizin hiçbir ağırlığı olmaz. Gücünüzü kontrol eden, sessizliğinizi ve düşüncelerinizi de kontrol eder ve siz başkalarının fikirlerini kendi fikirlerinizmiş gibi tekrarlarsınız. Özgürlük, yemeğiniz size ait olduğunda, kendi adımlarınızı attığınızda ve sesiniz gerçekten sizden, vesayet veya boyun eğme olmadan geldiğinde başlar. Ancak o zaman fikrinizin değeri olur… ve ancak o zaman duyulur,” ifadesi doğrultusunda çözüm, işçi sınıfının bağımsız siyasal özneleşmesinin, mücadele içinde yeniden inşasındadır.
O hâlde boş laflarla vaktimizi harcamayalım! İmkân varken elimizden gelenden fazlasını yapalım!
1 Eylül 2026 14:44:19, İstanbul.
N O T L A R
[1] Melih Cevdet Anday.
[2] Sun Tzu, Savaş Sanatı, çev: Elif Yıldırım, Oda Yay., 2013.
[3] Örsan K. Öymen, “CHP’nin Onurlu Tarihi”, Cumhuriyet, 30 Ocak 2022, s.10.
[4] Wilhelm Liebknecht, The People, Cilt:10, No:21, 18 Ağustos 1900.
[5] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Yusuf Alp-Mahmut Özışık, İletişim Yay., 2002.
[6] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, Cilt: 4, çev: Süheyla Kaya, İnter Yay., 1995.
[7] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1977.
[8] V. İ. Lenin, Karl Marx ve Marksizm Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2013.
[9] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[10] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1977.
[11] Tek Yol Bilim @Tekyolbilim, 16 Haziran 2026.
[12] serbestiyet@serbestiyetweb, 18 Haziran 2026…
[13] Doğan Özgüden, “Devrimcileri CHP’ye Çağıranlara Yaşamsal Sorular…”, Artıgerçek, 23 Haziran 2017… https://www.artigercek.com/yazarlar/doganozguden/devrimcileri-chp-ye-cagiranlara-yasamsal-sorular-1
[14] Merdan Yanardağ, “CHP Üzerine Notlar-IV: CHP’nin Önündeki Zor Görev”, Birgün, 29 Kasım 2023, s.6.
[15] Şaban İba, “CHP’nin Açmazı”, Yeni Yaşam, 8 Ağustos 2020, s.10.
[16] “Kendimi Yeni CHP’li Hissetmiyorum”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2012, s.4.
[17] Aydın Engin, “Sosyal Demokrasi ve 6 Ok”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2014, s.5.
[18] Emre Kongar, “Altı Ok ve Sosyal Demokrasi”, Cumhuriyet, 6 Eylül 2014, s.2.
[19] Emre Kongar, “Altı Ok ve Çağdaşlık: Milliyetçilik”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2014, s.3.
[20] Örsan K. Öymen, “96. Yılda CHP”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2019, s.12.
[21] Aydın Engin, “Denizler Durulmaz Dalgalanmadan”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2018, s.8.
[22] Emre Kongar, “CHP’nin Tarihsel Laneti”, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2020, s.2.
[23] George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2000.
[24] “Ümit Kocasakal: ‘Ordu Bizi Kurtarır’ Diye 70 Sene Boyunca Yattık”, Star, 21 Mayıs 2011, s.17.
[25] Koray Çalışkan, “CHP Kum Döktü”, Radikal, 28 Şubat 2012, s.6.
[26] Doğan Ergenç, “Değişim, Neo-Liberalizm ve Sosyal Demokrasi”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2023, s.2.
[27] Yakup Kepenek, “Suçluyorum”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2018, s.12.
[28] Öztin Akgüç, “CHP’de Değişim Değil Arınma”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2023, s.11.
[29] Nilgün Cerrahoğlu, “Kılıçdaroğlu Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”, Cumhuriyet, 16 Temmuz 2023, s.7.
[30] İklim Öngel, “Bülent Kuşoğlu: ‘Kemal Bey Gitsin’in Bir Anlamı Yok”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2023, s.6.
[31] Gazi Zorer, Tanıdan Tedaviye CHP: Örgütsel Sorunlar ve Reform Önerisi, İkinci Adam Yay., 2021.
[32] Gazi Zorer, “Örgütsüz Parti: CHP”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2023, s.2.
[33] Eduardo Galeano, Hikâye Avcısı, çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2017.
[34] Erol Manisalı, “Muhalefette ‘Başarı’ ve CHP”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2018, s.12.
[35] Öztin Akgüç, “CHP ve Yönetimi”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2022, s.11.
[36] Merdan Yanardağ, “CHP Üzerine Notlar-III”, Birgün, 28 Kasım 2023, s.7.
[37] Fikri Sağlar, “Olması Gereken CHP”, Birgün, 18 Temmuz 2023, s.5.
[38] Okan Konuralp, “Neo-Liberal Politikalar Sürdürülemez”, Hürriyet, 31 Ağustos 2012, s.19.
[39] Türey Köse, “İstanbul İl Başkanı Murat Karayalçın: Hedefimiz Gezi’nin Sesi Olmak”, Cumhuriyet, 18 Aralık 2014, s.9.
[40] Yaşar Aydın, “Selin Sayek Böke: Siyaset Toplumsallaşmalı”, Birgün, 3 Nisan 2016, s.4.
[41] Engin Ünsal, “CHP’de Yeni Dönem”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2023, s.2.
[42] Ataol Behramoğlu, “CHP’miz”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2023, s.14.
[43] Veysi Sarısözen, “CHP Kim Anti-Emperyalizm Ne?”, Yeni Özgür Politika, 8 Kasım 2023, s.10.
[44] “Özgür Özel: Parti Sağa Kaydı, Değiştireceğiz”, Birgün, 27 Eylül 2023, s.4.
[45] Emre Kongar, “CHP Neden Eleştiriliyor?”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2026, s.2.
[46] Yaşar Ayaşlı, “İhanetin Mantığı”, 13 Ağustos 2026… https://sendika.org/2026/08/ihanetin-mantigi-751979
[47] Merdan Yanardağ, “CHP Üzerine Notlar-I”, Birgün, 26 Kasım 2023, s.5.
[48] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[49] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.
























































