Makaleler

Published on Ağustos 22nd, 2026

0

Çerçeve süreci neyi teşvik ediyor: Temkinli sevinç mi, tuzak mı? | Mehmed S. Kaya


Yüz yıllık mücadelenin ardından, birçok Türk hâlâ kamuoyu tartışmalarında şu soruyu soruyor: Kürt sorunu nedir? Hepimiz Türküz, kardeşiz, ayrımcılık yapmayız, eşitiz iddia ediliyor. Ayrıca sık sık siyasi cambaz Süleyman Demirel’in şu sözünü tekrarlıyorlar: «Kürtler bu ülkede cumhurbaşkanı, milletvekili, vali, kaymakam vb. olabilirler.” Demirel bunu manipüle etti. Türkiye’de Kürtler Kürt kimliğiyle seçilemez veya atanamazlar. Türk kimliğiyle belirlenirler. Kürtlerin kendi kimlikleriyle seçilebildiği ve mevkilere atanabildiği tek ülke Irak’tır.

Çerceve yasasıyla ilgili olarak otoriter Türk milliyetçileri, Kürt bölgesinin Mustafa Kemal’in mirası olduğunu defalarca iddia ettiler. Kürtlerin meşru mücadelesini ve egemenlik haklarını baltalamak için, Kemal’in 1919-1923 yılları arasında verdiği sözleri tersine çevirerek sunuyorlar. Halbuki Kemal, Kürtler için tarihin en büyük tuzağını kurmuştu. Kemal’in bu dönemde Kürtlere verdiği vaatler inkar ediliyor. Bu referanslar, resmi tarihin yalanlarına ve propagandasına dayanmaktadır. Yeni süreç bu bağlantıları aydınlatmalıdır.

Kürt sorunu nedir?

Kürt sorunu, Türk devletinin Kürtlerin ulusal egemenlik haklarını gasp etmesi demektir. Bunların en önemlilerinden bazıları Kürtlerin kendilerini ve topraklarını yönetme hakkından mahrum bırakılmasıdır.

Türk egemenliği kabaca şu şekilde tanımlayabiliriz: Devlet yetkililerinin (Kürtlerin rızası olmadan) seçtikleri kurumsal çerçeve içinde onaylanmış politikaları uygulayarak seçtikleri hedeflere ulaşabilme yeteneğidir. Dolayısıyla odak noktası Türkçülük merkezli hedefleridir. Çünkü tüm toplumsal yaşam Türk dili, kültürü, kimliği ve tarihi üzerine kuruludur. Kürtlerin varlığı ve hakları dikkate alınmıyor.

Devlet egemenliği, tüm insanların haklarının güvence altına alınması anlamına gelir. Oysa Mustafa Kemal ve halefleri Kürtlere karşı ağır bir insan hakları ihlali gerçekleştirdiler. Kürtler, Türk sömürgeci güç aygıtının ne kadar keskin bir şekilde hiyerarşik ve antidemokratik olduğunu uzun zaman deneyimlediler. Kürtlerin 100 yılı aşkın mücadelesi, sömürgeci devletin yönetme hakkını reddeden siyasi hareketler tarafından yönlendirildi. 2026 yılında bile Türkiye’de birçok güç demokratikleşmeye karşı mücadele ediyor.

Erdoğan hükümeti, devleti değil, halkı egemen olarak görmelidir

Egemenlik ilkesi, BM Şartı’nın ve modern uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alır ve diğer hususların yanı sıra, güç kullanımının ve müdahalenin yasaklanmasının temelini oluşturur (Charter of the United Nations 1945). Bir anlamda, BM Şartı örgütün anayasasıdır. BM Şartı, 1945’te zaten devletlerin özgürlüğünden ziyade insan haklarını ve özgürlüğünü vurgulamıştır (1).

Mutlak devlet özyönetimi olarak egemenlik, Kemalist hükümetler tarafından zaten baltalanmıştı. Bu nedenle, yeni süreçte BM ve Erdoğan hükümeti, devletleri değil, halkı egemen olarak görmelidir.

Egemenlik genellikle iki düzeyde tanımlanır: devletlerin kendi içlerinde ve devletlerin dış dünyayla ilişkilerinde. Temelinde ise mutlak özyönetim yatar. Bu yazı bağlamında öncelikle devletin içindeki egemenlik süreҫleri önem taşımaktadır. Çünkü devlet kendi vatandaşlarına (Kürtlere) çeşitli şekillerde zarar veriyor.

Dolayısıyla, Türk devletinin Kürt bölgelerinde ne kadar kontrol sahibi olduğu, Kürtlerin egemenlik talebi açısından önemsizdir. Bu, örneğin bir arsa veya evin özel sahibinin durumuna benzer. Dışarıdan gelenler, mal sahibinin hareket alanını etkileyebilir. Ancak bu, Kürtlerin tarih boyunca sahip oldukları tasarruf hakkını etkilemez. Türk devleti, doğuştan gelen haklara saygı göstermeden hareket etmektedir.

Devlet egemenliği, belirli bir bölgedeki insanlar üzerinde egemenliğe sahip olan kamu kuruluşlarına tanınan bir statüdür. Ancak yerli halk da egemenliği arzulamalıdır. Türk devleti ile Kürtler arasındaki çatışma işte tam da bu noktada yatmaktadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Kürtler arasında hiçbir zaman destek kazanamadı. Kürtler, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal tarafından, Anadolu’nun kurtuluş mücadelesini desteklemeleri karşılığında Kürtlere iç özerklik sözü verdi. Ancak Kemal, 1923’te Lozan’da yapılan müzakerelerde Kürtleri sırtından bıçakladı. Ertesi yıl (1924) Kürtlerin varlığını inkar ederek Kürt dilini, kültürünü, tarihini ve kimliğini yasakladı.

Yeni süreҫ ve Kürtlerde iki zıt yaklaşım

Yaz tatilinde Türkiye’de konuştuğum Kürtlerin çoğu bu süreçten memnun değil. Bazıları bunun, Kemal’in 1919-1923 kurduğu tuzağın bir tekrarı olacağına inanıyor. Diğerleri ise daha temkinli. Yani en az iki zıt görüş var:

Birinci gruba göre, silahlı mücadele kaçınılmaz ve haklıydı çünkü Kemalist diktatörlük Kürtlere korkunç zulüm uygulamıştı. Bu grup, silahlı mücadelenin nihai amacının askeri zafer değil, Kürt meselesini gündeme taşımak olduğuna ve bundan sonra siyasi mücadelenin hukuk arenasında devam etmesi gerektiğine inanıyorlar.

Karşıt gӧrüş ise kuşkulu ve kafalarında ciddi soru işaretleri var. Bunlara gӧre, Türk devleti ve toplumu henüz demokratik siyasete hazır olmadığını sӧylüyor. Çerçeve yasa, devlet ile Kürtler arasındaki çatışmanın nedenini açıklamıyor. Kürt sözcüğü geçmiyor. Bunu muhtemelen bilinçli olarak yasaya koymamişlar. Bu, ilerde Kürtlerin ulusal hak taleplerine ilişkin herhangi bir tartışmada veya müzakerede referans gösterilmemesi içindir. Ayrıca Kürt dili, anayasa değişiklikleri ya da Kürtlerin gelecekte sahip olacakları statüden de söz edilmiyor. Ayrıca, bu çerçeve yasasının Öcalan’ın 25 Şubat 2025 tarihli paradigma çağrısıyla uyumlu olduğuna inanıyorlar. Bu paradigma yoğun eleştirildi.

Türk devleti ve toplumu henüz demokratik siyasete hazır olmadığı tezi ispatlanabilir; ҫünkü Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra sömürgeciliği sona erdirme sürecine başlayan Avrupa sömürgeci güçlerinin çok gerisindedir. Ülke hâlâ Türk etnik üstünlüğüne dayalı ırkçılığı yücelten Kemalist ilkelerle yönetiliyor. Devlet ve Türk toplumu kemalizmin işgalci, sömürgeci ve asimilasyoncu hedeflerinden vazgeçmemiştir.

Eğer yasa Kürtlerin cumhuriyete katılımını bu şekilde çerçeveliyorsa, buna ne ayrıcalık ne de çözüm denebilir; sadece teslimiyet denebilir.

Kürtlerin geleceğini Türk ulus-devletin otoritesine bağlamak Kürtlerin varlığı aҫısından tehlikeli bir miks olarak anlaşılır. Bu, egemenlik haklarından vazgeçmek anlamına gelir. Buna çözüm de denilemez.

Türk-Kürt çatışmasından çıkmanın en doğal ve gerçekçi yolu

Kürtler ve Türkler arasındaki çatışmanın doğal çıkış yolu, anayasal değişiklikler ve uygun bir federal devletin kurulması olacaktır. Böylece, Türklerin Abdullah Öcalan ile bugün görüştüğü Türk ulus devlet egemenliğindeki karma düzenleme yerine, düzgün bir federal devlet kurulabilir.

Öncelikle Ankara hükümetinin Kürtlerle olan çatışmanın siyasi bir sorun olduğunu ve yargıya bırakılabilecek bir terör meselesi olmadığını anlaması gerekiyor. Anayasa reformu için bir yol haritası hazırlanmalıdır. Türkiye demokrasi kurmak istiyorsa ve geleceğini AB’de görüyorsa, demokratik reformlara karar vermelidir.

Bunu yapmanın bir yolu, seçmenlerin anayasa reformu isteyip istemediklerine karar verebilecekleri bir referandum düzenlemektir. Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakkını özgürce ifade etmeleri için reformlar Batı Avrupa’daki kadar özgür olmalıdır.

Son olarak, Kürtlere kendileri için geçerli olacak düzenlemeyle ilgili kendi referandumlarını yapma izni verilmeli. O zaman Almanya veya Avusturya tarzı bir federasyon ҫӧzüm olabilir.

Kaynaklar:
Kofi Annan: Two concepts of sovereignty, 1999 (Annan’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitaben yapıtığı konuşma).


Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 22.08.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑