Veysi Sarısözen’in tuhaf “siper yoldaşlığı” uyarısı | İbrahim Çiçek
ESP ismi ile “Siper yoldaşlığına son vermek” cümlesinin yan yan getirilmesi gerçekten büyük maharet ya da el çabukluğu ister. Bu nereden çıktı şimdi!?.. Marksist Leninist Komünistler, PKK’ye yönelik her bakımdan siper yoldaşlığı hukukuna uygun eleştirilerinin yanı sıra, her aşamada programlarının gereği Kürt ulusal sorununun çözümü için mücadeleye devam edeceklerini özenle vurguladılar. Uzlaşı süreci gelişirken siyasi duruşları tamamen ulusal demokratik haklar için karınca kararınca mücadeleyi örgütlemeye odaklandı. Her halde Sarısözen de biliyordur, faşist şeflik rejimi bu çabaları terör dalgalarıyla karşıladı!..
Yeni Özgür Politika’da Veysi Sarısözen ESP’ye atfen “Birlikte yürürken tartışalım” başlıklı dikkat çekici bir yazı yazdı. Birlikte yürürken tartışalım tamam da eleştirilerin muhatabının, eleştiri ve tartışmayı taşıma, kaldırma kapasitesi bakımından durum nedir? Örneğin 27 Şubat 2025 sonrası deneyimlenen süreç neyi gösterdi? Bırakın eleştiri ve tartışmayı ama “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı karşısında tutum açıklama nasıl karşılandı? Örneğin Veysi Sarısözen, Marksist Leninist Komünistlerin tutum açıklaması karşısında neler yazdığını hatırlıyor mu? Yürürken tartışmaya uygun muydu, yoksa birlikte yürüyenleri birbirine kışkırtıcı mahiyette miydi?
Bu eleştiri ve tartışma bahsi üzerinde biraz daha duralım.
27 Şubat 2025’de İmralı’dan gelen “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ve onun devamı, açılımı vb. mahiyetindeki teorik, politik yönelimlerin eleştirileri karşında sık sık şuna benzer açıklamalarla karşılaşıyorsunuz: “Bu arkadaşların itiraz ettiği teorik görüşlerin sahibi, görüşlerinin tartışmaya, eleştiriye açık olduğunu her fırsatta dile getiriyor.” Eleştiri böyle mi karşılanır? Gerçekte bu herhangi bir eleştiriye yanıt oluyor mu; bir tartışma kapısı açıyor mu? Bu yöntem eleştiriyi savuşturmaktan başka aynı zamanda tartışma zeminini de kapatan bir tarz değil mi?
Doğrudur, “görüşlerinin tartışmaya, eleştiriye açık olduğunu her fırsatta dile getiriyor” fakat daha ilk anda, “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısına karşı çıkışların “bir değeri”nin olmadığının da ilan edilmiş olmasına bir diyeceğiniz var mı; nereye koyuyorsunuz?
Maalesef şu üç beş yıllık dönemde muhataplarımızın eleştiri ve tartışmayı kaldırma, taşıma kapasitesi bakımından hiç de iyi bir sınav vermediğini kaydetmekten imtina edemiyoruz. Bu son bir-iki yıllık dönem için daha da geçerlidir. Sarısözen isterse bir de bu bakımdan düşünmeyi denesin!
Haydi o da şurada kalsın, tamam işgüzar tilmizleri de bir yana bırakalım bir de TKP geleneğinden Sarısözen bizim gibi Marksist Leninist dogmatikleri hakkından gelmek için hazır ve nazır; daha ulusal demokratik hareketin yetkili sözcüleri açıklama yapmadan; ateşe başlıyor. Ve örneğin şu yere serici hamleyi yapıyor; “Bu alemde hareketten, yani değişimden başka hiçbir değişmez gerçeklik de teori de yok”tur diyor. O öyle bilsin, değişime öyle anlam versin olabilir, biz yine de Marksist Leninist yöntemin, diyalektik ve tarihsel materyalist teorinin eskimediğini, aşılamadığını halen emperyalist küreselleşme kapitalizminin, burjuva-kapitalist sömürü düzeninin en kapsamlı ve sonuna kadar devrimci tek eleştirisi olduğunu iddia etmeye ve savunmaya devam edeceğiz.
Devrimci eleştiriler karşısında kendisini “Apocu teorik praxis”in “Marksist Kalkan”ı sayan Sarısözen şunları yazıyor: “Apocu teorik praxis, Marks ve Lenin’i yok saymıyor, onlara eleştirel yaklaşıyor, onların izinden yürüyor, yeni bir “yola” ulaşıyor ve çağımızı açıklamaya ve değiştirmeye yönelik bir teorik sistem yaratmaya çalışıyor.” Hayır Öcalan’ın Marksizm Leninizm’e yaklaşımı hiç de “eleştirel yaklaşım” çerçevesinde değil; apaçık bir tarzda Marksizm’i değersizleştiriyor (Bkz; Marksist Teori, Sayı: 66; Eylül-Ekim 2025 ). Tıpkı, Sarısözen’in tartıştığımız yazısında Marksist Leninist eleştirileri değersizleştirdiği örneklerde olduğu gibi: “Senin ve benim kırık dökük eleştirilerimiz ve suçlamalarımız değil, Apocu teoriler hakkında işte bu yürüyüş “son sözü” söyleyecektir.” Somut eleştirilere somut cevap vermek ayrı; Sarısözen gibi topyekün “kırık dökük” karalamasıyla etiketlemek çok ayrı. İkincisi eleştiri değil değersizleştirme oluyor. Abdullah Öcalan da örneğin Lenin’in devlet analizine dair “eline yüzüne bulaştırdı” derken ya da Darwin’in tezlerine dair “o da hızla üzerine atıldı” “Marks buna bilimsel keşif diyor, bunlar hikâye” derken bunlar Marksizm-Leninizm ile eleştirel ilişkilenme olmuyor; açıkça değersizleştirme, gözden düşürme ve karalama oluyor. (Abdullah Öcalan’ın Marksizm nasıl değersizleştirdiğine dair geniş kapsamlı bilgilenmek istiyor ise Sarısözen’e Sema Duru Boran’ın MT’nin 66. sayısında yer alan; “Manifesto’nun Marksizm Karikatürü Ve Reddiyesi” başlıklı yazısını okumasını öneririz). Sarısözen’in ayrıca büyük bir mütevazilikle kendisini bu “kırık dökük” eleştiri yapanlar alt sınıfı arasına koymasına hiç gerek yok; biz faniler “kırık dökük” de olsa onun Öcalan eleştirisine tanık olmadık henüz!
Kürt ulusal demokratik hareketinin önderi Abdullah Öcalan, Marksist veya MarksistLeninist olmak zorunda değil. Tamam dün kendisini ve hareketini Marksist Leninist görüyordu, dolayısıyla bu ortak referansımızdı. Birkaç eşikten geçerek Marksizm Leninizm’i reddetme noktasına geriledi, hatta en son Marksizm Leninizm’e bir ideolojik cephe aştı. Bunun politik bir anlamı, karşılığı yok mu? Sömürgeci işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisi ve hatta dünyanın efendileri bundan bir sonuç çıkarıyor olsalar gerek, değil mi? Daha da önemlisi ise reddederken ortaya koyduğu seçmeci teori ve ulaştığı, programatik, stratejik, örgütsel vb sonuçlardır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın, “Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir” görüşünün yalnızca anti Marksist olması değildir sorun; bu teorinin kapitalist sömürü altındaki işçi sınıfına olduğu kadar ezilen cins için, ezilen toplumsal katmanlar, sömürgeleştirilmiş Kürt ulusu ve ezilen ulusal topluluklar için, ezilen inançlar, LGBTi+’lar için neyi ifade ettiğidir daha da önemli olan. Bu görüş açısının birleşik devrim ve Kürdistan devrimi bağlamında restorasyonu örgütlemekte olduğunu görmek hiç de zor değil. Bütün dinler ezilenlere, sömürülenlere hep uzlaşıyı vaaz ettiler; yeni bunun neresinde! Neden bunu kabul etmek zorunda olalım?
Tabi ki, “Apocu teorik praxis”in, Marks ve Lenin’in “izinden yürü”düğünü iddia edebilirsiniz. Fakat bu gerçek değil! Sarısözen bunun gerçek olmadığını bile bile neden “Apocu teorik praxis”in Marks’ın, Lenin’in izinden yürüdüğünü iddia ediyor, yayıyor, bu zorlama niye? Öcalan, Marksizm Leninizm ile taban tabana karşıt tezler ileri sürdü, savunuyor, hatta Sarısözen’in göklere çıkarttığı eklektik, seçmeci teorileri dolaysız biçimde Marksizm Leninizm’e karşı oluşturdu; Marksizm Leninizm’e karşı cephe açtı!
Ulusal demokratik hareket burjuva Türk devletiyle bir uzlaşama yapabilir; her uzlaşmada olduğu gibi hatta önemli ödünler de verebilir; yine de tutum alırken uzlaşmanın niteliğine ne getirip ne götürdüğüne bakarsınız. Rojava’da uzlaşmanın restorasyon biçiminde ilerlediğini her halde Sarısözen de görüyordur. Keza Türkiye’de diğer şeyler bir yana “demokratik entegrasyonun” aslında bir restorasyon süreci olarak gelişmekte olduğunun da idrakine varabilir. Her ne ise bunları vb tekrarlamamız gerekmiyor ama bunlar gerçektir. Bu gerçekliğin çarpıtılmasından umulan, murat edilen nedir?..
Sarısözen ESP’ye, “Onlara teorik farklılıkları giderme yolunun “siper yoldaşlığı”na son vermekten değil, mücadele içinde yoldaşça tartışmadan geçtiğini, aramızdaki dostluğa dayanarak hatırlatmak istiyorum.” diyor.
ESP ismi ile “Siper yoldaşlığına son vermek” cümlesinin yan yan getirilmesi gerçekten büyük maharet ya da el çabukluğu ister. Bu nereden çıktı şimdi!?.. Marksist Leninist Komünistler, PKK’ye yönelik her bakımdan siper yoldaşlığı hukukuna uygun eleştirilerinin yanı sıra, her aşamada programlarının gereği Kürt ulusal sorununun çözümü için mücadeleye devam edeceklerini özenle vurguladılar. Uzlaşı süreci gelişirken siyasi duruşları tamamen ulusal demokratik haklar için karınca kararınca mücadeleyi örgütlemeye odaklandı. Her halde Sarısözen de biliyordur, faşist şeflik rejimi bu çabaları terör dalgalarıyla karşıladı!..
Ancak Sarısözen bu tutumu baştan itibaren anlamadı, hatta çarpıttı. Marksist Leninist Komünistlerin açıklama metnini yurtsever kitleye bir tür “savaş ilanı” gibi sunmakla da kalmadı, fesih kararının tasfiyeci-reformist tanımlanmasını da “partilerimiz arasında meydan savaşlarına yol açtığı” hatırlatmasıyla noktaladı.
Ulusal demokratik hareket yeni formuyla ulusal demokratik talepler için mücadeleye devam edeceğine ve keza komünist hareket de zaten kendi programına bağlılığını vurguladığına göre birlikte mücadele zemini var demektir. Bu ilk andan itibaren hep söylendi, tartışıldı, ilan edildi, yazıldı, çizildi. Demek ki, o halde siper yoldaşlığına devam! Bu açık, ama bu dünkü biçimlerde mi sürecek, yeni biçimler mi alacak? Bunlar düşünülen tartışılan ve değerlendirme konusu olan sorunlardır. Yeni bir döneme girmekte olduğumuza göre dogmatik olmamak; yeni döneme uygun düşen ilişki biçimlerini, çalışma tarzı ve örgüt biçimlerini yeniden ele almayı gerekir değil mi? Ulusal demokratik harekete bu hakkı tanıyor, öve öve göklere çıkartıyorsunuz da Marksist Leninist Komünistlere bu hakkı neden tanımıyorsunuz?
Seçtiklerimiz: İbrahim Çiçek – etha – 18.08.2026























































