Makaleler

Published on Eylül 28th, 2026

0

Berlin’den Mecklenburg-Vorpommern’a: Sandıktan yansıyan toplumsal çelişkiler | ATİK Online

Almanya’da 20 Eylül 2026 tarihinde Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’da gerçekleştirilen seçimler, yalnızca iki eyaletin yönetimini belirleyen seçimler olmanın çok ötesinde sonuçlar ortaya çıkardı. Bir tarafta Berlin’de sosyal sorunları, özellikle konut ve kira meselesini seçim kampanyasının merkezine yerleştiren Sol Parti’nin (Die Linke) güçlü yükselişi; diğer tarafta Mecklenburg-Vorpommern’da AfD’nin yüzde 38,2 ile birinci parti haline gelmesi…

İlk bakışta birbirinin tam karşıtı görünen bu iki sonuç, gerçekte Almanya’da derinleşen aynı toplumsal, ekonomik ve politik krizin farklı yönlere kanalize olan iki ayrı yansımasıdır.

Berlin’de Die Linke, Elif Eralp’in başbakan adayı olduğu seçimlerde oyların yüzde 25,7’sini alarak ilk kez eyaletin en güçlü partisi oldu. Parti, önceki seçimlere kıyasla oylarını iki kattan fazla artırdı. Mecklenburg-Vorpommern’da ise AfD yüzde 38,2 ile seçimleri birinci tamamladı. SPD yüzde 35,5 ile ikinci olurken, Die Linke yüzde 6,5, Yeşiller yüzde 5,7 aldı. CDU ise yüzde 5 barajının altında kalarak eyalet parlamentosunun dışında kaldı.

Bu iki sonuç birlikte değerlendirildiğinde temel soru şudur: Almanya’da büyüyen toplumsal hoşnutsuzluk hangi politik kanala akacaktır?

Kimlikten önce sınıfsal ve sosyal sorunlar

Elif Eralp’in seçim sürecinde ve seçim başarısının ardından göçmen kimliği üzerinden hedef alınması, ırkçı ve faşizan saldırıların ulaştığı boyutu göstermesi açısından da önemlidir. Türkiyeli göçmen bir aileden gelen bir kadının Berlin’de güçlü bir siyasal aktör olarak öne çıkması, ırkçı ve gerici çevrelerin saldırılarının hedefi haline gelmesine yol açmıştır. Bu saldırılar yalnızca Eralp’in şahsına yönelik değil; göçmenlerin siyasal ve toplumsal yaşamda eşit haklarla yer almasına yönelik tahammülsüzlüğün de bir ifadesidir. Bu nedenle Eralp’e yönelen ırkçı saldırılara karşı durmak, kimliğinden bağımsız olarak savunduğu politikaları sınıfsal açıdan değerlendirmekle çelişmez. Aksine ırkçılığa ve iç faşistleşmeye karşı mücadele ile işçi ve emekçilerin ortak sınıfsal çıkarları temelinde yürütülen mücadele birbirinden ayrılamaz.

Seçim sonucunu yalnızca Elif Eralp’in kökeni üzerinden değerlendirmek, ortaya çıkan politik değişimin esasını gözden kaçırmak anlamına gelir.

Bir siyasetçinin Türk, Kürt, Alman; Alevi, Sünni ya da başka bir toplumsal kökenden gelmesinden önce hangi politikaları savunduğu önemlidir. İşçi ve emekçiler açısından belirleyici olan, kişinin kökeninden ziyade uyguladığı ve savunduğu politikaların yaşamlarını nasıl etkilediğidir.

Berlin’de seçim kampanyasının merkezinde konut ve kira sorunu, sosyal güvenlik, toplu taşıma, eğitim ve ayrımcılıkla mücadele gibi milyonlarca insanın gündelik yaşamını doğrudan ilgilendiren başlıklar bulunuyordu.

Özellikle konut sorunu Berlin açısından yıllardır büyüyen temel toplumsal sorunlardan biridir. Artan kiralar, emekçilerin gelirlerinin giderek daha büyük bölümünü yutarken barınma hakkı sermayenin kâr alanına dönüşmüş durumdadır.

Bu nedenle Berlin’den çıkan sonuç önemli bir gerçeğe işaret etmektedir:

İşçi ve emekçilerin gerçek yaşam sorunları politik mücadelenin merkezine taşındığında, toplumsal hoşnutsuzluk faşist ve ırkçı güçlerin tekeline bırakılmak zorunda değildir.

Konut sorunu aynı zamanda bir sınıf sorunudur

Berlin’de bugün yaşanan tartışmanın merkezinde büyük emlak tekellerinin konumu bulunmaktadır.

2021 yılında yapılan “Deutsche Wohnen & Co enteignen” referandumunda oy kullananların çoğunluğu büyük konut şirketlerinin toplumsallaştırılması yönünde irade ortaya koymuştu. Buna rağmen bu irade bugüne kadar hayata geçirilmedi.

Şimdi tartışma yeniden gündemin merkezindedir.

Mülkiyet kimin için vardır? Konut, insanların en temel yaşam ihtiyaçlarından biri midir, yoksa büyük sermaye gruplarının kârlarını büyüttüğü bir yatırım aracından mı ibarettir?

Kapitalist sistem açısından konut da diğer temel ihtiyaçlar gibi metalaştırılmaktadır. İnsanların barınma ihtiyacı, sermayenin daha fazla kâr elde etme arzusunun gerisine itilmektedir.

Dolayısıyla Berlin’de büyük emlak şirketlerinin toplumsallaştırılması tartışması yalnızca teknik bir konut politikası meselesi değildir. Tartışma, özel mülkiyet ile toplumsal ihtiyaç arasındaki temel çelişkiye dokunmaktadır.

Kapitalist sermaye çevrelerinin bu tartışmaya sert tepki göstermesinin nedeni de burada aranmalıdır. Çünkü bugün konut alanında gündeme gelen “toplumsal ihtiyaç mı, özel kâr mı?” sorusu yarın başka alanlarda da gündeme gelebilir.

Mecklenburg-Vorpommern: Aynı hoşnutsuzluğun başka bir adresi

Berlin’de toplumsal hoşnutsuzluğun önemli bir bölümü sosyal talepler üzerinden ifade bulurken, Mecklenburg-Vorpommern’da ortaya çıkan tablo çok daha farklı ve kaygı vericidir.

AfD’nin yüzde 38,2 ile eyaletin en güçlü partisi haline gelmesi, Almanya’da faşistleşme ve ırkçı politikaların ulaştığı boyut açısından üzerinde ciddi biçimde durulması gereken bir gelişmedir.

Ancak bu tabloyu yalnızca “seçmenler sağa kaydı” diyerek açıklamak yeterli değildir.

Almanya uzun süredir ekonomik kriz, hayat pahalılığı, konut sorunu, sanayide dönüşüm, fabrika kapatmaları ve işten çıkarmalarla karşı karşıyadır. Sosyal haklara yönelik saldırılar sürerken emperyalist savaş ve silahlanmaya ayrılan milyarlar giderek büyümektedir. Bunun bedeli ise doğrudan veya dolaylı biçimde işçi ve emekçilere ödetilmektedir.

Bu koşullarda ortaya çıkan korku, gelecek kaygısı ve toplumsal öfke sınıfsal bir politik hatta örgütlenmediğinde, faşist ve ırkçı güçler tarafından başka yönlere kanalize edilmektedir.

Sorunun kaynağı olarak kapitalist sermayenin politikaları yerine mülteciler gösterilmektedir.

Konut sorununun sorumlusu büyük emlak tekelleri yerine göçmenler ilan edilmektedir.

Düşük ücretlerin, güvencesiz çalışmanın ve sosyal hak gasplarının nedeni kapitalist politikalar değil, “yabancılar”mış gibi bir algı yaratılmaktadır.

Böylece işçi ve emekçilerin yukarıya yani sermayeye ve onun politikalarına yönelmesi gereken öfkesi; yine işçi ve emekçilerin başka kesimlerine yöneltilmektedir.

Günah keçisi siyaseti yeni değildir

Toplumsal kriz dönemlerinde egemenlerin bir “günah keçisi” yaratması tarihte defalarca karşımıza çıkmıştır.

16. yüzyıl Strasbourg’unda salgınların, kıtlığın ve ağır ekonomik sorunların yaşandığı koşullarda Yahudiler toplumsal felaketlerin sorumlusu ilan edilmiş ve saldırıların hedefi haline getirilmişti.

Yüzyıllar değişse de bu siyasetin temel mantığı değişmemiştir.

Bugün ekonomik ve sosyal krizin gerçek nedenlerinin tartışılması yerine emekçilerin dikkati göçmenlere, mültecilere ve özellikle Müslümanlara yöneltilmektedir. Faşist hareketlerin en önemli politik araçlarından biri tam da budur: Sınıfsal çelişkilerin üzerini ulusal, etnik ve kültürel ayrımlarla örtmek.

Ancak burada sorumluluk yalnızca AfD’ye yüklenemez.

Merkez siyasetin giderek daha fazla göçmen karşıtı söyleme yönelmesi, iltica ve göç politikalarının sertleştirilmesi ve faşist hareketlerin kullandığı kavramların normal siyasal dilin bir parçası haline getirilmesi, faşistleşmenin önünü kesmek yerine onun toplumsal meşruiyet alanını genişletmektedir.

Faşistlerin güçlenmesine karşı onların söylemlerini taklit etmek, faşistleşmeye karşı mücadele değildir.

Aynı kriz, iki farklı yönelim

Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern sonuçlarının birlikte okunması bu nedenle önemlidir.

Aynı ülkede, aynı kapitalist ekonomik düzen içerisinde, benzer toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalan insanların öfkesi birbirinden tamamen farklı politik yönlere kanalize olabilmektedir.

Berlin’de kira, konut ve sosyal güvenlik gibi sorunların öne çıkarılması toplumsal hoşnutsuzluğun sosyal talepler üzerinden ifade edilmesine alan açtı.

Mecklenburg-Vorpommern’da ise AfD, aynı hoşnutsuzluğu milliyetçilik, göçmen karşıtlığı ve ırkçı politikalar üzerinden örgütleyerek güçlü bir sonuç elde etti.

Buradan çıkarılması gereken önemli sonuçlardan biri şudur:

İç faşistleşmeye karşı mücadele yalnızca AfD’ye karşı olmakla sınırlandırılamaz.

İnsanlara sadece AfD’nin neden yanlış olduğu anlatılarak kalıcı bir toplumsal karşı koyuş yaratılamaz. İşçi ve emekçilerin yaşadığı gerçek sorunlara sınıfsal temelde somut yanıtlar üretmek gerekir.

Kiraların düşürülmesi, işten çıkarmaların ve fabrika kapatmalarının engellenmesi, ücretlerin yükseltilmesi, sağlık ve eğitim sisteminin güçlendirilmesi, emeklilik ve sosyal hakların güvence altına alınması bugün mücadelenin temel başlıklarıdır.

Emperyalist savaş ve silahlanmaya ayrılan milyarlar halkın sosyal ihtiyaçlarına aktarılmalıdır.

Çünkü işçinin sorunu yanındaki göçmen işçi değildir. Kiracının sorunu yan dairede yaşayan mülteci değildir. İşsiz kalan emekçinin sorumlusu başka ülkeden gelen emekçi değildir.

Sorunun kaynağı, insan ihtiyaçlarını değil sermayenin kârını merkeze alan sistemin kendisidir.

Sandığın ötesinde örgütlü mücadele

Berlin seçimleri önemli bir toplumsal eğilimi ortaya koymuş olsa da seçim sonuçlarına olduğundan fazla anlam yüklemek de doğru olmayacaktır.

Bir seçim başarısı kapitalist-emperyalist sistemin temel güç ilişkilerini kendiliğinden değiştirmez.

Berlin’de 2021 yılında yapılan referandum bunun somut örneklerinden biridir. Halkın çoğunluğu büyük emlak şirketlerinin toplumsallaştırılması yönünde irade ortaya koymasına rağmen bu talep yıllardır hayata geçirilmemiştir.

Bu gerçek, parlamentoda elde edilen temsilin ve seçimlerde kazanılan çoğunlukların örgütlü toplumsal mücadeleyle desteklenmediği sürece sermayenin ekonomik ve politik gücü karşısında nasıl sınırlarla karşılaşabileceğini göstermektedir.

Dolayısıyla asıl mesele yalnızca kimin hükümet kuracağı değildir.

Asıl mesele fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve üniversitelerde nasıl bir toplumsal gücün örgütleneceğidir.

Berlin ile Mecklenburg-Vorpommern arasındaki karşıtlık önümüzdeki dönemin mücadelesinin yönünü de göstermektedir: Toplumsal öfke ya ırkçılığın, milliyetçiliğin ve iç faşistleşmenin kanallarına akacak ya da işçi sınıfının ortak hak ve çıkarları temelinde örgütlü mücadeleye dönüşecektir.

Görev, işçi ve emekçilerin haklı öfkesini birbirlerine karşı değil, bu sorunları yaratan politikalara ve kapitalist-emperyalist sisteme karşı yöneltecek mücadeleyi büyütmektir. ATİF’in anti-emperyalist, antifaşist ve sınıf mücadelesini esas alan politik yaklaşımı doğrultusunda, işçi ve emekçilerin ortak çıkarlarını temel alan birleşik ve örgütlü mücadeleyi güçlendirmek bugün daha da önem kazanmaktadır.

Yerli-göçmen, Alman-Türkiyeli-Kürt; milliyeti, inancı ve kökeni ne olursa olsun işçi ve emekçilerin ortak çıkarları; insanca ücrette, güvenceli işte, uygun kiralı konutta, nitelikli eğitim ve sağlık hizmetlerinde, sosyal haklarda ve toplumsal eşitlikte birleşmektedir. Göçmen işçileri toplumsal sorunların kaynağı olarak gösteren, işçi sınıfını milliyet ve köken üzerinden bölen her türlü politikaya karşı; yerli ve göçmen işçilerin eşit haklar temelinde ortak mücadelesinin geliştirilmesi, bu anlayışın temel dayanaklarından biridir.

İç faşistleşmeye karşı en güçlü toplumsal karşı koyuş, işçi ve emekçilerin bölünmesi değil; ortak, örgütlü ve birleşik mücadelesinin büyütülmesidir. Bu mücadele, antifaşist ve anti-emperyalist güçlerin birliğini, işçi ve emekçilerin örgütlenmesini ve demokratik hakların savunulmasını esas alan ortak bir mücadele hattında geliştirilmelidir.

Kaynak

  • Berlin 2026 seçim sonuçları – Tagesschau
  • Mecklenburg-Vorpommern 2026 seçim sonuçları – Tagesschau
  • Junge Welt, “Landtagswahlen und die Folgen: Einfach durchziehen”, 21 Eylül 2026.
  • “Deutsche Wohnen & Co enteignen” referandumu – Berlin Eyalet Seçim Kurulu
  • AfD’nin Mecklenburg-Vorpommern seçim programı – NDR
  • Seçimlerin genel siyasal değerlendirmesi – Reuters

Seçtiklerimiz: ATİK Online – 26.09.2026


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑