“Milliyetçi aydınlar”ın ırkçı-faşist refleksi | Hüseyin Yeter
Kendilerine “vatansever” diyen bu faşist ve şovenist zihniyetli güçlerin bir işçi grevi, bir öğrenci boykotu, emperyalistlere peşkeş çekilen yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanına karşı eyleme geçen kır emekçilerini destekledikleri hiç görüldü mü? Bu türden bildiriler yayınladıkları oldu mu? Hayır! Tarih buna hiç tanık olmamıştır. Ama bunlar, hep grev ya da eylem kırıcısı olmuştur.
T.C. Devleti’nin “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge”, Kürt Ulusal Demokratik Hareketi’nin “Barış ve Demokratik Toplum” hedefiyle yürüttükleri “süreç”te, “Çerçeve Yasa” tartışmalarından rahatsız olan ve kendilerini “Milliyetçi Aydınlar” olarak lanse eden 241 kafatasçı ve şovenist Türk şahsiyet, bir metinle bir kez daha sahneye çıktılar: “Biz Türk Milletiyiz, Hayır Diyoruz” çağrısıyla bir bildiri yayınlayarak TC Devlet yöneticilerini “yanlıştan geri dönme”ye, “Türk milletini uyanık olamaya” davet ettiler.
İmzacılar arasında eski bakanlar, milletvekilleri, emekli büyükelçiler, emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler, sanatçılar ve “sivil toplum kuruluşu” yöneticileri var. Bu faşistlerin önemli bir bölümü, kendilerini “ulusal solcu ve Atatürkçü” olarak takdim ediyorlar. İçlerinde eski CHP’li, ’68 Hareketi’nden geldiğini ifade eden ve eski TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan, Karar gazetesi yazarı İskender Öksüz, Şehit Aileleri Başkanı Hamit Köse, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Hüsnü Bozkurt, eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek, Oktay Vural, Enis Öksüz, emekli büyükelçi Osman Durak gibi isimler de yer alıyor.
“Çerçeve Yasa” tartışmaları sürecinde, Sözcü TV ve Sözcü Gazetesi, bu faşist gruplar ve “ulusal solcu”ların gözde adresi oldu. TBMM’deki oylamaya “seçmenlerinin sesi”ne kulak vererek “Hayır” dediklerini söyleyen, Marmara ve Ege bölgesine mensup önemli sayıda Yeni Partili milletvekilleri de bu cephede yer aldı.
Her zamanki gibi, “devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü”nün sözcüsü kesildiler. Yine Anayasa’nın 66. maddesine ilişkin bir tehlikenin baş gösterdiğini ifade ederek ortaya çıktılar: “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Ve 3. maddesindeki “Devletin bütünlüğü, dili, bayrağı, milli marşı ve başkentinin kendilerinin kırmızı çizgisi” olduğunu, dokunulmayacağını ve buradan hareketle “Çerçeve Yasaya” karşı olduklarını belirttiler.
2005 yılında da 87 Türkçü akademisyen ve tarihçinin imzaladığı benzer bir metin kamuoyuna açıklanmıştı. O zaman da “Küreselleşme adı altında milli egemenliğimizin tasfiyesi, AB uyum süreci bahanesiyle Lozan’ın ve 1921 Anayasası’nın tartışmaya açılması, azınlık hakları adı altında milleti bölme çabaları ve terör örgütünün meşrulaştırılması girişimleri karşısında kaygılarımız büyümüştür” denilmişti. Anayasa’nın 66. maddesinin Türk milleti tanımını yaptığı, “Üst kimlik, alt kimlik” tartışmalarıyla milletin bölüneceği iddia edilmişti. “Her vatandaşın eşit haklara sahip olduğu, hukuk devletinde etnik kimlik siyaseti yapılamaz” deniliyordu. Tabii ki, bu faşist demagoji bugün de tekrarlanmaya devam ediyor. Tek tek bireyler, önce Türk, sonra da zaten bireysel bazda “eşit vatandaş” olmuşlardı. Böylece Kürtlerin kolektif kimliği, kültürü ve anadilde eğitimi yok sayılıyor; herkesin eşit olduğu söyleniyordu. Hukuk devletinde etnik kimlik siyaseti yapılamazdı. Ama bu zat-ı muhteremler, politikalarının merkezine Türkçülüğü ve kafatasçılığı yerleştirerek pekala etnik kimlik siyaseti yapmayı kendilerine hak görüyorlardı. Tıpkı, anadilde eğitimi, Kürtler için hak görmedikleri gibi.
Aynı metinde, “Anadilde eğitim talepleri devleti bölmektir” diyerek, herkesi “milli duruşa” davet ediyorlardı. Oysa, dünyada 50’ye yakın ülkede iki resmi dil; 100’den fazla ülkede ise, ana dil ve resmi dille ikili eğitimin yapıldığı gerçeği vardı. Hiç de devletler bölünmüyordu. Bundan ya haberleri yoktu ya da bilinmesini istemiyorlardı. Üstelik bunlar kendilerine akademisyen ve araştırmacı diyorlardı!
Bu kafatasçıların içinde ise Ümit Özdağ, Erol Manisalı, İlber Ortaylı, Mehmet Haberal, Emin Çölaşan vd. akademisyenler yer alıyordu. 2010 ve 2015’te de benzer bildiriler yayınlandı.
Sömürge aydın ve tarihçilerin hikayelerini çok dinledik. Öncelleri Kürtleri, “Kart-Kurt”la izah ediyorlardı. Bir dönem, Kürtlerin bir hakları var, o da, “Türklere köle olmaktır” diyorlardı. Ulus devlet sürecinde ise bu durum “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Yurttaş, Türkçeden başka dil konuşma” saçmalığına kadar vardırıldı. Ve yine “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” ve “Türkiye Türklerindir” denilerek ırkçılık zirve yaptı. 1980 askeri darbesi sonrasında ise “tekçi”lik başa geçti: “Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil ve tek vatan.” Ve tabii ki, ABD emperyalizminin teşvikiyle Türk-İslam sentezi’nin de yolu açıldı.
Bu gerici-faşist cenah ya da gruplar, öncesi bir yana, 1960’lı yıllardan itibaren devrimci ve sosyalist harekete karşı, ABD emperyalizminin yönlendirmesi, faşist rejimin kollaması ve işbirlikçi sermayenin desteğiyle var oldular. NATO ve CIA’nin kontra eğitiminden geçerek faşist tetikçiler olarak kullanıldılar.
Tarihsel olarak devrimci hareketin demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesi karşısında karşıdevrimin vurucu gücü oldular. 6 Filo’ya ve ABD emperyalizmine karşı mücadelede, 1 Mayıs eylemlerinde işçilere ve emekçilere, Sivas ve Maraş’ta Alevilere, Kürdistan’da özgürlük mücadelesine saldırdılar.
Kendilerine “vatansever” diyen bu faşist ve şovenist zihniyetli güçlerin bir işçi grevi, bir öğrenci boykotu, emperyalistlere peşkeş çekilen yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanına karşı eyleme geçen kır emekçilerini destekledikleri hiç görüldü mü? Bu türden bildiriler yayınladıkları oldu mu? Hayır! Tarih buna hiç tanık olmamıştır. Ama bunlar, hep grev ya da eylem kırıcısı olmuştur.
Bugün de “Çerçeve Yasa”ya karşı “Biz Türk Milletiyiz, Hayır Diyoruz” biçiminde yazabiliyorlar. Bu yetkiyi, bu hakkı bunlara kim ve nasıl verdi?! Hadi oradan! Tarihteki bütün siyasal duruşunuz ve pratiğiniz biliniyor ve eninde sonunda bu açığa çıkmıştır. Milyonlarca Türk işçi ve emekçinin, kadının ve gencin çıkarlarıyla bir alakanız yoktur. Zaten bugün de, siyasi ve toplumsal gelişim eğilimine karşı çıktınız ve rant peşindesiniz. Bu coğrafyadaki can acıtan sorunlar sizi hiç ilgilendirmiyor. Türk milleti ya da halkının temsilcisi olmak için düşüncede ve eylemde onların çıkarları doğrultusunda bir yaşam sürdürmek, bir varoluş sergilemek gerekir. Bunu da Denizler, Mahirler, İbolar ve onların ardılları sergilediler… Eğer Türk milleti adına konuşması gerekenler olacaksa, kendi bireysel çıkarlarından önce emekçilerin sınıf çıkarlarını esas alan bu tarihsel devrimci gelenektir. Faşist cenahın tarihi ise savaşta, suikastlarda, gerginliklerde, uyuşturucu ticaretinde beslenmektir, nemalanmaktır.
Irkçı-faşist militarist güçleri devrimci mücadelenin karşısına diken, TC devleti ve işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisidir. Bu doğrultudaki askeri, siyasi ve ideolojik eğitimde ise ABD, CIA ve Türkiye’deki Özel Harp Dairesi’nin özel rolü vardır.
Bu sömürge aydınlarının önemli bölümü TC Devleti”nin kadrosudur. TC Devleti’nin gizli örgütlerinde çalışmaktadırlar. Devletin gücü arkasından çekildiğinde, sudan çıkmış balık gibi olurlar. “Çerçeve Yasa” karşısındaki tutumları da böyle olmuştur.
Ama Nafile! Ulusal iradesi ve kimliği ile kendisini ifade eden 25 milyon Kürt’ü artık susturamaz ve sindiremezler. Kürt ulusu son 40 yıldır, ulusal statü ve anadili için büyük bedeller ödedi ve ödüyor. Ve bugün sadece Türkiye’de, Ortadoğu’da değil, Rojava’ya yönelik soykırım saldırısı sürecinde dört parça Kürdistan’da gerçekleştirdiği serhildanlarıyla dünya devletleri ve halklarına, faşist zihniyetli bu aydın taslaklarına mesajını vermiştir. Kürt halkı her geçen gün ulusal bilinç, ulusal iradeleşme ve örgütlenmeyle bugün bölgede siyasal bir ordulaşma yaratmıştır. Mümkünü yok… Ya ulusal demokratik taleplerine kavuşacak ya da Türk “Milliyetçi aydınları”nın korkusu olmaya devam edecektir.
Bu ırkçı faşist güçler sadece Kürtlere, Alevi ve diğer inanç gruplarına, LGBTİ+’lara karşı değil; antifaşist, anti sömürgeci, antiemperyalist ve cins özgürlükçü mücadele yürüten devrimci hareketin karşısına da çıkarılan paralı militarist güçlerdir. Son zamanlarda üniversitelerde bazı ulumalar buna işarettir. Devrimci hareketin tarihi bunların faşist ve provokatif saldırı ve bu saldırılara karşı direnişle doludur.
O nedenle bunlara karşı siyasi ve ideolojik mücadele ihmal edilemez. Faşist sömürgeci diktatörlük olası devrimci yükseliş dönemlerinde ve toplumsal kalkışmalarda beslediği, eğittiği ve silahlandırdığı bu militarist güçleri kullanmaya devam edecektir. O halde, emperyalizm ve sermaye hizmetindeki bu faşist ırkçı güçlerin gerçekliğini sergilemek, ipliğini pazara çıkarmak devrimcilerin görevi olmaya devam ediyor.
Seçtiklermiz: Hüseyin Yeter – etha – 15.08.2026
























































