Makaleler

Published on Eylül 2nd, 2026

0

İdris-i Bitlisî: “Mevlânâ” mı, “İblis” mi? | Ayşe Hür


Bu yazının konusu İdris-i Bitlisî’nin etnik kimliği, Osmanlı-Safevi mücadelesindeki yeri, Osmanlı Sarayı adına Kürt beyleriyle kurduğu ittifaklar ve Yavuz Sultan Selim’in Kızılbaşlara yönelik katliamlarındaki rolü olmakla birlikte, güncel siyasal çözümlemeleri 16. yüzyılın mezhepçi ve kanlı ittifakları üzerinden anlamlandırmak yerine, evrensel ve seküler değerlere yaslamak gerektiğini hatırlatmayı borç biliyorum…

“Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız. 3 ay tartışalım, göreceksin devlet kapısı ardına kadar açılacak. Çünkü en stratejik bir halkı devletin müttefiki haline getiriyoruz. Yavuz, İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar.” (Abdullah Öcalan, 2 Ağustos 2026)

Sosyal medyaya kim tarafından “sızdırıldığı” bilinmeyen ve yukardaki ifadenin geçtiği metinlerin sahihliği konusundaki tartışmalar bu yazının konusu değildir. Ancak Abdullah Öcalan’ın İdris-i Bitlisi’ye nasıl bir misyon yüklediğini bilen biri için bu ifadeler hiç de şaşırtıcı değildi. Kabaca söylersem, Öcalan’a göre, Kürt-Türk ilişkilerinde üç önemli tarihsel kavşak vardır. Birincisi, 1071’deki Malazgirt Savaşı, ikincisi Yavuz Sultan Selim dönemindeki Çaldıran ve Mercidabık savaşları, üçüncüsü ise 1920’lerin başında M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı’dır.  Konumuzla ilgili olan ikinci kavşağa ilişkin olarak Öcalan’ın aşağıda ayrıntılı biçimde anlatacağım gibi hiçbir zaman Kürt olduğunu söylememiş, Kürtlük adına konuşmamış ve eylememiş birini Kürtlüğün temsilcisi yapması bir yana, bu tarihsel figür hakkındaki görüşleri zaman içinde radikal değişiklikler geçirmiştir. Örneğin 1993 ve 2004 yıllarında yayımlanan kitaplarında Bitlisi’yi “Osmanlıların ajanı” olarak nitelerken, 2012 tarihinde yayımlanan Demokratik Uygarlık Manifestosu (cilt 5, “Kürt Sorunu ve Demokratik Uygarlık Çözümü”, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları, s. 196-197) adlı kitapta onu “mimarlığa” terfi ettirmiştir:

“16. yüzyılın başlarında hem Safevi hem de Osmanlı saraylarında etkili olan İdris-i Bitlisi, dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Kendi bağımsız krallık rejimini kuramayan Kürt beylikleri, çıkışı hegemonik güçlerin saraylarında aramaktadır. Önceleri Safevi Hanedanlığı’nın kuruluşunda etkin rolleri olan Kürt beylikleri, Şialığın resmi mezhep haline getirilmesiyle kendilerini tehdit altında hissettiler. Sünni mezhepten oluşları onları Osmanlı Hanedanlığı ile işbirliğine yöneltti. Bunda önemli çıkarları vardı. İdris-i Bitlisi bu yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarıdır. Kürdistan beyliklerinin büyük çoğunluğu, Osmanlı Hanedanlığı’yla eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştılar. Bu, koşulların uygun kıldığı gönüllü bir ittifaktı. Osmanlı iktidar sisteminde kendine özgü bir konumlanışları vardı. Kürt beylikleri belki kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyiyle daha çok bağımsız olabilirler, gelecekte daha merkezî bir saltanat geliştirebilirlerdi. Ama unutmamak gerekir ki, dönemin koşulları çok sayıda saltanat rejiminden ziyade, birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu kendini bu tarzda inşa ediyordu. Bağımsız krallıklar kural değil istisnaydı. Dolayısıyla İdris-i Bitlisi önderliğinde girişilen ittifak çalışmaları dönemine göre uygun ve başarılıdır. Sakıncası, sonradan ortaya çıkacak olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmaması, konjonktürel kalmasıdır. İdris-i Bitlisi’nin konumu 19. yüzyılda beylik sisteminin çöküşü sonrasında içine girilen tehlikeli işbirlikçilikle karşılaştırılamaz. Bu tarz bir karşılaştırma dönemsel koşulları hesaba katmayan, dönemleri birbirine karıştıran hatalı bir analojiye dayanır.”

Görüldüğü üzere bu okuma ile son dönemde sosyal medyaya “sızdırılan” zabıtlardaki ifadeler arasında bir çelişki yoktur.

Benim İdris-i Bitlisî okumama gelince;

13. yüzyılda Moğol Cengiz Han soyundan Hûlagü’nün orduları, 14.yüzyılın sonundan itibaren Timur’un orduları tarafından tarumar edilen Kürdistan coğrafyası 15. yüzyıl boyunca sırasıyla biri Şii, diğeri Sünni Türk(men) hanedanları olan Karakoyunlular ve Akkoyunluların egemenliğinde yaşamıştı. Fatih Sultan (II.) Mehmed’in 1473’te Otlukbeli’nde yendiği Akkoyunluların sonunu 1501’de Şii Safevilerin 14 yaşındaki lideri Şah İsmail getirecekti. Doğu sınırındaki bu gelişmeler Osmanlı Devleti’ni Dersim ve Kürdistan’la ilgili özel politikalar geliştirmeye yöneltti.

Fatih’in halefi II. Bayezid (hd 1481-1512) zamanında Osmanlı ve Mısır merkezli Memlûk orduları defalarca sıcak çatışmaya girdiler. Nihayet 1491’de iki taraf arasında Osmanlı tarafını çok memnun etmeyen bir antlaşma imzalandı. Ancak Bayezid’in son yıllarında oğulları arasında yaşanan taht kavgaları bu sefer de Anadolu’ya yönelik Safevi propagandaları için elverişli bir ortam doğurmuştu. İşte İdris-i Bitlisî’nin Osmanlı sarayında boy göstermesi bu yıllarda olmuştu.

Kendisinin bazı anlatımlarından 1452 ile 1457 tarihleri arasında doğduğu anlaşılan İdris-i Bitlisî’nin eğitimi ve etnik kökeni üzerine birbiriyle çelişkili bilgiler var. Türk çevreleri İdris-i Bitlisî’nin Kürt kökeninden hiç söz etmedikleri gibi, bazen Türk olduğunu bile ileri sürüyorlar. Bir arşiv belgesinde ise İdris-i Bitlisî’nin İran’ın Rey şehri yakınlarındaki Sülukan nahiyesinde doğduğu yazılı. Kürt çevrelerinde ise Hakkâri veya Bitlis Kürtlerinden Hüsameddin Ali adlı bir ulemanın oğlu olduğu kabul ediliyor. Ancak hayatı boyunca zoolojiden kozmolojiye, felsefeden siyasete, teolojiden tarihe 30’a yakın eser veren İdris-i Bitlisî, bu eserlerinde kendisinin kökeni veya Kürtlük ve Kürt tarihi hakkında yazmamış, sadece Diyarbakırlı Kürt beyleri ile irsi bağları olduğunu ima etmiş.

Ancak Kürt ve Türk kaynakları İdris-i Bitlisî’nin, çok genç yaşlarında, babasının da kâtip olarak hizmet verdiği Akkoyunlu Sarayı’na intisap ettiği konusunda uzlaşıyor. Akkoyunlu Sarayı 1403’ten itibaren Diyarbakır’da (Amid/Amed), 1469’dan sonra Tebriz’deydi. Uzun Hasan’ın 1478’deki ölümünden sonra başa geçen Sultan Yakup’un özel kâtibi olan İdris-i Bitlisî, daha sonraki sultanlara da nişancı ve kâtip olarak hizmet vermiş ve Şah İsmail’in Akkoyunluları tarihe gömdüğü 1501 yılına kadar, yazdığı fermanlar, tezkireler, taziye ve kutlama mektupları ile sadece Akkoyunlu Sarayı’nda değil, komşu ülkelerin saraylarında da bilinir olmuştu. Rivayete göre etkilediği kişiler arasında Sultan Yakup adına bir kutlama mektubu yazdığı II. Bayezid de vardı.

II. Bayezid’in endişeleri

Sofu bir Sünni olan II. Bayezid’le İdris-i Bitlisî’yi birleştiren hususlardan biri de Kızılbaş düşmanlığı idi. Şah İsmail, 1501’de henüz 14 yaşında iken Tebriz’i ele geçirince kendini İran Şahı, 12 İmam Şii mezhebini de İran’ın resmi dini olarak ilan etti. Murad Ciwan’ın aktardığına göre o yıllarda İran’da bulunan ve “Venedikli Bir Tüccar” olarak bilinen adsız bir seyyah, seyahatnamesinde şunları yazmıştı:

“[Şah İsmail] Daha sonra Tebriz tarafına yöneldi. Burada hiç bir mukavemet ile karşılaşmadı. Bununla birlikte şehrin ahalisinin büyük bölümüne katliam yaptı. Hatta hamile kadınları, karnındaki çocuklarıyla birlikte öldürdüler. Sultan Yakub’un ve Derbend sava̧şına katılmış olan beylerin mezarlarını açıp kemiklerini yaktılar. Üç yüz orospuyu sıraladılar ve her birinin vücutlarını ikiye böldüler. Daha sonra Elvend’in yanında eğitim görmüş olan ‘blasier’den [bir nevi asker olmalı] sekiz yüz kişinin başları kesildi. Hatta Tebriz’in bütün köpekleri öldürüldü, suçluların pek çoğu başka başka facialara uğradılar.”

Aynı yılın yazında Şah İsmail II. Bayezid’in izniyle Erzincan’a kadar geldiğinde kendisini Sivas, Tokat, Amasya, Karaman, Antalya ve Tarsus’un Türkmen Kızılbaşları karşılamaya gitmiş, Bayezid bu büyük göçü endişe içinde izlemekten başka bir şey yapamamış, muhtemelen Anadolu’daki Osmanlı egemenliğine yönelik en ciddi tehdidin Şah İsmail’den geleceğini hissetmişti.

İşte tam bu günlerde, Şah İsmail’in orduları Akkoyunlu ülkesini yerle bir ederken, ailesi de zarar gören İdris-i Bitlisî İstanbul’a doğru yola çıktı. İdris-i Bitlisî’nin, saray ve diplomasi tecrübesi bir yana, geniş kültürü ile II. Bayezid’in işine yarayacak biri olduğu açıktı. Nitekim İdris-i Bitlisî, İstanbul’da büyük kabul gördü ve padişahın emriyle 8 bin beyitlik ünlü manzum eseri Heşt Biheşt’i kaleme almaya koyuldu. Eserin adı Farsçada “Sekiz Cennet” anlamına geliyordu ve eser Osman Gazi’den II. Bayezid’e kadarki sekiz Osmanlı padişahının hayatını anlatıyordu. Bu eser Osmanlı Devleti’nin ilk mufassal tarihiydi. Ancak iddialara göre, saraydaki bazı çevreler İdris-i Bitlisî’yi çekemediler, padişahın aklını çeldiler ve II. Bayezid bu eser için kendisine vaat ettiği parayı ödemedi. Bunun üzerine İdris-i Bitlisî biraz kırgın biçimde hacca gitme bahanesiyle Hicaz’a gitti ve Mekke’ye yerleşti.

Safevilerin Kürt politikası

Bu yıllarda Anadolu’da siyasi dengeleri değiştiren çok önemli olaylar yaşandı. Şah İsmail 1507’de Ermenilerin ve Kürtlerin yurdu Erciş ve Ahlat’ı, ardından Dulkadıroğularının merkezi Maraş’ı fethetmiş, Bitlis’in Kürt hakimi Şeref Han’ı kendisine bağlamıştı. Diyarbakır’a atadığı adamı Ustaculu Muhammed Bey; Mardin, Musul ve Cizre’de kan dökerek Safevi egemenliğini iyice pekiştirmişti. Bunun üzerine 11 Kürt emiri Şah İsmail’e bağlılıklarını bildirmek üzere Şah’ın bulunduğu Hoy şehrine gitmişler ama Şah İsmail bu beylerin sekizini hapse attırmıştı. Dahası Şah İsmail devletinin sınırlarını doğuda Ceyhun ırmağından, batıda Fırat nehrine, kuzeyde Kafkas Dağları-Hazar Denizi’nden güneyde Basra Körfezi’ne kadar genişlemişti. Şam, Halep, Filistin, Mısır, Yemen, Mekke ve Medine’ye egemen olan Memlûklerle Safevi-lerin sınırını ise Fırat nehri oluşturdu. Bu tablo içinde Osmanlı Devleti küçücük bir alana sıkışmıştı. İşte bu ortamda II. Bayezid öldü (1512), tahta tarihe “Yavuz” unvanı ile geçecek olan I. Selim çıktı.

Selim, Şah İsmail’in babasının izniyle gerçekleştirdiği 1501’deki Erzincan ziyareti sırasında Trabzon valisiydi ve Anadolu Kızılbaşlarıyla Safevilerin ittifakının nelere mal olabileceğini daha o zaman idrak etmişti. Babasının vasiyeti de zaten “Mısırlı’dan Osmanlı’nın, Kızılbaş’tan ehl-i İslam’ın öcünü alması” idi. İşte bu vasiyeti yerine getirmek için her iki tarafı da tanıyan kadrolara ihtiyacı olduğunu fark eden Yavuz, İdris-i Bitlisî’ye bir miktar para göndererek gönlünü aldı ve saraya geri dönmesini sağladı.


İdris-i Bitlisî’nin ittifak arayışları

İdris-i Bitlisî, Selim’in şehzadeliğinden beri Batı’ya (özel olarak da Macar Kralı’na) saldırmak için bahane aradığını ve bu yönde hazırlıklar yaptığını anlatırken “fakat’’ diyerek, Osmanlı Devleti için esas tehlikenin başka bir yerden geldiğine ilişkin kendi görüşünü (sadeleştirilmiş dille) şöyle belirtmişti:

“Bütün yeryüzünde en büyük dinî fesat, Kızılbaş güruhunun yayılması olduğundan, bu taifenin İslam hilafeti makamındaki hanedana karşı dinî ve dünyevi düşmanlığı muhakkak olduğundan, mezhep imamlarının ve âlimlerinin tamamı ve yüksek akıl sahiplerinin ve ariflerin hepsi ittifak halinde gereği üzre mülk ve milletin korunması ve İslam memleketleri halkının zulümden kurtarılması için mülhit Kızılbaş taifesinin ortadan kaldırılmasının düşünülmesi daha önemli ve önceliklidir, diye fetvalar verdi (…) Acem memleketlerinde fetret döneminin baş göstermesi ve âlemin genelinde fitne ve fesadın yayılması yüzünden, efendi ve köleler arasında düşkünlüğün baş gösterdiği tehlike içindeki memleketlerin mazlumlarının çoğu, Osmanlı hanedanının merhamet ve şefkat gölgesine sığınarak âlemin sığınağı olan Sultan Selim’in dergâhından yardım ve imdat istiyorlardı. Özellikle İran ülkesinin avareleri ve Acem diyarının mazlumları, Kızılbaş kavminin ve adları Sûfi olan kâfir kalpli isyankârların zulümleri yüzünden evlerini barklarını terk etme yolunu seçmişler ve güvenli Osmanlı diyarına yönelmişlerdi. O günahkâr ve zalim topluluğun verdiği zararların haberleri ve ısrarının etkileri, uzun süredir itibar ve yetki sahiplerinin hatırlatmalarıyla padişahın kulaklarına geliyordu.

Halbuki Hoca Saadettin Efendi, Tacü’t Tevarih adlı eserinde Yavuz’un tahrik edici mektuplarına önce karşılık vermediğini, sonra da şu temkinli ve kısa cevabı verdiğini aktarır:

“Bizim o tarafa gelmemizin iki sebebi vardı: Birincisi budur ki, o diyarın sakinlerinin askeri bizim yüksek nesepli babalarımızın müritleridirler. (…) İkincisi de sizin mukaddes hanedanınıza olan muhabbetim idi. İstemiyordum ki, Timur zamanındakine benzer bir karışıklık meydana gelsin. Bunu şimdi de istemiyorum. Vaziyetin böyle bir hal almasından da kırılmıyorum. Niye de kırılayım? Hükümdarlar arasında kin ve düşmanlık eski bir adettir. (…) Öyle düşünüyoruz ki sizin karşınıza çıkmakta bu kadar gecikmemiz sebepsiz olmamıştır. (…) Ancak kimsenin sözüne uymadan meselenin aslı konusunda düşünülse daha iyi olur. Çünkü sonuncu pişmanlık fayda vermez. (…) Eğer iş harbe çekerse, ertelenmesin. Lakin uzakgörenlik yolu ile hareket edilsin.”

Şah İsmail’in örtülü biçimde kendisine meydan okuduğunu anlayan Yavuz sefere çıkmadan önce savaş kararının siyasi bahanelerini oluşturmak için bazı girişimlerde bulunmuştu. Bu bağlamda, İdris-i Bitlisî, 20 Nisan 1514’te İran Seferi arifesinde Tebriz’e gönderdiği öncü heyetin içindeydi. Heyetin yaptığı çalışmalar sayesinde Yavuz’un orduları Amid’e (Diyarbakır) vardığında şehrin Safevi valisi ordularını geri çekmişti. Bazı araştırmacılara göre Yavuz’un amacı Şii Safevilerle Sünni Osmanlı Devleti arasında Sünni Kürtlerden bir duvar örmekti. İdris-i Bitlisî’nin Safevilerle Osmanlı arasında seçim yapmakta zorlanan Kürt beylerini ikna etmek için mi yoksa bölgedeki Kürt aşiretleri Osmanlı Padişahı’nı Safevilere karşı bir savaşı kışkırttığı için mi görevlendirildiğine dair kaynaklarda çelişkili bilgiler vardır.

Şerefname’de Kızılbaşlık

Bu konuda çalışan Murad Ciwan, Şeref Han Bitlisi’nin Şerefname adlı eserinden şu ifadeleri aktırır:

“Botan Beyi ‘Şah Ali Bey’le Bedlis [Bitlis] Hükümdarı Emir Şeref arasında dostluk ve kardeşlik bağları güçlenince Osmanlı Sultanı Selim Han’a bağlılıklarını ilan ettiler ve kendisini, Diyarbekir, Ermenistan ve Azerbaycan vilayetlerini Kızılbaşların elinden almak için kışkırtmaya başladılar. (…) Emir Şeref’in, babalarının ve atalarının mülkü olan Bedlis Vilayeti’ni gasp etmiş olan Kızılbaşlardan geri almak konusundaki umudu gerçekleşmeyince ve bu iş bir süre gecikince, öte yandan Sultan Selim Han’ın bütün İran ülkesini istila etmek niyetinde olduğunu öğrenince; bu şartlardan yararlanmak için fırsatın elverişli olduğunu anladı ve araştırma alanının atlısı, başarı yolundaki kervanın reisi, temel kanunların ve detay kanunlarının mütehassısı, düşünülen ve işitilmiş olan defterlerin düzenleyicisi, kutsallık medresesinin müderrisi, Bedlis bilgininin oğlu düşünür İdris ile köklü Diyaeddin ailesine yücelik, iyilik, ikbal ve devlet dileyenlerin seçkini Muhammed Ağa Kelhoki ile Al-i Osman Sarayı’na itaat ve sadakatlerini ve tahtlarına bağlılıklarını sunmak konusunda anlaştı. Bunlar, Kürdistan beylerinden ve hükümdarlarından 20 kişiyi bu tedbirde kendilerine katıncaya kadar çalıştılar ve bir bağlılık ve itaat mektubu yazarak düşünür Mevlana İdris’e ve Muhammed Ağa’ya verdiler; onlar da bunu yüce eşiklere sunmak üzere hemen İstanbul’a hareket ettiler.

Venedikli Angiolello’nun anlatıları

Murad Ciwan’a göre hemen hemen aynı bilgi, Şerefname’nin yazılmasından yaklaşık 80 yıl önce birkaç kez Osmanlı’ya ve İran’a gidip gelmiş olan, Osmanlı Sarayı’nda uzun yıllar hizmet veren, İran’da Şah İsmail’le tanışan, ardından Mısır Memlûklarına karşı başlatılan Mercidabık seferinde Sultan Selim’in yanında bulunan Venedikli bir asker ve soylu olan Giovanni Maria Angiolello’nun o zaman kaleme aldığı Life and Acts of King Ussun Casano (Uzun Hasan’ın Yaşamı ve Eylemleri) adlı raporunda da vardır. Angiolello şöyle der:

“Sûfi (=Şah İsmail), Tebriz’de bulunduğu sıralarda, Türk sınır bölgesinde hükümet etmekte olan yan kolu olan beylerin bazıları, ordunun [=Safevi ordusu] Horasan’a gönderildiğini görünce Osmanlı Sultanı ile anlaşıp onu İran’a saldırmaya davet ettiler. Büyük Türk’ün [Sultan Selim] bu daveti kabul etmeye asla cesareti yoktu. Ama beylerden bazıları büyük olunca ve özellikle Sûfî’nin [Şah İsmail] Bitlis dağlarında oturan düşmanı Kürtlerden bir grubun kendisini onunla savaşmaya davet ettiklerini görünce Tatarların [Şah İsmail Horasan’a kendileriyle savaşmaya gitti diye bilinen Özbekler] gücünün ölçüsünden haberdar olduğundan, Sûfi’nin zorluklarla karşı karşıya kalacağını anlayıp 1514 yılında ordu toplamaya ve İran üzerine yürümeye karar verdi. Eğer Sufi Tatarlarla yaptığı savaşta zafer kazanırsa; onu mahvetmek için Sultan (Mısır Memlûk Sultanı) ile elbirliği yapacağını çok iyi anlamıştı. Bu yüzden İstanbul’dan hareket edip sayısız miktarda askerle Amasya’ya [aslında Sivas’a, dönüşte Amasya’da konakladı] yöneldi. Burada bırakılması zorunlu olanları bıraktıktan sonra Mayıs ayında Tokat’a doğru yürüyüşe geçti.”

Bu anlatılara bakılırsa, Selim’i Safevilere karşı savaşa kışkırtan Kürt beyleridir. Ancak İdris-i Bitlisî eserlerinde bu iddiaya yer vermez. Sonuç olarak padişah vezirleriyle yaptığı görüşmeden sonra bahar aylarında sefere çıkmaya karar vermiş, İdris-i Bitlisî’yi de Urmiye’den Malatya’ya kadar uzanan topraklardaki Kürt beylerine yollayarak kendilerini şehir ve kalelerini Safevilerden kurtarmak için ayaklanmaya çağırmıştır. Yine Murad Ciwan’ın aktardığına göre İdris-i Bitlisî’nin Kürt beylerine götürdüğü mektupta (sadeleştirilmiş dille) şunlar yazılıdır:

“Bizim beldelerimiz ve meskenlerimiz Kızılbaş beldelerinin yakınında, hatta hemen bitişiğindedir. Zira Diyarbekir’in, Azerbaycan’ın ve Bağdat’ın ortasında kalmıştır. Yıllardır bu kafir taife Kürtlerin kökünü ve damarını zulüm kılıcıyla kesmiştir. On dört yıldır onların bu temiz itikatlı taifeye (Kürtlere) karşı dini ve dünyevi olarak büyük bir düşmanlıkları vardır. Kızılbaşlar İslam sultanının bu tarafa yönelişinin en büyük nedeni olarak da Kürtlerin çağrısını göstermektedirler. Mücahidler Sultanı, bu cihadı tamamlama ve bu beldelerin halkını güçlendirip refaha ulaştırma konusunda padişahça bir merhamet gösterse… Yıllarca zulüm ve baskı yüzünden zayıflayıp güçsüzleşen bu taife (Kürtler), kendi başına o sapkın topluluğa ve orduya karşı koyma gücüne sahip değildir.”

1514 Amasya Anlaşması

Muhtemelen 1514 yılının başında, İdris-i Bitlisî ile 28 Kürt beyi Amasya şehrinde bir araya gelmişlerdi. İddiaya göre İdris-i Bitlisî yanında, bu mektuptan başka Yavuz’un mühürlediği boş beratlar, bayraklar ve hediyeler götürmüştü. İdris-i Bitlisî, beratları ihtiyaca ve talebe göre doldurmaya izinliydi.

Her iki tarafın kaynaklarına göre de görüşmeler olumlu geçti. İran’dan Irak’a, Suriye’den Anadolu’ya uzanan geniş Kürdistan coğrafyasının önemli bir bölümüne hâkim olan 28 Kürt beyi değişik imtiyazlar karşılığında Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmaya söz verdiler. İdris-i Bitlisî’nin Kürt emirleri (mirleri) ile yaptığı antlaşmanın orijinali elimizde yok ama sözlü tarihle aktarıldığına göre, anlaşmanın temel maddeleri Kürdistan ümerasının atadan, babadan kalma irsî haklarının tanınması; Osmanlıların Kürtlere, Kürtlerin de Osmanlılara bütün savaşlarda destek vermesi; Kürtlerin Osmanlı Devleti’ne belli bir miktarda vergi ödemesi veya hediye göndermesi hakkındaydı.

Çaldıran Savaşı

Nihayet Kürt beylerinin desteği sağlandıktan sonra Selim sefere çıktı. Ordu yoldayken, yeniçerilerin, vezir ve paşaların muhalefeti dinmedi, Erzincan dolaylarındayken, sınırda Şah İsmail’le karşılaşılmadı diye geri dönülmek istendi. Çaldıran’a varıncaya dek homurtular devam etti.

23 Ağustos 1514 tarihinde kuzeybatı İran’daki Çalderan (Türkçede Çaldıran şeklini aldı) mevkiinde yapılan savaşta, savaşa katılan Lütfi Paşa’nın deyimiyle “Rum padişahı” Yavuz Sultan Selim’in Sünni Türkmenlerden ve Kürtlerden oluşan ve “ateş saçan ağaç parçası” (yani top ve tüfek) kullanan 210 bin kişilik ordusu, Şah İsmail’in Kızılbaş Türkmen boylarından oluşan ve sadece mızrak, ok ve kılıç kullanan 28 bin kişilik ordusunu yenmişti. Sayıyı 400 bine kadar çıkaran Osmanlı kaynakları da vardır. Safevi kaynakları ise Osmanlı ordusunu 200-210 bin civarında tahmin eder. Feridun Emecan, İbn Kemal’in verdiği 45 bin sayısını doğruya yakın diye niteler. Safevi ordusunun sayısı da bir muammadır. Bir Venedik kaynağına göre 24 bin, Feridun Emecan’a göre 50 bin civarında olmalıdır.

Osmanlı kaynakları genel olarak savaşta Osmanlı ordusunun kaç kişi kaybettiğini yazmaz fakat İdris-i Bitlisî’ye göre Kızılbaşların kaybı beş bin kişidir. Safevi kaynakları göre Çaldıran Savaşı’nda Kızılbaşlardan iki bin, Osmanlılardan üç bin olmak üzere toplam beşbin kişi ölmüştür.

Sayılar ne olursa olsun sonuç olarak Şah İsmail, savaşı kazanacağından emin olarak geldiği en ön saflarda çarpıştığı savaş meydanından kaçarak önce başkent Tebriz’e, oradan İran’ın içlerine doğru uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Tebriz hiç direnmeden teslim olmuş, ama Yavuz sadece dokuz gün kaldığı şehirden Karabağ’a gidecekken, Yeniçerilerin isyanı üzerine Amasya’ya dönmek zorunda kalmıştı.

Dönüşte Bitlis ve Diyarbakır Osmanlı egemenliğine girdi. İdris-i Bitlisî, Diyarbakır eyaletini 19 sancağa böldü. Bunlardan 11’ini Osmanlı Sarayı’nın tasarrufuna bıraktı. Geriye kalan 8 sancağı “yurtluk” ve “ocaklık” adıyla babadan oğla geçmek üzere Kürt mirlerine bıraktı ve Bıyıklı Mehmed adlı bir Kürt beyi 1515’te kurulan Diyarbekir Beylerbeyliği’ne tayin edildi.

Yavuz’un Kızılbaş katliamı

Ama etkileri (travması) günümüze kadar süren bir başka olay daha yaşandı bu sefer sırasında. İddialara göre Yavuz Sultan Selim hem gidiş hem de dönüş yolunda Şah İsmail’in doğal müttefiki olan Anadolu’nun Kızılbaş halkının kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Kendini haklı çıkarmak için de Şeyhülislam İbn Kemal ve Müftü Hamza’dan Kızılbaşların kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran’ı ve camileri yaktıkları şeklinde fetvalar çıkartmıştı. Hatta bizzat İdris-i Bitlisî’nin notları üzerinden oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi tarafından kaleme alınan Selimname adlı eserinde şöyle deniyordu:

“Hiç beklemeksizin her yörede Kızılbaş taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa üç atasına dek bu Savefiye şeyhlerinin üç tabakasına (=Şah İsmail ve atalarına) inanan müritlerden iseler her hâlükârda imanı inkarla değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur ayeti gereğince köklerinin kazınılmasına ve tebdille cezalandırılmasını haketmişlerdir kaçınılmaz olarak Rum (=Anadolu) beldelerinde oturan ve yolculuk halinde bulunan (=konar-göçer) bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve kadılar arz etsinler.”

Şelimşahname yazarı sonucu da şöyle özetler:

“Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı kırk bini buldu/Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hakimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç adım adım yazılanlara yöneldi/Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı/İtaat bakımından Hak’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür…”

Bu bilgiler, daha sonradan Hoca Saadettin Efendi (ö. 1599) ile Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) gibi saygın Osmanlı tarihçileri tarafından tekrarlandı. Feridun Emecan’a göre bu bilgilerin başka kaynaklardan doğrulanması mümkün olmadığı gibi bu defterler I. Selim’in Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu yeğeni Murad’a katılanların tesbiti için çeşitli bölgelere yollanan hükümler olmalıdır. Ancak bu kadar kısa sürede bu kadar geniş bir coğrafyada tahririn yapılması imkânsız olduğundan, 40 bin sayısının temsili bir anlamı olmalıdır. Bu görüş bugün resmi tarihçilerce tekrarlanır ama hiçbiri Kızılbaş katliamı olmadığını söyleyemez.

Tekrak kronolojiye dönersek, sonuçta çeşitli lojistik sorunlar ve Yeniçerilerin gönülsüzlüğü yüzünden Yavuz’un ordusu Kızılbaşlara karşı da mutlak bir galibiyet elde edemeden Eylül 1515’te İstanbul’a döndü. Şah İsmail ordusunu yeniden topladı ve Türkmen kökenli Kara Han veya Kara Bey diye bilinen adamını Amid’e yolladı. Amid’in Kürt beyi şehri Kara Han’a terk etmeyi reddetti. Bundan sonra taraflar arasında 16 ay sürecek bir kovalamaca başladı.

1514 tarihli Amasya Anlaşması ilk sınavını Kara Han’a karşı mücadelede verdi. İstanbul’dan gönderilen Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın kuvvetleriyle takviye edilen Kürt birlikleri, Kara Han’ın birlikleriyle Kızıltepe yakınlarında, Kürtlerin Kosor, Osmanlıların Koçhisar dediği mevkide karşılaştı. 1516 yılının Nisan ayı ortalarında Kara Han yenildi. Bunun ödülü olarak, aynı yıl kurulan Diyarbakır merkezli Arap Kazaskerliği’ne İdris-i Bitlisî atandı ancak bu görev kısa sürdü.

İddialara göre, Şah İsmail’in hem İran hem Anadolu’daki Kızılbaşlar üzerindeki mistik-karizmatik gücünden çok etkilenen Yavuz’u, benzer bir etkiyi sağlamak için, Kahire’deki İslam Halifeliği’ni İstanbul’a getirmesi için ikna eden de İdris-i Bitlisî’ydi. 1516-1517’de Sünni Çerkes ve Türk kölelerin kurduğu Memlûk Devleti’ne karşı yapılan Mısır Seferi sırasında Yavuz’a, 16 Kürt beyi ve askerleri eşlik etmişti. İdris-i Bitlisî, sefer sırasında Yavuz’un “din kardaşlarına” yapmış olduğu haksızlıkları bir kaside ile padişaha aktarmış, padişah kendisine kızmak yerine kendisini iltifatlara boğmuştu.

Osmanlı kaynaklarında “Mevlana”, “Hakimeddin” , “Kutlu Müderris” diye anılan İdris-i Bitlisî, Yavuz’dan iki hafta önce, 18 Kasım 1520’de İstanbul’da öldü ve eşi Zeynep Hanım’ın Eyüp sırtlarında yaptırdığı mescidin yanına gömüldü. Amasya Anlaşması’nın mimarları erken ölmüştü ama attıkları temel öyle sağlamdı ki Osmanlı-Kürt ilişkileri yaklaşık 300 yıl neredeyse sorunsuz gitti.

İdris-i Bitlisî, Kızılbaş katliamının mimarı mı?

İdris-i Bitlisî bu tarihçe yüzünden bazı kesimlerce “İdris-i İblisî” diye adlandırılıyor. Bu çevreler için Yavuz’un adı da Kerbela Olayı’nın mimarından mülhem “Yezid”. Koyu bir Sünni olan İdris-i Bitlisî’nin Kürt olsun, Türkmen olsun Kızılbaşları “zındık”, “kâfir”, “Mezheb-i nahak” diye nitelediği biliniyor. Ancak, bugün bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, bu katliamlar sırasında İdris-i Bitlisî, Yavuz’un yanında değildi. Ayrıca Yavuz sefer sırasında ordunun yorulduğunu söyleyerek dinlenmeyi öneren pek sevdiği Karaman Beylerbeyi Hemden Paşa’yla nüfuzlu pek çok Yeniçeri’yi de öldürtmüştü. Biraz daha geriye gidersek, Yavuz’un tahta geçtikten sonra iki ağabeyini, sekiz yeğenini, üç vezirini öldürdüğünü de biliyoruz. Yani Yavuz, iktidar mücadelesinde kimsenin gözünün yaşına bakmazdı.

Ama daha önemlisi, Şii-Kızılbaş düşmanlığı 1736’ya kadar sürecek olan Osmanlı-Safevî çekişmesinin bir türevi olan, köklü bir devlet politikasıydı ve İdris-i Bitlisî’nin bu politikayı değiştirmesi mümkün değildi. Nitekim Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan (I.) Süleyman ve onun oğlu II. Selim dönemlerinin Kürt kökenli Şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin 30 yılda verdiği fetvalarla, Safevilerin “beşinci kolu” gibi görülen Kızılbaş Türkmen katliamı adeta bir rutin halini almıştı.

Hırvat kökenli Kuyucu Murat Paşa l606’da sadrazam olduktan hemen sonra bazı kaynaklara göre 100 binden fazla Türkmen’i (çoğu Kızılbaş’tı) kazdırdığı kuyulara diri diri gömdürmüştü. Ondan 50 yıl sonra Köprülü Mehmet Paşa, Celali ayaklanmalarını bastırmak adı altında Kızılbaş Türkmenlerini yeniden kılıçtan geçirmişti. Bu tarihçeye bakınca, kabağın neden İdris-i Bitlisî’nin başına patladığını anlamak zor.

Kürtleri böldü mü?

Bazı çevreler ise (özellikle Sünni Kürt çevreleri) İdris-i Bitlisî hakkında ikiye ayrılmış durumdalar. Bazı araştırmacılar, Osmanlıların 1514’ten 1517’ye kadar sadece 4 yılda topraklarını ikiye katladığını, İslam Halifeliği unvanını da alarak bu koca devleti en az 300 yıl çok debdebeli bir şekilde koruduğunu, bunda Kürtlerin büyük payı olduğunu düşünüyorlar. Buna karşılık 1514 Amasya Anlaşması’nın Kürdistan’ın Osmanlılar (daha sonra da Türkler) tarafından sömürgeleştirilmesinin başlangıcı olduğunu, o tarihe kadar bağımsız yaşayan Kürtlerin Osmanlı’ya asker ve vergi veren tebaaya dönüştüğünü söylüyorlar. Dolayısıyla İdris-i Bitlisî’yi Kürtleri devlet kurmaktan alıkoyan, bölüp parçalayıp Osmanlı’ya tabi kılan, Kürt askerlerini Osmanlı uğruna telef eden, (en hafifinden) bir “işbirlikçi”, (en ağırından) bir “hain” olarak görüyorlar.

Bazı araştırmacılar ise “büyük stratejist” diye övdükleri İdris-i Bitlisî’nin ve Amasya Anlaşması’nın, dağınık ve birbiriyle çatışma halindeki irili ufaklı Kürt aşiretlerinin, beyliklerinin, emirliklerinin, Osmanlı ve Safevîler gibi iki büyük güç arasında ezilmesinin önüne geçtiğini düşünüyorlar. Onlara göre, bu anlaşmalardan sadece Osmanlılar değil Kürtler de kazançlı çıkmış, sayıları zaman içinde 400’e varacak olan Kürt “mirlikleri” Osmanlı Devleti’nin siyasal, idari ve askeri sisteminin önemli bir parçası haline gelmişler, Kürt egemenleri kendilerine ayrılan alanlarda otoritelerini pekiştirirken, 300 yıl kadar savaş yüzü görmeyecek olan Kürt şehirlerinde sosyal, kültürel ve ekonomik canlanma yaşanmış, Kürt etnik-kültürel varlığı varlığını korumuştu. Üstelik bu süreçte, Kürtler edilgen değil, etkin aktörler olarak devletin politikalarını da etkilemişlerdi.

Kaba hatlarıyla özetlediğim Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisî işbirliğinin Osmanlılar ve Kürtler için ne anlama geldiği, İdris-i Bitlisî’nin “Mevlana” mı “iblis” mi, “Osmanlı stratejisti” mi yoksa “hain Kürt” mü olduğu gibi sorulara muhtemelen her okur farklı cevaplar verecektir. Nitekim 53 Alevi aydın, akademisyen ve siyasetçi ortak bildirge ile kalıcı barışın 16. yüzyılın kanlı referanslarıyla değil, evrensel ve seküler değerlerle inşa edilebileceği vurguladılar. 53 Alevi aydın, akademisyen ve siyasetçi ortak bildirge yayımladı. (https://www.birgun.net/haber/ocalan-in-yavuz-sultan-selim-idris-i-bitlisi-ittifaki-benzetmesine-tepki-53-isimden-alevi-aydinlar-bildirgesi-732147)  Metinde, Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisi referanslı arkaik ve kanlı ittifak reddedilirken, Kürt sorunundan kaynaklı şiddet ortamından uzaklaşmak adına, Türkiye’de ve Suriye’deki Alevileri kaygılandıracak hiçbir dil ve söylemin kabul edilemeyeceği, Kürt sorununun 16. yüzyıldan kalma arkaik ve kanlı bir referansla çözülmesinin kabul edilemez olduğu vurgulandı ki şahsen katıldığım bir yaklaşımdır bu…


Özet Kaynakça:
-Bayraktar, Mehmed. İdris-i Bitlisî, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
-Ciwan, Murad. “I. Selim’in Çaldıran Seferi’nde ve Osmanlılar’ın Darü’l-İslam’a Açılmasında Bitlis Beyliği’nin Başını Çektiği Kürtler’in Rolü”, 26-27-28 Haziran 2014 tarihli I. Uluslararası Bitlis Sempozyumu’na özeti sunulan tebliğ.
-Emecen, Feridun M. Yavuz Sultan Selim, Yitik Hazine Yayınları, 2013.
-Epözdemir, Şakir. 1514 Amasya Antlaşması, Kürt-Osmanlı İttifakı ve Mevlâna İdris-i Bitlisî, Peri Yayınları, 2005.
-Fırat, Nuri, “Bitlisî’nin ‘Mezhep Savaşı’: Bedirxan, Dr. Şıvan ve Öcalan”, https://kurdarastirmalari.com/details/bitlisnin-mezhep-savasi-bedirxan-dr-sivan-ve-ocalan
-İdris-i Bitlisi. Selim Şahname, çev. Hicabi Kırlangıç, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, 2001.
-Menage, V.L. “Bidlisi, İdris”, The Encyclopaedia of Islam, London, 1960, s. 1207-1208.
-Şeref Han Bitlisi. Şerefname, Kürt Ulusunun Tarihi (Etnoğrafya ve Coğrafya Girişi), çev. Celal Kabadayı, Yaba Yayınları, 2009.


Ayşe Hür – 02.09.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑