Makaleler

Published on Eylül 12th, 2026

0

PKK bölünmeyle mi yoksa yok olma tehlikesiyle mi karşı karşıya? | Mehmed S. Kaya


Türk devleti PKK hareketini bölmeyi başarmış gibi görünüyor. Bunun işaretleri her yerde gӧrüyoruz. Abdullah Öcalan devletle ittifak kurmuş gibi görünse de, PKK hareketinin birçok destekҫisi Öcalan’la aynı fikirde değil. Bunu her yerde görüyoruz; sokakta, kafe sohbetlerinde, sosyal medyadaki tartışmalarda, vb. Bu bize Kürtlerin geleceği hakkında iki çok farklı hikaye anlatıyor:
-Öcalan ve destekçileri, Kürtlerin kolektif ulusal hak iddialarından vazgeçip mevcut sömürgeci ulus devlete entegre olmalarını öneriyor.
-Muhalifler ise, sömürgeleştirme ve baskıya karşı mücadelenin devam etmesinin gerekliliğini vurguluyor. Ancak bu illa ki silahlı mücadele anlamına gelmez.

Yani biri Türk devletine uyum sağlama ve Türklerle birliği koruma mücadelesini verme, diğeri ise Türk üstünlükҫü ve baskısına karşı mücadeleyi devam ettirme gӧrüşünde. Öcalan’ın en ılımlı muhalifleri bile, onun ӧnerdiği “entegrasyon modelinde” Kürt kimliğinin ve Kürtlerin gelecekteki varlığının korunduğunu gösteren herhangi bir umut ışığı bulamadıklarına inanıyorlar.

Kuzey İrlanda’da tartışılan modeller

Öcalan ve muhalifleri arasındaki anlaşmazlık, birkaç yıl önce Kuzey İrlanda hakkında akademisyenler arasında yapılan bir tartışmayı hatırlatıyor. Tartışma, Kuzey İrlanda’daki çatışma çözümüne ilişkin idi. Bu arada, Kuzey Irlanda’daki çatışmanın Türk-Kürt çatışmasına birçok benzer yanları vardır.

Akademisyenlerin tartıştığı en önemli soru şuydu: Çatışmanın altında yatan kimlikleri/grup oluşumlarını nasıl anlamalıyız ve yerleşik grup topluluklarının barış çözümünde ne gibi bir statüye sahip olması gerekir? Tartışmacılar iki ana bakış açısı (perspektif) arasında ayrım yapmaya odaklandılar; Entegrasyon/bütünleşme (Integration perspective) ve Uzlaşma (consociational accommodation perspective).

Entegrasyon perspektifi, kimliklerin ve grup oluşumlarının dinamik ve esnek olduğunu, bu nedenle barış çözümlerinin yerleşik grup topluluklarına dayanmaması, aksine onları sorgulaması ve meydan okuması gerektiğini vurgular.

Uzlaşmacı perspektifi ise, kimliklerin ve grup topluluklarının tarihe dayanan uzun, derin ve kalıcı ayırtedici gelenekler üzerine inşa edildiğini ve bu nedenle barış çözümlerinin işlevsel olabilmesi için bunlara dayanması gerektiğini savunmaktadır (1).

Bu iki bakış açısıyla ilgili olarak, uzlaşıcı bakış açısını destekleyen bağımsız bir rapor hazırlandı ve şu sonuca varıldı: «Geçmiş, insanların yaşam biçimlerini ve dünyayı deneyimleme şekillerini derinden etkiler” (2).

Entegrasyon perspektifi, gruplar arasındaki kültürel farklılıkları koruyan kurumları reddeder ve farklılıkların silinmesi gerektiğine inanır. Farklı grupların birbirleriyle kaynaşmasını savunur. Çatışan gruplar arasındaki çözüm, çatışmayı azaltmak için gruplar arasında ortak alanlar oluşturmaktır. Bu bakış açısı, etnik azınlıkların kültürel varlıklarını sürdürme arzusuna dair herhangi bir öneri içermemektedir.

Uzlaşmacı yaklaşım, sabit grup kimliklerinin tanınmasını vurgular: örneğin, Kuzey İrlanda’daki Katolikler ve Protestanlar arasında veya Kürtler ve Türkler gibi derin geleneklere dayanan farklı etnik gruplar arasında. Bunlar kısa vadede kolayca silinemez veya değiştirilemez. Çatışan iki etnik veya dini grup arasındaki uyum, güç paylaşımı yoluyla sağlanır: Gruplar ortadan kaybolmadığı için, kalıcı bir barış anlaşması ve istikrarlı bir demokrasi bu gerçekliğe uyarlanmalıdır. Bu, kurumsallaşmış işbirliği, azınlıklara tanınan veto hakları ve yönetim organlarında resmi güç paylaşımı yoluyla gerçekleştirilir.

Daha basitçe ifade etmek gerekirse; entegrasyon perspektifi, dinamik ve kesişen bireysel kimliklere vurgu yaparken, uzlaşmacı perspektif ise kolektif haklara ve bunların temsiline ağırlık veriyor.

St. Andrew anlaşması, uzlaşmacı perspektifin sonucuydu

Kuzey İrlanda’da, birlikçiler (Democratic Unionist Party (DUP), yani Kuzey Irlanda’nın Britanya’ya bağlı kalmasını savunan destekçileri, bunlara protestanlar da denilir) ve İrlandalı milliyetçiler Sinn Féin (katolikler) arasındaki çatışmanın kendiliğinden ortadan kalkmayacağı anlaşıldıktan sonra, barışı sağlamak için, birlikçiler ve Sinn Féin, St. Andrews Anlaşması’nı (2006) imzaladılar. Bu anlaşma, iki tarihi rakibin (DUP ve Sinn Féin gibi) iktidarı paylaşmaya ve Kuzey İrlanda’yı birlikte yönetmeye zorlandığı bir siyasi sistem oluşturmayı gerektiriyordu. Ve St. Andrews Anlaşması, yukarda aktardığım  uzlaşmacı perspektiften esinlenen bir barış çözümüdür. Yani entegrasyon perspektifi redd edildi.

Kimlik ve tarih arasındaki yakın bağlantının yalnızca Kürtlere ve İrlandalılara özgü olmadığını, çoğu toplumların özelliği olduğunu vurgulamak önemlidir. Bu nedenle, geçmişin siyasi projelere nasıl dahil edildiğini ve Kürtler gibi ezilen bir milletin varlığını sürdürmesine nasıl katkıda bulunduğunu görmek daha kolaydır.

Ancak “ortak bir gelecek”in inşası genellikle tek bir baskın aktörün değil, tüm aktörlerin egemen olduğu bir biçimde gerçekleşir. Bu, Kürtlerin ne tür bir seçim yapacaklarının yalnızca devlet ve onun sözde muhatabı Abdullah Öcalan tarafından belirlenmemesi gerektiği anlamına gelir.

Tarihi sömürgeci güç amaçları için yorumlamak

Önceki yazımda da belirttiğim gibi, Kuzey İrlanda ve Kürt tartışmaları arasında bazı ortak noktaları var. Kuzey İrlanda halkının “geçmişin tutsakları” («prisoners of the past»), olduğu ve barışı sağlamak için geçmişin unutulması gerektiği sık sık iddia ediliyordu. Ancak bu bakış açısı temelde geçmişi olmayan ve Kuzey İrlandalıların tarihsel bağlamlarından koparılmasına zemin hazırlar. Türkiye’de de benzer bir argümanı sık sık duyuyoruz, ancak tam tersi yönde; “Tarihte hiçbir zaman Kürt devleti olmamıştır, bu nedenle Kürtler devlet talep etmemelidir.” Türkler bu tür aşağılayıcı yöntemlerden vazgeçmelidir. Bosna, İsrail, Bangladeş vb ülkelerin de tarih boyunca devletleri olmamıştır.

Tarih bize ayrıca sömürgeciliğin veya kendi halkının sınırlarının ötesindeki işgalin geçici olduğunu da öğretmiştir. Kürtler de er ya da geç işgalcileri topraklarından kovacaklardır, tıpkı Osmanlının Balkanlar ve Orta Doğu’dan kovulduğu gibi.

Türkiye’de hem Abdullah Öcalan hem de devlet propaganda aygıtı, “Türklerin ve Kürtlerin gelecekteki kaderinin tarihsel olarak belirlendiğini” savunmaktadır. Sözde “Türkler ve Kürtler arasındaki bin yıllık kardeşlik”e atıfta bulunulmaktadır. Ancak, bunu tarihsel bir “zorunlu evlilik” olarak adlandırmak daha gerҫekҫi olurdu. Kürtler için bu, James Joyce’un Ulysses’indeki Stephen Dedalus’u hatırlatıyor; tarih, sonunda uyanılabilecek bir tür kabustur. Ve bu Türk-Kürt «kardeşlik» yalanı anlatının ve yerleşik sembollerin hâlâ var olması, her şeyin bundan sonra aynı olacağı ve hiçbir şeyin değişmeyeceği anlamına gelmez.

Tarihin yorumlanması ile yaşanan gerçeklik arasındaki uyumsuzluk

Bu Türk-Kürt «kardeşlik» iddiası son 100 yıl gerҫeğine hiҫte uymuyor. Kürt ve Türk toplumları 100 yılı aşkın süredir çatışma ve kutuplaşma ile karakterize edilmiştir. Mustafa Kemal’in bütünlük anlayışı, Kürtlerin Türk kimliğine zorla uyum sağlamasına dayanıyordu. Kürtler, Kemal ve halefleri tarafından, gerici metaforlar aracılığıyla tasvir edildiler: «Kürt toplumu geri kalmış”, “Kürtler feodal beylere sadakatle bağlı”, «Dağ türkleri», “modernliğin düşmanlarıdırlar” ve Kürt kimliğini yok sayarak aşağılayıcı asimilasyon politikaları uyguladılar. Bunlar, toplumu ve sakinlerini klişeleştirmeye ve Kürtleri kültürel değerlerinden uzaklaştırmaya, kimliklerini değersizleştirmeye katkıda bulunan anlayış çerçeveleridir. Bu tür anlayış çerçeveleri, Kürtler ile diğer toplumlar arasında açık ve net bir ayrım kurulmasını hedefler. Bu tür bir anlayış, birlikte yaşama anlayışına katkıda bulunmaz.

Entegrasyon (Türk devleti ile bütünleşme) modeli içinde Kürtler için ulusal haklar talep etmek mümkün değildir. Daha önceki bir yazımda detaylı anlatmıştım; gevşek bir entegrasyon modelinde Kürtlerin varlığını korumak mümkündür, ancak Abdullah Öcalan’a gӧre bu Cumhuriyeti parçalama anlamına gelir. Onun iҫin Kürtler iҫin gevşek entegrasyon modeli talep etmeyecek. Bu, şüphesiz Öcalan’ın devletin yanında olduğunu gösteriyor.

Bu, Öcalan ve destekçilerinin yürüttüğü manipülasyon planının bir parçasıdır; Yani, “gerçek özgürlük devletsizliktir. Devletler ortadan kalkıyor” iddiası. Bu iddia ciddi anlamda bilimsel temelden yoksundur. Daha çok Türklerin Kürtlere yönelik propagandası anlaşılıyor. Bilimsel hiçbir kanıtı olmayan bu asılsız iddiayı en son Abdullah’ın yeğeni, milletvekili Ömer Öcalan’dan duydum. Ve bu da, Öcalan ve destekҫilerinin Kürt ulusal taleplerinden ne kadar uzaklaştıklarını gösteriyor. Bu nedenle, Öcalan Kürtler adına müzakere etmemeli.

Kaynaklar:

John McGarry & Brendan O’Leary: Power Shared after the Deaths of Thousands. I Taylor, R., red. Consociational Theory. McGarry and O’Leary and the Northern Ireland Conflict. New York: Routledge 2009.

Programme for Cohesion, Sharing and Integration. Consultation Document. Belfast: OFMDFM 2009 and 2010.

Arend Lijphart: Democracy in Plural Societies: A Comparative Exploration. Yale University Press, 1977.

* Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 12.09.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑