Barışta ısrar, onurda da ısrardır | Hüseyin Şenol
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gerçek barıştan söz edebilmek için yalnızca silahların susması yetmez. Kürdün, Kürdistan’ın ve Kürtçenin adı konulmadan; sömürgeci sistem sorgulanmadan, tasfiye ve entegrasyon dayatılırken onurlu ve kalıcı bir çözümden söz etmek mümkün değil...
Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü…
Yıllar önce 1 Eylül üzerine yazarken, “Barışta ısrar insanlıkta ısrardır” demiştim. Bugün de aynı yerdeyim. Savaşın, işgalin, sömürgeciliğin ve militarizmin karşısında; halkların özgürce ve eşitçe birlikte yaşayabileceği gerçek bir barıştan yanayım. Ancak yıllar geçtikçe bir şeyi daha açık söylemek gerekiyor: Her susan silah barış getirmiyor, her anlaşma çözüm olmuyor. Hele ki bir halkın yıllarca uğruna bedel ödediği haklardan vazgeçmesi, devletin çizdiği sınırlara razı olması ve bunun “barış” diye sunulması hiç olmuyor. Barışın da bir onuru vardır.
1 Eylül 1939, Hitler Almanyası’nın Polonya’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlattığı tarih. O savaş ne birkaç manyağın çılgınlığı ne de tarihin talihsiz bir kazasıydı. Faşizm de savaş da dizginlenemeyen çıkar, yayılmacılık, üstünlük ve egemenlik arzusunun sonucuydu. Dünyanın üç kıtasına yayılan faşist barbarlığın geride bıraktığı milyonlarca ölü, yıkılmış ülkeler ve halkların hafızasından silinmeyen acılar bugün hâlâ önümüzde duruyor.
Üstelik faşizm yalnızca tarih kitaplarında kalan bir rejim biçimi değil. Bugün Avrupa’da ırkçılığın ve sağın yükselişinde, göçmen düşmanlığında, savaş politikalarında; Türkiye’de ise Kürtlere, Alevilere, Ermenilere ve diğer ezilenlere yönelen inkârcı, şoven ve devletçi siyasette onun izlerini görmek mümkün. Bu nedenle 1 Eylül, yalnızca geçmişteki bir savaşı anma günü değil; bugünün faşizmine, sömürgeciliğine ve savaş politikalarına karşı da tavır alma günüdür.
Tam da bu nedenle Türkiye’de yürütülen ve adına “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” denilen sürece de aynı ölçüyle bakmak gerekiyor.
Silahların susması barışın kendisi değildir
Başlangıçta ben de silahların susmasını, görüşmelerin başlamasını ve tarafların konuşmasını önemli buldum. Hâlâ da silahların susmasını önemsiyorum; insanların ölmemesi küçümsenecek bir kazanım değildir. Fakat silahların susmasıyla Kürt sorununun çözülmesini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bugün elimizde artık yalnızca açıklamalar ve beklentiler yok. Bir Çerçeve Yasa var ve bu yasa sürecin hangi yönde ilerlediğine ilişkin önemli ipuçları veriyor. Bana göre ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı değil. Barış, yalnızca bir silahlı yapının kendisini feshetmesi ve üyelerinin silah bırakmasıyla gerçekleşmez. Barış, çatışmayı yaratan tarihsel ve siyasal nedenlerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Kürt sorunu onlarca yıldır yalnızca silah meselesi olmadığına göre, çözümü de yalnızca silahsızlanma olamaz.
Çerçeve Yasa’da Kürt yok, hak yok
Yasanın en temel sorunu burada başlıyor. Yasada Kürtlerin statüsü yok, ana dilde eğitim yok, Kürtçenin kamusal yaşamda, eğitimde ve yerel yönetimlerde hangi statüye sahip olacağına dair tek bir güvence yok. Kürt halkının kolektif hakları, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kayyum rejiminin sona erdirilmesi, siyasi tutsakların özgürlüğü ve Kürt sorununun tarihsel-siyasal nedenleriyle yüzleşme yok. Hatta “Kürt” sözcüğü bile yok.
Oysa Kürt sorununun çözümünden söz edilecekse, Kürtçenin statüsü temel meselelerden biridir. Bir halkın dili hâlâ eğitim dili olarak tanınmıyor, kamusal yaşamda eşit statüye sahip olmuyor ve anayasal güvence altına alınmıyorsa hangi demokratik çözümden söz ediyoruz? Türkiye’de milyonlarca Kürt yaşarken ana dilde eğitim hakkının sürecin ve yasanın dışında bırakılması yalnızca bir eksiklik değil; sorunun özüne dokunmaktan bilinçli biçimde kaçınmaktır.
Dahası, yasada da kamuoyuna yansıyan görüşmelerde de Kürdün adı açıkça konulmuyor; ülkesinin adı olan Kürdistan ise hiç telaffuz edilmiyor. Yüz yıllık bir sorunu çözmek istiyorsanız, önce o sorunun öznesini ve coğrafyasını adıyla kabul etmek zorundasınız. “Kürt” demeden, “Kürdistan” demeden, Kürtçenin statüsünü güvenceye almadan ve sömürgeci ilişkinin kendisini tartışmadan nasıl bir çözümden söz edilebilir?
Asıl soru tam da burada: Bu yasa ve görüşmelerin neresinde sömürgeci sistemin reddi var? Devletin Kürt halkı üzerindeki tarihsel inkâr, asimilasyon ve egemenlik ilişkisinin yanlış olduğu nerede kabul ediliyor? Eğer bu yapı sorgulanmıyor, yalnızca silahlı hareketin tasfiyesi ve mevcut sisteme entegrasyon konuşuluyorsa, ortada sorunun çözümü değil, sömürgeci düzenin yeni koşullara uyarlanması vardır.
Buna karşılık yasada silahsızlanma var, tasfiye var, dosyaların tek tek incelenmesi var; MGK, MİT, İçişleri ve Savunma bakanlıkları var. “Teyit”, “tespit” ve “taahhüt” var. Barışın hukuku kurulacaksa, bir halkın varlığı ve hakları neden metnin dışında bırakılıyor? Bu bana göre tesadüfi bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Kürt sorununu siyasal ve ulusal bir sorun olarak tanımadığınız anda geriye yalnızca “silahlı örgütün tasfiyesi” kalıyor. Böyle bir yasa Kürt sorununu çözmez; silahlı çatışmanın sonuçlarını devletin istediği biçimde yönetir.
Devlet kendisine üç sigorta kuruyor
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un anlattığı biçimiyle devlet kendisini üç ayrı “sigortayla” güvenceye almış durumda. İyi de barış kime karşı sigortalanıyor? Eğer iki taraf arasında onlarca yıl süren silahlı bir çatışmanın ardından yeni bir dönem kurulacaksa neden yalnızca devlet kendisini garanti altına alıyor? Kürt halkının garantisi nerede? On yıllardır cezaevlerinde bulunan insanların, sürgünlerin, ailelerin, anadil hakkının, siyasal iradenin, seçilmiş belediye başkanlarının, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün sigortası nerede?
Üstelik silahını bırakarak gelen insandan bir de “örgütsel faaliyetten vazgeçtim” demesi isteniyor. Yani silah bırakmak yetmiyor, siyasal geçmişinden de vazgeçtiğini ilan edeceksin. Bunun adı barış hukuku mudur, yoksa fiili bir pişmanlık ve teslimiyet beyanı mıdır?
Bir yandan onlarca yıllık tutsakların tahliyeleri hâlâ erteleniyor. Gülşen Adet gibi 32 yıldır cezaevinde bulunan insanların özgürlüğü hâlâ idari kararlarla engellenebiliyor. Öte yandan devlet “toplumsal bütünleşme”den söz ediyor. Barış yalnızca dağdaki insanın silahını bırakması değildir; cezaevlerinin kapısını da açmalı, sürgündekinin dönüşünü sağlamalı, bir halkın dilini ve kimliğini güvence altına almalı ve devletin işlediği suçları da tartışmaya açmalıdır. Yoksa bir tarafın silahını alıp diğer tarafın bütün iktidar araçlarını olduğu gibi bıraktığınızda ortaya barış değil, güçlünün koşullarını dayattığı yeni bir dönem çıkar.
“Rekor oy” gerçekten neyi gösteriyor?
Bir de sürekli “rekor oyla kabul edildi” deniliyor. Özellikle yurtsever basında bu vurgu bana oldukça sorunlu geliyor. 467 milletvekilinin yasaya oy vermesi neden kendiliğinden büyük bir demokratik mutabakat olarak kabul edilsin?
Mazallah, biraz olsun onurlu bir barışa ve gerçek bir eşitliğe kapı aralayan bir yasa çıksaydı aynı Meclis tablosunu görebilecek miydik? Ana dilde eğitim açıkça güvenceye alınsaydı, Kürt halkının kolektif haklarından söz edilseydi, kayyum uygulamasının sona erdirileceği yazılsaydı, siyasi tutsakların özgürlüğünün yolu açılsaydı ve Kürtlerin kendi kimlikleriyle siyasal ve anayasal güvence altında yaşayacağı bir düzenleme yapılsaydı, ırkçıların, faşistlerin ve şovenlerin koparacağı kıyameti düşünün bir de.
Belki de “rekor oy” dediğimiz şey, yasanın ne kadar devletin kabul edebileceği sınırlar içinde kaldığını gösteriyor. Bu nedenle yüksek oy oranını büyük bir “barış iradesi” gibi sunmayı gerçekçi bulmuyorum. Hatta bu ısrarlı övgü, yapılan hataların üzeri mi örtülüyor kuşkusunu da yaratıyor.
Aylarca halk buluşmaları yapıldı, kurumlar dinlendi, görüşler toplandı, komisyon çalıştı. Peki bütün bunların sonucu gerçekten bu yasa mıydı? Toplumun talepleri arasında demokratikleşme, adalet, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, tutsakların durumu, ana dil ve Kürt sorununun siyasal çözümü vardı. Sonunda karşımıza devletin kendisini üç ayrı sigortayla güvenceye aldığı, silah bırakanların dosyalarının tek tek incelendiği ve siyasal geçmişlerinden vazgeçtiklerini ilan etmelerinin beklendiği bir mekanizma çıktı. İnsan ister istemez soruyor: Halk buluşmaları ve komisyon çalışmaları gerçekten talepleri yasaya taşımak için mi yapıldı, yoksa önceden hazırlanmış bir çerçeveye toplumsal meşruiyet kazandırmak için mi?
Devleti eleştirmek yetmez
Burada bir başka rahatsızlığımı da açıkça söylemek istiyorum. Sömürgeci devletin yüz yıllık Kürt politikasını, AKP-MHP iktidarını, Erdoğan’ı, Bahçeli’yi, MGK’yi, MİT’i ve tasfiye planını en ağır biçimde eleştirebiliriz, eleştirmeliyiz de. Ama aynı sürecin diğer tarafındaki yurtsever hareketin ve önderliğinin tercihlerine hiç dokunmadan buna “eleştirel yaklaşım” diyemeyiz.
Eleştiri tek taraflı olduğunda eleştiri olmaktan çıkar ve siyasi pozisyon alışa dönüşür. Bugünkü tablo yalnızca Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ya da devletin niyetleriyle oluşmadı. Bu iktidara neden bu kadar kredi verildiği, hangi beklentilerle bu sürece girildiği, hangi geri adımların kabul edildiği, “terör örgütü” tanımlamasından neden geri adım attırılmadığı ve Kürt halkının ulusal-demokratik haklarının yasada yer almamasının neden kabul edilebilir görüldüğü de tartışılmalıdır.
Hareketin kendi yöneticileri bile bugün yasanın ciddi hata ve yetersizlikler taşıdığını söyleyebiliyorsa, aynı eleştirileri daha önce ve dışarıdan dile getirenlere neden “sürece zarar veriyorsunuz” denildi? Öcalan’ı eleştirmek neden hâlâ bu kadar zor? Hevallik, yoldaşlık eleştirisiz bağlılık değildir; tam tersine, yanlış gördüğünü açıkça söyleyebilme hukukudur.
Bir başka sorun da eleştiriye gösterilen tahammülsüzlüktür. Süreç gerçekten demokratikleşme iddiası taşıyorsa, farklı görüşlerin yayımlanmasına ve tartışılmasına alan açması gerekir. Oysa yurtsever basında eleştirel yazıların hiç yayımlanmaması, rahatsız edici bulunan kavramların sansür gerekçesine dönüşmesi ve eleştirilerin “birliğe zarar verme” ya da “süreci sabote etme” suçlamalarıyla bastırılması ciddi bir çelişki yaratıyor. Devletin sansürüne karşı çıkarken kendi mahallenizdeki sansürü görmezden gelemezsiniz. Eleştiri içeriden gelince meşru, dışarıdan gelince sakıncalı sayılıyorsa, burada demokratik tartışmadan değil, korumacı bir siyasi refleksten söz ediyoruz.
Aynı şekilde sömürgeci-oligarşik devletin iktidarındaki AKP-MHP faşizmine ve bu rejimin liderlerine süreç adına güzellemeler yapılması da kabul edilemez. Erdoğan’a, Bahçeli’ye ya da bugünkü faşist rejimin başka aktörlerine “barışın mimarı”, “tarihsel rol oynayan lider” ya da benzeri sıfatlarla yaklaşmak, onların yıllardır yürüttüğü baskı, savaş, kayyum, tutuklama, sansür ve inkâr politikalarını görünmezleştirme tehlikesi taşır. Faşizm, bir gün halka saldırdığı için faşizm olup ertesi gün masaya oturduğu için başka bir şeye dönüşmez. Sürecin gerektirdiği diplomatik temas başka şeydir; faşist iktidarı ve liderlerini topluma olduğundan farklı göstermek başka şey. Barış adına faşizmin aklanmasına ya da normalleştirilmesine hizmet edilmemelidir.
Binlerce devrimci ve yurtsever yıllarca bu mücadelede ağır bedeller ödedi. Cezaevleri, işkenceler, sürgünler, yasaklar, faili meçhuller, köy yakmalar ve katliamlar yaşandı. Bu mücadele onursuzca sona ermemeli. Mesele tam da burada yalnızca siyaset olmaktan çıkıyor ve bir onur meselesine dönüşüyor.
Rojava’da entegrasyon mu, tasfiye mi?
Türkiye’deki süreç yalnızca Türkiye sınırları içinde yürümüyor. Rojava’daki gelişmeler bunun en açık göstergesi. SDG’nin feshedilmesi, silahlı güçlerin Şam ordusuna entegrasyonu, sınır kapılarının ve enerji kaynaklarının merkezi yönetime devri ve ardından Mazlum Abdi’nin Ahmed Şara’nın danışmanı olması birbirinden bağımsız gelişmeler değil; aynı bölgesel yeniden düzenlemenin parçaları.
Türkiye’de PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiyesi hedeflenirken, Suriye’de de Kürtlerin bağımsız askeri ve siyasal gücü merkezi yapıya entegre ediliyor. Peki bunun karşılığında Kürtler ne elde ediyor? Anayasal statü mü, özerklik mi, ana dilde eğitim mi, kendi bölgelerinde siyasal ve yönetsel güvence mi, güçlü bir parlamenter temsil mi?
Bugüne kadar ortaya çıkan tablo bunların hiçbirini güvence altına almıyor. Tam tersine, Kürtçenin haftada üç saatlik seçmeli derse indirgenmesi tartışılıyor. Bir halkın dili ve kimliği böyle mi güvence altına alınır? Bir yandan “eski zihniyet ve inkâr politikalarıyla yeni Suriye kurulamaz” deniyor, diğer yandan o düzenin siyasal merkezine entegrasyon gerçekleşiyor. Bunun adı gerçekten kazanım mı, yoksa Kürtlerin yıllarca mücadeleyle elde ettiği siyasal ve askeri mevzilerin merkezi devlet içinde eritilmesi mi?
Katile danışmanlık ve onur meselesi
Mazlum Abdi’nin Ahmed Şara’nın danışmanı olması da bu nedenle yalnızca diplomatik bir görevlendirme olarak geçiştirilemez. Yıllarca cihatçı yapılanmaların başında yer almış, ağır suçlarla ve katliamlarla anılan bir ismin bugün devlet başkanı olması geçmişini ortadan kaldırmaz. Katil katildir; yapılması gereken ondan hesap sormaktır, ona danışman olmak değil.
Aynı ölçü Erdoğan ve Bahçeli için de geçerli olmalıdır. Eğer yıllarca eli kanlı faşistlere karşı mücadele etmişseniz, siyasal koşullar değişti diye onların geçmişini bir kenara bırakamazsınız. Siyaset adına bu kadar “geniş” olunmamalı. Bazı sınırlar vardır ve o sınırların başında da onur gelir.
Mücadelesiyle başka sömürge halklara örnek olmuş bir hareketin, kendisine ve halkına karşı suç işlemiş çevrelerle ilişkisinde daha farklı bir siyasal ve ahlaki ölçü göstermesi gerekirdi. Aksi halde yalnızca bugünün politikası değil, geçmişte ödenen bedellerin anlamı da tartışmalı hale gelir.
Barışta ısrar, onurda da ısrardır
Bugün 1 Eylül. Ben hâlâ barıştan yanayım, savaşın karşısındayım ve silahların susmasını savunuyorum. Ama barış adına teslimiyeti, hafızasızlığı, sömürgeciliğin devamını ve bir halkın ulusal-demokratik haklarından vazgeçmesini savunmuyorum.
1939’da Hitler Almanyası’nın Polonya’yı işgalini mahkûm ederken, aynı ay Polonya’nın doğusunu işgal eden Sovyetler Birliği’ni de eleştirmek gerektiğini yıllar önce yazmıştım. Çünkü işgalin sağı solu olmaz; yanlışın da “bizden olanı” olmaz. O gün sosyalistler olarak kendi tarihimize eleştirel bakmak gerektiğini savunuyordum. Bugün de aynı şeyi yurtsever hareket için savunuyorum.
Devletin yanlışını teşhir ederken kendi tarafımızın yanlışını görmezden gelirsek eleştirel olamayız. Barış, yalnızca karşı tarafı değiştirmeyi değil, kendimizi de sorgulamayı gerektirir. 1 Eylül’ü anlamlı kılan da budur.
Savaşın olmadığı ama sömürünün, eşitsizliğin, inkârın ve aşağılanmanın devam ettiği bir düzen gerçek barış değildir. Gerçek barış eşitlik, özgürlük, hak, hesaplaşma ve yüzleşme ister. Ve en önemlisi onur ister.
Bu güne kadar “Barışta ısrar insanlıkta ısrardır” demiştim. Bugün buna bir cümle daha ekliyorum: Barışta ısrar insanlıkta ısrardır; ama onursuz bir barışta ısrar, barışta ısrar değildir.
Hüseyin Şenol – 01.09.2026
























































