Karşı çıkılmalıdır: “Demokratik entegrasyon” projesi, kolonyalist bir projesidir | Halil Gündoğan
“Demokratik Entegrasyon” projesi, Öcalan’ın “Demokratik Ulus İnşası” projesinin, somut saha çalışmasıdır. “Demokratik Ulus İnşası” ise; her bir parçadaki Kürtlerin, kolektif ulusal haklar talebinden ve dolayısıyla da sömürgeci ulus devletlerin hegemonyasının reddedilmesi iradesinden vaz geçilerek, mevcut sömürgeci ulus devletlere entegre olma ve onları daha da güçlendirilerek, yeniden inşası projedir. Dolayısıyla da neresinden bakarsanız bakın, bu proje en âlâsından kolonyalist bir projedir.
Öcalan’ın “Demokratik Ulus İnşası” sevdası yeni değil elbet. Bunu, devletine hizmete hazır olduğu sözünü verdiği İmralı sürecinden beridir savunagelmekte. Ancak ilk hallerinde bu inşa, Kürtlerin federasyon, özerklik veya “Avrupa Yerel Yönetimler Özerkliği Şartı” uyarınca öngörülen daha alt düzeyli siyasi statüler üzerinden sağlanacak entegrasyonla, yeni bir “Türkiye Ulusu” inşası şeklindeydi. Tabii bunun daha ileri hedefi ise, dört parçadaki Kürtleri, Misak-ı Milli gereğince, Türk ulus devletinin himayesi altına alarak, onu bölgenin lider gücü yapmaktı.
Yani görüleceği gibi kolonyalist öz, projenin bu ilk halinde de mevcut. Ancak entegrasyonun bu hali, katı merkezci, üniter ulus devlet modelinden ziyade, daha çok, federal ulus devlet modellerine yakındı. Dolayısıyla da entegre olacak ulus, yine de bir şekilde kendi ulusal kimliğini koruma ve bir siyasi statü sahibi olma avantajına sahip oluyordu.
İltihak etmek
Fakat Öcalan, “Demokratik ulus inşası” projesinde, ilk başta arzuladığı bu tarzı, muhataplarının itiraz ve nazlanmalarını sıfırlayacak şekilde, “yeni paradigma” adı altında güncelleyerek sundu: Bu, tüm ulusal haklardan feragat ederek, sıfır ulusal statüyle, egemen ulus devlete, bir nevi iltihak etmeyi içeren bir tarzdı. Yani bu, egemen ulus devletin egemenlik statüsü ve üniter yapısının sorgulanmaksızın kabulü demekti.
Nitekim özellikle de K. Kürdistan parçası özgülünde öngörülen “demokratik entegrasyon”, aslında gerçek anlamıyla bir entegrasyondan ziyade, bir nevi iltihak etme pozisyonudur. Neden? Çünkü iltihakta, koşulsuz katılım söz konusudur. Entegrasyonda ise uyumlu bir bütünleşmenin sağlanması da gözetilir. “Sıfır talep” demek, koşulsuz katılım demektir. Dolayısıyla da adına “Demokratik entegrasyon” denilse de aslında olgunun gerçek karşılığı, en azından K. Kürdistan somutundaki bu haliyle, Türk ulus devletine iltihak ederek, onun içinde erimeyi kabul etmek demektir.
Egemen ulus devletin garantörü olmak
Bu ise, yine en azından K. Kürdistan somutunda, Türk ulus devletinin, sömürgeci devlet statüsünün zerre kadar esnetilmeksizin korunmasının “garantörü” olmaktır. Öcalan’ın buyurduğu, kendi iradeleri ve bir ulusun kaderini (böylesi bir hak ve yetkileri olmamasına rağmen), “Önderlik” ipoteğine teslim etmiş olan Apocu Kürt Siyasal Hareketinin (AKSH) onaylayarak kabul ettiği şey, işte tam da bu garantörlüktür.
Dayatılan, kolonyalist projeyedir; karşı çıkılmalıdır
Dolayısıyla da Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin her kesim ve renkten ulusal özneleri başta olmak üzere, Türkiye ve K. Kürdistan’ın sol-sosyalist ve komünist öznelerinin, Öcalan tarafından tamamen anti demokratik bir şekilde ve bir oldu-bitti kumpasıyla, bir ulusun kolektif iradesinin yok sayılarak, kapalı kapılar ardında devlet ile geliştirdiği bu kolonyalist mutabakata kararlılıkla tavır takınması gerekiyor. Çünkü bu, her şeyden önce sömürgeci faşist egemen ulus devletin çıkarlarını önceleyip koruyan bir projedir. “Kürt varlığının tanınması ve anayasal güvenceye alınması” yaftası altında, Kürtleri, en temel kolektif ulusal haklarından vazgeçirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla da Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini içten zaafa uğratma özelliği taşıyan, bir iç ihanet projedir.
Bu öylesine barizdir ki özerk bir yapı oluşturup kurumsallaştırdığı 14 yıllık bu statüsü ile uluslararası bir tanınırlık da kazanmış olan Rojava Özerk Yönetimini esasen tasfiye ettirmiştir. Keza Güney Kürdistan’ın ağır bedellerle kazanılmış federal statüsü, Kürtlerin ulusal bir kazanımı olarak değil; tasfiye edilmesi gereken “hastalıklı bir ur” olarak değerlendirilmektedir. Kürtlerin ABD ve İsrail himayesinde federal veya özerk yapılar oluşturmaktansa, tamamen statüsüz bir şekilde, hepsinin (ABD’nin sıkı stratejik ortağı olan ve bölgede onun adına iş tutan) sömürgeci faşist Türk devletinin himayesinde olmasını isteyecek kadar da MHP ile boy ölçüşecek bir Türk milliyetçiliği sergilenmektedir. Bu öylesine “sabit bir fikir” boyutu arz ediyor ki Türk-Kürt kardeşliği veya ittifakının tarihsel tüm emsalleri, egemen Türk devletlerinin kanlı sömürgeci, işgal ve ilhakçı zaferleri veya yenilgileri üzerinden sunulmaktadır.
Basına sızan son İmralı notlarında (sonradan üç merkezden yalanlanan), kendisine rol model olarak İdris-i Bitlisi’yi aldığını açıkça itiraf ediyor (Kulakları çınlasın Sendika Org yetkilisi arkadaşın. Bu vb. konulara dair yazdığım makaleleri, “isnatsız afaki yorumlar” gerekçesiyle, yayınlamadı.). Yavuz, büyük hizmetleri karşılığında Bitlisi’ye boş beyaz bir kağıt vermiş ve “Kürtler adına ne talep ediyorsan yaz” demiş. Ama büyük Osmanlı sevdalısı Bitlisi, Kürtler adına hiçbir talepte bulunmamış. Yani tıpkı şimdi kendisinin yaptığı gibi… O dönem Bitlisi nasıl ki Sünni İslam kardeşliğini önceleyerek, Şii Safevî devletini yenilgiye uğratma histerisiyle on binlerce Anadolu Alevisinin katledilmesini sağladıysa; şimdi de yine aynı şekilde “ümmet kardeşliği” temelinde (şeriat özlemcisi Altan Tan’ın tam da bu süreçte “siyasal” ve “ateist” kategorileriyle etiketlediği Alevileri, “İslam düşmanı” bir odakmış gibi hedef göstermesi, tesadüf olabilir mi sizce? Tabii kinaye yaparak, haklı olarak sormak gerekir: Hani nerede iktidarın, her türden muhalif düşünceye karşı kullandığı o keskin kılıç; “vatandaşların bir kısmını diğerlerine hedef göstererek kin ve husumet yayma” hassasiyeti?) kurulacak Kürt-Türk ittifakıyla yeni Türk ulus devletini bölgenin lider gücü yapılabilir. Yavuz nasıl ki Bitlisi’ye itimat ederek “büyük kazandıysa”, şimdide Öcalan’a güvenerek yine “büyük kazanmak” mümkünmüş.
Evet, değişen güç dengeleri ve emperyalist yeniden paylaşımlarla bölgenin bir kez daha dizayn edilmek istendiği bu süreçte, belki böylesi “büyük kazanmak” mümkün olabilir. Peki bu “kazançta” ulus olarak Kürtler adına talep edilen bir şey var mı? Açıkça deklere edilmiş herhangi bir şey olmadığına göre, “vardır” denilemez. Somut örneği, rol model alınan İdris-i Bitlisi ve 16. YY Osmanlı pratiğidir.
Peki öngörülen bu Kürt-Türk ittifakı tamamen ümmetçi -sömürgeci devletin içe ve dışa karşı güçlenmesi tekil amacı güdüyorsa; Kürt, Türk ve diğer azınlıklar, keza Sünni İslam dışındaki diğer inançlar, kadınlar ve diğer farlı cinsel tercih sahipleri ve keza çok daha genel olarak da emekçiler neden böylesi ceberut güçlü bir Türk ulus devletinin inşasına destek versin ki? Çünkü mevcut koşullarda ve mevcut yapısıyla “güçlü devlet”, ancak ki daha despotik devlet demektir. Buna yeni anayasa ile şeri hukukun da ekleneceği, tek adam rejiminin daha bir pekiştirileceği de göz önünde bulundurulduğunda, tüm bu toplumsal kesimlerin böylesi bir devletin yaratılmasından ne tür bir çıkarı olabilir? Hiç! Tam aksine hayatları çok daha zorlaşacaktır.
Gerçek anlamda bir “toplumsal barış” projesi de değil bu proje. Hadi “Kürtlerle barışmak” olarak daraltalım. Bu da değil. Çünkü Kürtlerle barış, ancak ki onların yüzyıllardır gasp edilmiş en temel ulusal haklarının, özür dilenerek, kendilerine iade edilmesiyle mümkün olabilir. Kardeş halklar olarak barış içinde bir arada yaşamanın olmazsa olmaz koşulu budur. Peki bu projenin böylesi bir derdi var mı? Yok! Tek derdinin; “silahlı terör örgütünü tasfiye ederek, terörsüz Türkiye ve bölge yaratmak” ve Kürtleri, yeniden inşa etmeyi hedefledikleri yeni Türk ulus devletinin “dolgu malzemesi” olarak kullanmak olan bu projeyi, “Türk-Kürt barışı” olarak kabul etmek mümkün olabilir mi?
Hele “Demokratik toplum inşası” projesi hiç değil! Çünkü her şeyden önce demokrasi denilen şey ile Öcalan, “düşman kardeşler” gibi, birbirinin zıddıdır. Öcalan “Önderliktir”. Bu, Öcalan’ın tek karar verici merci olduğudur. Örgütler kongre yapar, kolektif iradeyle kararlar alır ve ama Öcalan’ın bu kongre iradesini veto etme hakkı vardır. Nitekim Öcalan kendi başına, örgütün kendisini feshetmesi kararı alabiliyor. Keza Öcalan hiçbir kesime danışmadan, ulusun genel çoğunluk iradesini oluşturmadan, yine kendi başına, bir ulus adına karar alma hak ve yetkisini kendisinde görebiliyor. Velhasıl Öcalan’ın demokrasi anlayışı işte böylesine faşizan ve diktatörceyken; onun inşasını istediği “demokratik toplumun” nasıl bir şey olacağını tanımlamaya gerek var mı acaba? Keza demokratik toplum inşasını demokrasinin asıl özneleriyle değil de dinci faşist devlet güçleriyle yapmak istemesi de ayrıca nasıl bir demokrasi anlayışına sahip olduğunun bir başka çarpıcı örneğini oluşturur.
Tabii aslında asıl dertleri demokrasi falan da değil. Çünkü inşa edecekleri yeni Türk ulus devletinin bölgenin lider emperyal gücü olabilmesi için ihtiyaç duyulan şey demokrasi değil; daha katı despotik bir merkeziyetçi yönetim tarzıdır. Bu, ekonomik kriz içinde inim inim inlettikleri halkın giderek kabaran öfkesini bastırmak için de ihtiyacını duyacakları tek şey olacaktır. Mevcut iktidar o kadar aciz durumda ki hiçbir muhalif sese ve tutuma tahammülü yok. Bu öylesine uç boyutlu ki burjuva cenahtan ana muhalefet partisinin muhalifliğini dahi zor kullanarak bastırma mecburiyetinde hissediyor kendisini. Vs. vs.
İşte aslı astarı tamamen bundan ibaret olan bu aleni kolonyalist projeye karşı çıkmak ve sömürgeci devleti Kürt ulusunun temel ulusal haklarını tanıyıp kabul etmeye zorlamak dışında bir başka “barışçıl çözüm yolu”, maalesef ki bulunmuyor. “Toplumsal barış” ise antagonist sınıf çelişkilerinin bir şekilde çözülmesini şart koşar. Dolayısıyla da bunu ayrı bir başlık altında tutmak gerekiyor. Şimdilik sadece, “acil gündem” olarak, “ulusal sorun” bağlamında, “Kürt-Türk barışının sağlanması” odaklı, politik bir tutumun geliştirilmesi ihtiyacı vardır.
Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 07.09.2026
























































