“Çerçeve yasa” tartışmaları | Hüseyin Yeter
İki yıldır sömürgeci faşist rejim, Kürt halkının siyasal, toplumsal ve kültürel haklarının anayasal güvenceye alınması yerine, tasfiyeci ve teslimiyetçi politikaları Kürt halkına ve KUDH’ne dayatıyor. Zaten “süreç” başından itibaren Kürt ulusal demokratik ve kültürel talepleri ve halklarımız nezdinde toplumsallaşma dışında ele alınıyor. Ve yukarıdan görüşme, açıklama ve oyalamalarla ilerletilmeye çalışılıyor.
“Süreç”te öngörülen ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un tanımladığı “çerçeve yasa” tartışmaları ve beklentileri devam ediyor.
Kurtulmuş, “Çıkacak olan yasa müstakil ve geçici bir yasadır. Yani örgüt mensuplarını, münfesih örgüt mensuplarını kapsayacak geçici bir yasadır. Belli bir süre verildikten sonra gelenler bundan istifade edecek, gelmeyenler için de kapı kapanacak” açıklaması yapmıştı. Sözü edilen yasanın, bir af yasası olmayacağı; yine bu yasanın “Başta şehitlerimiz ve gazilerimizin aileleri olmak üzere Türkiye’de geniş kitleleri rencide edecek bir yaklaşıma sahip olmayacak” açıklamasını tekrarlamıştı.
Belli ki, “çerçeve yasa”, Kürt halkının ulusal ve kültürel demokratik talepleri bir yana; PKK’nin hapishane, sürgün ve dağ kadroları ve aktivistlerini de kapsamaktan uzaktır. Belli dayatma ve koşullarla PKK güçlerini kategorilere ayıran daraltılmış bir infaz yasası düzenlemesi olacaktır. Ve özü itibarıyla politik, ideolojik ve örgütsel boyutlarıyla tasfiyeci bir karakter taşımaktadır.
Hükümete yakın gazeteci Nuray Babacan, “Devlet’in ilgili kurumlarının (yani MİT ve diğer istihbarat örgütlerinin – bn) hazırladığı metnin İmralı’nın desteğini almak için Abdullah Öcalan’a sunulduğunu ve karşılıklı bir mutabakat sağlandığını” ve bu yasanın “suça karışmayan örgüt üyeleri” ve “davaları sürenleri” içerdiğini yazdı.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, süregelen bu oyalama ve beklentiye alma durumuna işaret eden, Numan Kurtulmuş’un söylediklerine tepki gösteren açıklaması kaygı ve tehlikelere işaret ediyor: “24 Mayıs görüşmesi sonrası, Reber Apo’nun sunduğu öneriler hükümet tarafından değerlendirilecekti. Bu değerlendirmeler Reber Apo’ya aktarılacak ve sonuçları da Hareketimize iletilecekti. Ancak şimdiye kadar bu prosedür işlememiştir.” Devamında, “Reber Apo’nun konumu konusunda olumlu bir yaklaşım ortaya koymadan ve bu yönlü adımlar atmadan PKK Kongresi’nde alınan kararların pratikleşmesini hiç kimse sağlayamaz”, “MİT Müsteşarı Bağdat, Süleymaniye ve Hewler’de ne yapmaktadır? Özgürlük Hareketimize yönelik saldırı ve tasfiye palanında bu güçlere bazı roller mi verilmek istenmektedir?” diyerek yürütülen kirli oyun ve planlara işaret etmektedir. Nitekim MİT Müsteşarı, “PJAK için İran’a gönüllü istihbarat veriyoruz” demişti.
Benzer kaygıları yansıtan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ise çerçeve yasada “zamanlama konusunda mutabakat sağlandığını, ancak takvimin ve yasanın içeriğinin hala belirsiz olduğunu”; ayrıca Öcalan’la taslağın görüşüldüğü ve Öcalan’ın bu taslağa onay verdiği açıklamalarının netleşmesi gerektiğini ifade etti. Doğan, “Yer yer hayal kırıklığına neden olan bazı iddialar, asılsız haberler görüyoruz ve bunların aslına ilişkin de yetkililerin açıklama yapmaktan kaçındığını görüyoruz. En başta bundan vazgeçmeye çağırıyoruz” dedi.
Görüleceği gibi, sömürgeci Türk faşist rejimi, “süreci” Kürt ve Kürdistan gerçeği, Kürt ulusal demokratik hak ve taleplerinin dışında ele alıyor. Ve zaten süreci “Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” stratejisi ve politikalarıyla tanımlıyordu. Gelinen yerde ise ABD emperyalizminin Ortadoğu için öngördüğü Türkiye, Irak ve Suriye ekseni; Türkiye’nin İran, Suriye ve İsrail’deki gelişmeler ve Ankara’da toplanan NATO zirvesindeki yeri nedeniyle “oyalama” politikasına güçlü zemin doğurduğu rahatlığıyla hareket ettiği görülüyor.
Öte yandan, faşist şeflik rejimi, yeni Osmanlıcı politikaların yürütülmesinde de tarihsel, bölgesel ve siyasal-askeri bakımlarda fırsatlar yakaladığını düşünmekte ve bu eğilime yatkın yeni aktörlerin ortaya çıktığını görmektedir. Davutoğlu, Perinçek, Erdoğan ve Bahçeli’nin “Türk, Kürt ve Arap ittifakı”; “Kürt sorununu çözmüş” bir Kürt-Türk tarihsel ve stratejik ittifakının Türkiye’yi Ortadoğu’da en güçlü ülke haline getireceğini söyleyen Kürt ulusal demokratik hareketinden (KUDH) sonra, şimdi de bu yayılmacı koroya Kılıçdaroğlu katıldı: O, “Osmanlı topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek zorundadır”, “Türkiye küçülerek değil, büyüyerek yoluna devam etmelidir” dedi. Anlaşılan, gecikmiş olarak “Yurtta sulh cihanda sulh ” politikasını terk ederek, İsrail ve ABD işgalciliğine özenmektedir.
İki yıldır sömürgeci faşist rejim, Kürt halkının siyasal, toplumsal ve kültürel haklarının anayasal güvenceye alınması yerine, tasfiyeci ve teslimiyetçi politikaları Kürt halkına ve KUDH’ne dayatıyor.
Zaten “süreç” başından itibaren Kürt ulusal demokratik ve kültürel talepleri ve halklarımız nezdinde toplumsallaşma dışında ele alınıyor. Ve yukarıdan görüşme, açıklama ve oyalamalarla ilerletilmeye çalışılıyor.
Bu tasfiyeci “süreç” döneminde KUDH cephesinde, Özgür Politika yazarı Veysi Sarısözen, kimi “özel” yazılarıyla dikkat çekiyor. Veysi Sarısözen, sömürgeci faşist rejimin tasfiyeci politika ve taktik saldırıları karşısında, durumu “kabul edilebilir hale getirmenin” teorisi ve analizini yapmaktadır. O, “Kürt kamuoyu her duruma ve her tartışmaya hazır. Ortaya çıkan taslağın karşısında Öcalan’ın tutumuna kayıtsız-şartsız destek vereceği kesin” diyerek bir teslimiyet yasasına bile bugünden onay verilmesini isteyebilmektedir. Sözü edilen taslak ise “Devlet’in ilgili kurumları”nın hazırladığı yasa taslağıdır. Yasa olumlu da olsa, olumsuz da olsa Kürt halkı ve PKK arkasında durmalı diyor; ve asıl tartışma müzakereleri bu yasadan sonra başlayacak “öngörüsünde” bulunuyor!
O zaman sorarlar, peki sözü edilen bu müzakere hangi tema üzerine yapılacak? Bu yasada politik, kültürel ve toplumsal talepler, Kürtçe eğitim hakkı vb. yok ki… Kapsamı infaz düzenlenmesiyle daraltılmış bir yasadır.
“Çerçeve yasa” beklentisinin diğer bir olumsuz yansıması da var: Bilindiği gibi, Rojava’ya yönelik Suriye’de Colani yönetimi ve TC’nin yürüttüğü, emperyalist ve sömürgeci güçlerin desteklediği soykırım girişimi saldırısına karşı, dört parça Kürdistan’da Kürt halkının ulusal iradeleşmesi ve ayağa kalkışı, bütün dünyaya mesaj vermişti. Kürt halkı, Ortadoğu’da 50 milyonluk bir halk olarak, kendi kaderini kendi ellerine almak istediğini, ulusal statü, demokratik ve kültürel hakları için mücadele yürütüklerini haykırdı. Ve bu eğilim, hem dört parça Kürdistan’ı hem de her parçadaki Kürt parti ve grupları aşan bir çağrı anlamına geliyordu. Ne yazık ki, Kürdistan’ın siyasi partileri ve güçleri bu çağrıyı adeta unuttular. Çünkü bu eğilimi, demokratik entegrasyon tartışmaları ve kendi iç çelişkileriyle adeta boşa düşürmüş durumdadırlar.
*Atılım Gazetesi’nin 274. sayısından alınmıştı.
Seçtiklerimiz: Hüseyin Yeter – etha – 11.07.2026





















































