Makaleler

Published on Haziran 2nd, 2026

0

Mutlak butlan sömürgeci egemen kliklerin iktidar kavgasıdır | Hamit Baldemir


Türkiye’de son yıllarda derinleşen siyasal krizler, iktidar mücadeleleri, devlet içi tasfiyeler, ekonomik çöküş, otoriterleşme süreçleri ve toplumsal kutuplaşma çoğu zaman güncel politik aktörler üzerinden açıklanmaktadır. AK Parti–CHP gerilimi, seçim süreçleri, anayasa tartışmaları, büyükşehir belediyeleri üzerindeki mücadeleler ya da devlet kurumlarındaki yeniden yapılanmalar çoğunlukla “demokrasi–otoriterlik” ikiliği içinde okunmaktadır. Oysa bu yaklaşım, Türkiye’deki tarihsel devlet krizinin yapısal niteliğini kavramakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü Türkiye’de yaşanan kriz yalnızca hükümet değişimleriyle açıklanabilecek bir yönetim krizi değildir. Sorun çok daha derinde; devletin kuruluş biçiminde, sınıfsal karakterinde ve sömürgeci yapısında bulunmaktadır.

Türkiye’deki güncel siyasal krize, “mutlak butlan”a bir de bu yönden bakalım. Buradaki “mutlak butlan”a bakış, yalnızca hukuksal bir geçersizlik ya da düzen içi klik savaşları sınırlarının ötesinde ele alınmayı gerektiriyor. Aynı zamanda devrimci-politik tutumumuzun ne olması gerektiğini bu gerçeklik üzerinden tanımlamaktır. Yani “tarafsızlık” veya “haklılık-haksızlık” gibi biçimsel burjuva hukuksal kavramlarının yüzeyselliğine düşmemek için sorunun kaynağına inmek gerekiyor. Ancak o zaman sömürgeci egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelelerine yedeklenmekten kurtulabiliriz.

Türkiye’de yaşanan kriz; egemen klikler arasındaki sıradan bir iktidar kavgası değil, sömürgeci devlet yapısının tarihsel krizidir. Bu nedenle çözüm de düzen içi restorasyon projelerinde değil; ezilen sınıfların, halkların ve özellikle Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle birleşen devrimci demokratik dönüşüm hattında aranmalıdır. Zaten kriz ve “mutlak butlan” olayının tarihsel, ekonomik ve sosyal temeli sistemin sömürgeci yapısından kaynaklanmaktadır. Somutlamak gerekirse, Kürt sorununa dayanmaktadır.

Merkeziyetçilik, Kemalizm ve sömürgecilik

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci yalnızca bir ulus-devlet inşası değil; aynı zamanda merkeziyetçi ve homojenleştirici bir devlet projesidir. Bu proje, Osmanlı’nın çok uluslu yapısından farklı olarak “tek millet”, “tek dil”, “tek kimlik” anlayışı üzerine kurulmuştur. Kemalist modernleşme, resmî söylemde ilerici ve laik bir dönüşüm olarak sunulsa da pratikte devlet merkezli, otoriter, sömürgeci ve faşist bir devlet üretmiştir. Bu yapı içerisinde devlet, toplumun üstünde konumlandırılmış; yurttaşlık ise devlet ideolojisine sadakat temelinde tanımlanmıştır. Bu nedenle CHP tarihsel olarak klasik bir toplum partisi değildir; devletin kurucu ideolojisinin siyasal taşıyıcısı olmuştur.

Kürdistan’ın ilhakı ve sömürgeci yapının kuruluşu

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin en temel meselelerinden biri Kürt sorunudur. Kürt halkının siyasal varlığı sistematik biçimde inkâr edilmiş; dil, kimlik ve coğrafya üzerindeki baskılar devletin temel yönetim biçimlerinden biri hâline getirilmiştir. Şeyh Sait, Ağrı, Zilan ve Dersim süreçleri yalnızca “isyan bastırma operasyonları” değil; sömürgeci devletin kuruluş kodlarıdır. Bu bağlamda Türkiye’de devlet krizi ile Kürt sorunu birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü devletin güvenlikçi yapısı, militarizmi ve otoriter refleksleri büyük ölçüde Kürt sorununun çözümsüzlüğü üzerinden yeniden üretilmektedir.

Egemen sınıflar arasındaki çatışmalar çoğu zaman demokrasi, hukuk ya da adalet söylemleriyle sunulsa da özünde devlet aygıtı üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir. Bu nedenle devrimci hareket açısından temel mesele, kliklerden birini “daha demokratik” ilan ederek onun arkasına dizilmek değildir. Çünkü düzen partileri arasındaki mücadele halkın özgürlüğü için değil, egemen kliklerden hangisinin devlete egemen olacağı ve halkı daha fazla sömüreceği kavgasıdır. Başka bir anlatımla, kavga devlet aygıtının hangi klik tarafından yönetileceği kavgasıdır. Bu nedenle devrimci siyaset, “ehven-i şer” anlayışı yerine ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve sınıf mücadelesini ilke olarak belirler.

Burjuva hümanizmi ve düzen içi taraf olma sorunu

Egemen kliklerden birinin “mağduriyetine” dayanarak onun yanında saf tutmak, devrimci çizgiyi bulanıklaştırmaktadır. Çünkü devlet içi tasfiye süreçleri demokratikleşme ve özgürleşme mücadelesi değildir. Bu mücadele, egemen sınıf içi yeniden yapılanma hareketleridir; sömürgeci devletin farklı yönetim biçimleri arasındaki iktidar çatışmalarıdır.

Bu nedenle devrimci hareketin görevi; düzen içi bir klike taraf olmak değil, halkların bağımsız devrimci siyasal hattını örmektir. AK Parti ve CHP arasındaki çatışma bir ideolojik çatışma olarak yansıtılmaya çalışılsa da sorun ideolojik değildir. Sorun egemenler arası hükümet olma kavgasıdır; farklı burjuva eğilimlerin iktidar mücadelesidir.

AK Parti ile CHP arasındaki mücadele çoğu zaman;

  • Laiklik–muhafazakârlık,
  • Cumhuriyet–İslamcılık,
  • Demokrasi–otoriterlik

ekseninde sunulmaktadır. Elbette bu bir demagojidir. Çünkü ideolojik olarak aralarında temel bir fark yoktur. Bu çatışmanın temelinde halkları kimin daha çok sömüreceği ve kimin pastadan daha büyük pay alacağı hesabı yatmaktadır. Daha somut bir ifadeyle mesele; devlet aygıtının kontrolü, belediyeler, kamu kaynakları, ihale ağları, mali sermaye, medya ve kültürel hegemonya alanlarının kimin denetiminde olacağı sorunudur. Dolayısıyla mesele ideolojik değil; ekonomik ve egemenlik sorunudur.

CHP’nin tarihsel krizi ve düzen muhalefetinin sınırları

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirler yalnızca yerel yönetim alanları değildir. Bunlar; sermaye transfer mekanizmaları, siyasal kadrolaşma merkezleri ve kültürel hegemonya alanlarıdır. Buralara egemen olmak büyük bir güç ve önemli bir olanaktır. Bu nedenle CHP’nin büyükşehirleri kazanması, devlet içindeki güç dengelerini doğrudan etkilemiştir. Bu durum hükümetin altını boşaltmaktadır. Merkezi iktidarın belediyeler üzerindeki baskısı da bu nedenle yalnızca siyasi değil; ekonomik bir hegemonya savaşıdır.

CHP bir devlet partisidir. Artık egemenlerin böyle bir devlet partisine ihtiyaç duymadığı görülmektedir. Yani CHP tarihsel misyonunu doldurmuştur. CHP’nin toplumda güçlü bir karşılığı yoktur. Bu nedenle CHP’nin temel krizi tarihsel, toplumsal ve politik bir krizdir. Çünkü CHP, işçi sınıfı hareketlerinden veya halk hareketlerinden doğmuş bir parti değildir. Devletin kuruluş ideolojisinin taşıyıcısıdır; Kemalist devlet aklının siyasal temsilidir. Bu nedenle demokrasi söylemine rağmen Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmaz, devletin sömürgeci yapısını sorgulamaz ve sistem sınırlarını aşamaz.

CHP’nin temel işlevi sistemi dönüştürmek değil; kriz anlarında restore etmektir. Bu nedenle CHP düzen dışı değil, düzenin yeniden meşrulaştırılmasının aracıdır. Bu bağlamda devrimci hareket açısından mesele CHP’ye eklemlenmek değildir; onun tarihsel ve sınıfsal karakterini, muhalefetinin sınırlarını teşhir etmek ve sisteme alternatif yaratmaktır.

“Ezilen ulus özgürleşmeden ezen ulus özgürleşemez”

Türkiye’deki bütün rejim krizlerinin merkezinde Kürt sorunu bulunmaktadır. Çünkü devlet güvenlikçi yapısını Kürt sorunu üzerinden yeniden üretmektedir. Militarizm bu kriz üzerinden meşrulaştırılmakta, otoriterleşme sürekli olarak “bölünme tehdidi” söylemiyle güçlendirilmektedir. Klikler çatışmasında bile Kürtler bir araç olarak kullanılmaktadır. Sisteme bağlılıklarını Kürtlere düşmanlık üzerinden ifade etmektedirler.

Bu nedenle Türkiye’de demokratikleşme sorunu ile Kürt özgürlük sorunu birbirinden ayrı değildir. Kürt sorununa yaklaşım, düzen içi olma ile düzen dışı olmayı belirler. Aynı zamanda devrimci ve demokrat olmanın temel ölçülerinden biri durumundadır.

Sömürgecilik yalnızca ezilen halkı baskı altında tutmaz; egemen ulusun emekçi sınıflarını da ideolojik ve politik olarak kuşatır. Şovenizm, ırkçılık, militarizm, devletçilik ve otoriterlik tam da bu sömürgeci ilişki üzerinden yeniden üretilmektedir. Dolayısıyla gerçek demokratik dönüşüm; Kürt halkının özgürlüğünü, ulusal eşitliği ve kendi kaderini tayin hakkını merkeze almadan mümkün değildir.

Ne yapmalı

Kriz tek başına devrim yaratmaz; tarihsel krizler otomatik olarak özgürleşme üretmez. Ama kriz, sömürgeci faşizmi de, otoriter restorasyonu da, devrimci dönüşümü de mümkün kılabilir.

Devrimci bir çözüm için gerekli olan ve yapılması gerekenlerin en önemlisi; bağımsız bir sosyalist-komünist önderliktir. Devrim perspektifiyle halkı örgütlemektir. Ezilen halklarla, etnik ve dinsel topluluklarla enternasyonalist dayanışma içinde olmaktır.

Somutlarsak; Türkiye’de gerçek demokratik dönüşüm, Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle enternasyonalist dayanışmayı ve işçi sınıfı mücadelesiyle Türkiye halklarının mücadelesini birleştirmekten geçmektedir. Burada Kürdistan’ı ayrı tutuyorum. Kürdistan Türkiye değildir. Bu nedenle Kürt halkıyla enternasyonalist dayanışma vurgusu yapıyorum.

Bunlar devrimci bir dönüşüm için olmazsa olmazdır. Devrimcilerin ve devrimci hareketlerin görevi düzen içi klik savaşlarına taraf olmak değildir. Halkların öfkesini örgütlemek ve krizi devrimci mücadele için bir araç olarak kullanmaktır.

Devrimciler şunu iyi bilmek ve tespit etmek zorundadır: Düzen içi restorasyon projeleri (reformlar) gerçek çözüm değildir. Seçim merkezli siyaset tek başına demokratikleşme yaratamaz. Sömürgeci devlet yapısı değişmeden özgürlük mümkün değildir.

Gerçek çözüm; devlet merkezli siyasetin aşılmasıyla, Kürt halkının özgürlüğüyle, ezilen sınıfların ortak mücadelesiyle ve enternasyonalist devrimci dayanışmayla mümkündür. Bugün temel görev, krizi teşhir etmekle birlikte onu devrimci demokratik dönüşümün manivelası hâline getirmektir. Bu krizi bir avantaja çevirebilmektir.


Hamit Baldemir – 02.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑