3 Ekim’de kutlanacak ne var?| Cihan Yıldız
İki Almanya’nın birleşmesinin 36. yıldönümünde bir kez daha “4. Alman İmparatorluğu’na Hayır!” demeliyiz. Gelişen ırkçılığa, militarizme ve faşizmin güçlenmesine karşı bugünden mücadeleyi yükseltmeliyiz.
1949-1990 arasında iki Almanya vardı: Almanya’nın batısında Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC), doğusunda ise Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC). Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1990 yılında Batı Almanya tarafından ilhak edildi. 3 Ekim, Doğu Almanya’daki sosyal-faşist iktidarın iflasının ardından Batı Alman emperyalizminin “Büyük Almanya” hayaline doğru attığı adımın 36. yıldönümüdür.
Alman emperyalizminin savaş hazırlığı, 3 Ekim’deki merkezi devlet kutlamalarının programına da yansıyor, yansıyacak. Almanya’nın birleşmesinin 36. yıldönümünün merkezi kutlamaları bu yıl 2-4 Ekim tarihleri arasında Bremen’de gerçekleştirilecek. “Birçok güç – Tek ülke” sloganıyla düzenlenecek kutlamalarda Federal Hükümet, Federal Meclis, Federal Konsey ve diğer anayasal organlar Weserstadion’da yer alacak. Federal Hükümetin programında 3 Ekim’de Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “Belirsiz Zamanlarda Almanya’nın Güvenliği” başlıklı bir etkinlikte konuşacak. Böylece “Alman Birliği” adı altında düzenlenen resmi kutlamalar, yalnızca geçmişin anılmasıyla sınırlı kalmayacak; Alman emperyalizminin savaş hazırlıklarının ve militarist politikalarının propagandasının yapıldığı bir platforma dönüşecek. Kutlamalarda savaş hazırlıklarına ilişkin mesajlar verilecek, Alman toplumunun savaşa hazırlanması gerektiği yönünde propaganda yapılacak.
Almanya’nın birleşmesinin 36. yıldönümünde emekçi yığınların yaşam koşulları giderek kötüleşiyor. Ücretler baskı altında tutuluyor, çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, kazanılmış sosyal haklar birer birer geri alınıyor ve sosyal güvenceler zayıflatılıyor. Alman burjuvazisi yeterli kâr getirmediğini düşündüğü işyerlerini kapatıyor veya başka yerlere taşıyor; bunun sonucunda işsizlik ve güvencesiz çalışma giderek yaygınlaşıyor. Emekçi yığınlar her geçen gün daha fazla yoksullaştırılıyor ve geleceksizlikle karşı karşıya bırakılıyor. Bu durum artık emekçi yığınların günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.
Bu ağır sömürü ve bunalımın yükünü Doğu Almanya’daki emekçi yığınlar daha ağır biçimde taşıyor. Oysa onlar, Batı Alman emperyalistlerinin propaganda ettiği “dünyanın en güzel cenneti”ne ulaşmak umuduyla mücadele etmişlerdi! Onların karşısına çıkan ise işsizlik, yoksulluk, kazanılmış sosyal hakların kaybı ve hiçbir yaşam güvencesinin bulunmadığı bir düzen oldu. Bugün güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmak, işsizlik tehdidi altında yaşamak veya sosyal yardımlara bağımlı hâle gelmek, bu “cennet”in gerçek yüzünü oluşturuyor.
Alman emperyalist devleti, içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal sorunların sorumluluğunu göçmenlerde ve mültecilerde göstererek kendisine karşı gelişebilecek sınıf mücadelesini parçalamaya, çeşitli ulus ve milliyetlerden işçileri ve emekçileri birbirine düşürmeye çalışıyor. Emperyalist medya, sosyal yardımlarla yaşamak zorunda bırakılan mültecileri hedef gösteren ırkçı propaganda yürütüyor; “Almanya’nın ilticacı akınına uğradığı”, “gelenlerin ekonomik ilticacı olduğu”, “ekonomik ve toplumsal sorunların mültecilere verilen yardımlar nedeniyle daha da ağırlaştığı” vb. iddiaları sürekli işliyor. Böylece göçmenlere ve mültecilere yönelik ırkçı saldırıların önü açılıyor ve saldırıların dozu giderek artırılıyor.
Alman devletinde iç faşistleşme de giderek derinleşiyor. Irkçılık, milliyetçilik, İslam düşmanlığı ve göçmen-mülteci karşıtlığı bu sürecin önemli unsurları olarak öne çıkıyor. Faşist güçler bu zeminde güç kazanıyor. Almanya İçin Alternatif (AfD), özellikle Doğu Almanya eyaletlerinde önemli bir siyasal güç hâline gelmiş durumda. 2026’daki seçimlerde Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de en güçlü parti konumuna yükselen AfD, Thüringen’de de birinci parti oldu; Saksonya ve Brandenburg’da ise ikinci sırada yer aldı.
Alman emperyalizmi, DDR’i yutarak ekonomik ve siyasal gücünü artırmasının ardından dünya pazarındaki rekabette daha fazla pay kapma ve uluslararası alandaki etkisini genişletme çalışmalarını sürdürüyor. Afrika’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada ekonomik, siyasi ve askerî ağırlığını artırmaya çalışıyor. Kaynaklara, pazarlara ve stratejik bölgelere erişim, Alman emperyalizminin dış politikasında giderek daha fazla önem kazanıyor.
Alman emperyalizmi savaşa hazırlanıyor ve Alman toplumunu giderek daha fazla militarize ediyor. Bunun somut karşılığı artan silahlanma, Bundeswehr’in büyütülmesi, askerî altyapının genişletilmesi ve sivil alanın savaş hazırlığına göre yeniden düzenlenmesidir. Almanya, NATO’nun önemli bir üyesi olmakla birlikte Avrupa’daki askerî ve stratejik kapasitesini yalnızca ABD’ye bağımlı bırakmak istemiyor. Fransa ile savunma alanındaki işbirliğini derinleştirirken, İngiltere ile de güvenlik ve savunma alanındaki işbirliğini güçlendiriyor.
“Savaşa hazır olmak” Alman burjuvazisinin ve devletinin yeni sloganlarından biri hâline gelmiştir. Alman hükümeti, 2035 yılına kadar aktif asker sayısını 260 bine, yedek asker sayısını ise en az 200 bine çıkarmayı; böylece Bundeswehr’in toplam personelini yaklaşık 460 bine ulaştırmayı hedefliyor.
Aynı zamanda Alman hükümeti, Bundeswehr’in 2029 yılına kadar NATO’nun belirlediği savunma kapasitesine ulaşmasını hedefliyor. Yeni askerlik sistemi de bu personel artışının araçlarından biri olarak yürürlüğe girdi. İlk aşamada gönüllülük esas alınırken, hedeflenen personel sayısına ulaşılamaması veya askerî ihtiyaçların ortaya çıkması durumunda “ihtiyaca bağlı zorunlu askerlik” için yeni bir parlamento kararı alınmasının önü açıldı.
Bütün bunlar yalnızca ordunun güçlendirilmesiyle sınırlı değil. Toplumun savaş hazırlığına göre yeniden düzenlenmesi hedefleniyor.
Doğu Almanya’nın çöküşünden 36 yıl sonra, Doğu Almanya’da yaşayan birçok emekçi, Batı Almanya’da yaşananın da emekçiler açısından bir cennet olmadığını kendi yaşam deneyimleriyle gördü. Bir bölümü, DDR döneminde var olan ve birleşme sonrasında ortadan kaldırılan ya da büyük ölçüde geriletilen kimi sosyal kazanımların özlemini çekiyor. Bunlar arasında çok düşük ücretli şehir içi ulaşım, çocuklar için yaygın kreş imkânları, sağlık hizmetlerine erişim, çalışma hakkının anayasal güvence altında olması, kadınların toplumsal ve ekonomik yaşamdaki konumu, düşük kiralar ve sosyal güvence sistemi gibi uygulamalar sayılıyor. Bu geçmişe yönelik özlem Almanya’da “Ostalgie” kavramıyla ifade ediliyor.
Kuşkusuz bugünkü kapitalist sistemin alternatifi DDR değildir. Alternatif gerçek sosyalizmdir. Sosyalizm, komünizm adına geçmişte yapılan yanlışlardan, eksikliklerden ve yenilgilerden öğrenerek daha ileri bir toplum düzenini gerçekleştirmektir. Bunun için bugünden tavır almak, aktif biçimde mücadele yürütmek ve faşizme karşı kararlı, sürekli ve sistemli bir mücadele geliştirmek gerekiyor. Aksi hâlde yarın çok geç olabilir.
Unutulmamalıdır ki ırkçılığa karşı, ırkçılığın başka bir biçiminin simgesi olan burjuvazinin bayrağı altında mücadele edilemez. Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin ve emekçilerin tek bir bayrağı vardır: Enternasyonalizmin bayrağı! Bu bayrak altında yürütülen enternasyonalist mücadele; faşizme, onun beslendiği emperyalist sisteme ve kapitalist barbarlığa karşı mücadelenin yoludur.
İki Almanya’nın birleşmesinin 36. yıldönümünde bir kez daha “4. Alman İmparatorluğu’na Hayır!” demeliyiz. Gelişen ırkçılığa, militarizme ve faşizmin güçlenmesine karşı bugünden mücadeleyi yükseltmeliyiz.
Cihan Yıldız – 30.09.2026

























































