Kapitalist çöküşün sopası: Irkçılık | Sibel Özbudun – Temel Demirer
“Bir ırkı diğerinden üstün,
diğerini aşağı gören felsefe
nihayet ve kalıcı olarak
gözden düşürülüp terk edilene
kadar her yerde savaş vardır.”[1]
James Marriott’ın kaleme aldığı yapıtın başlığı, ‘The New Dark Ages/ Yeni Karanlık Çağlar’ çok şey anlatsa da, “kapitalizm” sıfatı eksik olduğu için yeterince açık değil.
Evet, yeterince açık olamamak verili durumda temel soru(n)larımızdan birisi! Mesela faşizmi, “aşırı sağ” diyerek yumuşatmak/olağanlaştırmak gibi…
Kim ne derse desin, faşist yükseliş Avrupa siyasi manzarasının değişmez özelliği artık. Ne kadar yumuşatılmaya kalkışılırsa, İtalya’da iktidar partisi konumunda; Avusturya, İsveç ve Finlandiya’da koalisyonlarda yer alıyorlar, Fransa, Almanya, Portekiz ve Belçika’da muhalefette popülerlikleri giderek artıyor.
Örneğin 13 Eylül 2025’de Londra’da düzenlenen ‘Unite the Kingdom/ Krallığı Birleştir’ mitingine 150 bin kişi katıldı ve faşist Tommy Robinson’ın organize ettiği protestoda 26 polis yaralandı;[2] mitinge “Onları evlerine gönderin” sloganları ve ulusal bayraklar damga vurmuştu.[3]
Şimdi Almanya’da AfD’nin bir eyalet seçiminde ilk kez birinci parti olması, İtalya’da Giorgia Meloni’nin iktidarını sürdürme iddiasını güçlendirmesi ve Fransa’dan Avusturya’ya kadar faşist yükseliş kimseyi şaşırtmasın…
Bu hâl Avrupa’da sadece bir seçim eğilimi değil; neo-liberal düzenin yarattığı toplumsal ve siyasal tahribatın ürettiği, yani kapitalizmle doğrudan ilişkili yeni döneme işaret ediyor.
Kimse inkâr edemez: Bizi buraya emek ile sermaye çatışmanın siyasal belirleyiciliğini zayıflatıp, “görünmezleştiren” reformist zaafın uzlaşmacığı getirdi; “Liberal burjuvazi bir eliyle reformlar verir, diğer eliyle ise bunları her zaman yok eder, sıfırlanmalarına yol açar, işçileri köleleştirmek, onları ayrı gruplara bölmek ve ücretli köleliği sürdürmek için kullanır. Bu nedenle, reformculuk, samimi olduğu durumlarda bile, pratikte burjuvazinin işçileri yozlaştırıp zayıflatmak için kullandığı bir silaha dönüşür. Tüm ülkelerin deneyimi, reformistlere güvenini yatıran işçilerin her zaman kandırıldığını göstermektedir,”[4] vurgusundaki üzere V. İ. Lenin’in.
Dikkat! AfD artık protesto oylarının adresi değil; kapitalizmin sistemin geleceğine talip olduğunu ilan eden bir siyaset.
Kimse “es” geçmeye kalkışmasın: İtalya’da Meloni de geçici değil. Avrupa’nın gerçeğini gösteriyor.
Sıradaki kritik eşik, Fransa. Marine Le Pen ve Ulusal Birlik (RN), mevcut tabloda önemli aktör.
Avusturya’dan İspanya’ya uzanan tablo sözünü ettiğimiz dalganın farklı boyutları.
Evet, Avrupa’da yükselen faşist dalga Almanya, İtalya ve Fransa’yla sınırlı değil.
Kamuoyu yoklamaları Avusturya’da FPÖ, İspanya’da Vox, Portekiz’de Chega, İsveç’te İsveç Demokratları yöneliminin ne denli kritik hâle geldiğini gösteriyor.
Tıpkı Assata Shakur’un, “İmparatorlukçuluk var oldukça, ırkçılık da var olacak. ABD filmler, diziler, TV üzerinde tekelini sürdürdüğü sürece, ırkçılığı da dünyaya ihraç edecek; zengin beyazların evrenin merkezi, diğer herkesin ise önemsiz olduğu bir dünya” ya da James Baldwin’in, “Ne zaman… dünyadaki herhangi bir beyaz adam ‘bana özgürlük ver, yoksa bana ölümü ver’ derse, bütün beyaz dünya alkışlar. Bir siyah adam tam olarak aynı şeyi, kelimesi kelimesine söylediğinde, o bir suçlu olarak yargılanır ve öyle muamele görür,” diye betimledikleri ABD’de de durumun farklı olmadığı gibi![5]
Kapitalizmin gereksinimleri doğrultusunda, sistemin merkezi çökerken; sözünü ettiğimiz tüm örneklerde ortak bir eğilim var: Faşist yükseliş.[6]
Ve herkesin görmesi, göstermesi gereken, kapitalizmin faşizmi normalleştiriyor olmasıdır.
Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde faşist AfD’nin oyların yüzde 44.5’ini alıp açık ara birinci parti olması, oyunu ikiye katlaması ve CDU’nun tarihi gerilemesi da bundandır.
* * * * *
Faşist AfD’nin yükselişi “yeni bir durum” değildir. Örneğin Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (KRV) eyaletindeki yerel seçimlerde Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) yüzde 33.3 oyla birinci parti olsa da AfD 2020’deki oy oranını yaklaşık 3’e katlayarak yüzde 14.5’e yükseltmişti.[7] Bu, perşembenin gelişinin çarşambadan belli olması değil de neydi ki?
Görülmesi, kavranması gerek: Ekonomi-politik ve toplumsal gidişat çaplı kutuplaşmanın çarpıcı dışavurumuyken; AfD gökten zembille inmedi; o, mevcut kapitalist sistemin ürünü ve talebidir.
2013’de kurulduğu zaman açık faşist veya göçmen karşıtı çizgide görünmeyen AfD, Euro’ya ve AB’nin mali politikalarına karşı çıkan akademik, muhafazakâr “profesörler partisi” kimliğindeydi. Ardından süreç içinde yerli yerine oturdu.
Ukrayna Savaşı ile birlikte Almanya’nın jeopolitik, ekonomik krizi daha da derinleşecekti. Geleneksel düzen partileri (SPD, Yeşiller, FDP ve CDU), NATO’ya tam bir bağlılıkla Rusya’ya karşı sert yaptırımlar ile Ukrayna’ya silah yardımını savunurken, ülkede çaplı bir Rusofobi dalgası yükseldi. Yabancı düşmanlığı da hızla yükselecekti.
“Üçüncü kuşak, yeni göçmen istemiyor”[8] yaygaraları tablosundaki Hıristiyan Birlik partileri ile sosyal demokratların politikalarında AfD’nin izlerini görmek mümkündü. Yani “yeni dönem”de AfD’nin parmak izleri vardı.
Ayrıca Almanya’da sosyal haklar budanırken; kazanan AfD idi. Örneğin Başbakan Friedrich Merz “Sosyal devleti şu hâliyle finanse etmemiz mümkün değil,” vurgusuyla, sosyal yardım (Bürgergeld) alanların sosyal sistemi kullanarak tembellik yaptıklarını söyleyip, alınacak önlemler sonucu yaklaşık 150 milyon avro kâr yapacaklarını açıkladı. Sistemdeki tıkanıklığın, ekonomik krizin, işsizliğin suçlusunun sosyal yardımlar olduğunu açıkladı.
Oysa Almanya’da 3.900 zenginin finansal varlıkları 3 trilyon euro’yu buluyor. Bunlardan yılda sadece yüzde bir servet vergisi alındığında 30 milyar euro bütçeye girmiş olacak. Fakat buna yanaşan yok. Zenginlerden vergi alınması yerine yoksulları tartıştırmak işlerine geliyor![9]
Bu durum yoksulların yalıtılmışlığını devreye sokarken ‘Münih Üniversitesi ifo Enstitüsü’ne göre toplumsal dayanışma ile Avrupa’daki sağ popülizmin yükselişi arasındaki ilişki ortaya çıkıyor. Yani toplumsal dayanışmanın zayıf olduğu bölgelerde AfD güçleniyor.[10]
Bunun nedeni kapitalizmin mantık(sızlığ)ı…
* * * * *
Bunun bir Avrupa ve yerküreyle ilişkisi var.
İfade ettik: AfD artık yalnızca bir protesto partisi değil; yönetme kapasitesi tartışılan bir siyasi aktör. Daha önemlisi, iktidara gelmeden de Alman siyasetini şekillendiriyor: Ana akım partiler oy kaybetmemek için göç, güvenlik ve Avrupa politikalarında AfD’nin gündeminin unsurlarını benimsemeye yöneliyor.
Bu gelişmenin jeopolitik önemi de burada ortaya çıkıyor. AfD’nin Ukrayna savaşında, Rusya yanlısı ifadeleri, Avrupa Birliği ve Avro konusundaki tutumu, Almanya’nın Avrupa içindeki rolünü değiştirebilir. Trump yönetiminin Avrupa’daki milliyetçi sağla yakınlaşması, Rusya’nın AfD’nin yükselişinden duyduğu memnuniyet, Almanya’daki gelişmeyi doğrudan transatlantik ilişkilerine ve Rusya-Avrupa dengesine bağlayabilir.
Üstelik Almanya tek başına değil. Fransa’da Le Pen’in Ulusal Birlik’i, Avusturya’da FPÖ, İtalya’da radikal sağın farklı kanatları güçleniyor. Bu hareketlerin hepsi aynı değil; ancak göç, ulusal egemenlik, Brüksel’in yetkileri ve Avrupa’nın dış politikası konusunda giderek daha çok örtüşen bir siyasal alan oluşturuyorlar. Eğer bu ülkelerdeki milliyetçi sağ (faşist hareketler) aynı dönemde güç kazanırsa, ulusal tepkiler birbirini besleyerek Avrupa Birliği’ni destabilize edecek sarsıntılar yaratabilir.
Yeni bir “borç krizinin” konuşulmakta olduğu günlerde, bir ekonomik krizin siyasal sistem üzerindeki olası siyasi etkilerini düşünürken 1929 buhranını, salt bir “tekrar” olarak değil, özgün dinamikleri bağlamında anımsamak yararlı olabilir.
1929’da olaylar zinciri şöyleydi: Ekonomik çöküş, kitlesel işsizlik, orta sınıfın güvencesizleşmesi, merkez partilerden kopuş, radikalleşme. Bugünün başlangıç noktası farklı: 2008 krizi 1929 ölçeğinde bir çöküş yaratmadı ama neo-liberal düzenin meşruiyetini sarstı; ardından düşük büyüme, artan eşitsizlik, yükselen kamu borcu, pandemi, enerji krizi ve Ukrayna savaşı geldi. Bugün, karşımızda tek bir “ani çöküş” olasılığından çok, 2008’den beri biriken kırılganlıkların yeni bir şokla birleşme olasılığı var.
Yeni bir borç krizi bu kırılganlıkların üzerine gelirse, ilk aşamada hazine faizlerinin yükselmesini hızlandırır, sonra hükümetler kemer sıkma politikalarını derinleştirir, kamu hizmetleri daha da daralır, borç krizi bir kredi sıkıntısı yaratarak genelleşirse depresyona yol açabilir, işsizlik ve yoksullaşma, siyasal merkeze güvensizlik ve öfke artar, göçmenleri ve “Brüksel elitlerini” suçlayan faşist hareket öfkeyi ve güvensizliği örgütleyerek daha da büyür.
1930’larda “krizler” ulus devlet sınırları içinde yaşanırken bugünkü olası krizde AB kurumları ile ulusal hükümetler arasındaki gerilimle iç içe geçiyor ve Brüksel’i hedef almaya başlıyor; kriz, ulusal bir öfkeyle sınırlı kalmayıp AB’nin meşruiyetini hedef alan bir söyleme dönüşme potansiyeli taşıyor.
Böyle bir durumda ekonomik kriz, yalnızca tek tek hükümetleri sarsmaz. Ukrayna’ya desteğin zayıflaması, Rusya ile ilişkilerin yeniden kurulması, ABD Avrupa bağlarının gevşemesi ve AB’nin ortak politika üretme kapasitesinin aşınması birbirini besleyebilir. Ekonomik kriz böylece Avrupa’nın siyasal haritasını değiştirmekle kalmaz, dünya sistemindeki konumunu da değiştirebilir.
Asıl soru “1929 krizi tekrar mı ediyor?” değil. Soru, “Yeni bir ekonomik şok zaten yükselmiş olan faşist hareketleri ne kadar hızlandıracak, bu hızlanma AB’nin bütünlüğünü, transatlantik ittifakı ve Avrupa’nın jeopolitik yönelimini nereye taşıyacak?” olarak şekilleniyor.[11]
* * * * *
Tam da burada “Irkçılığa, faşizme karşı mücadele” anti-kapitalist zeminde ve yeni bir dünya ekseninde verilmez ise, sonuç alıcı ol(a)mayacaktır.
Bu yolda Karl Marx, “İşçi sınıfının mücadele edebilmesi için öncelikle kendi ülkesinde bir sınıf olarak örgütlenmesi ve kendi ülkesinin de mücadelesinin doğrudan alanı olması son derece açıktır.” “Eski toplumu alaşağı edecek olan devrimci, yıkıcı yanını görmeden, yalnızca sefaleti görürler. Sefaletin devrimci, yıkıcı yanını gördükleri andan itibaren, bilim, tarihsel hareketin bilinçli ürünü olur; doktrinci olmayı bırakmış, devrimci olmuştur,” derken; mücadele etmezsek, yarın daha sert mücadele etmek zorunda kalacağımız unutulmamalıdır.[12]
Irkçılık karşısında ırkçı olmamak yeterli değildir; düzen içi ırkçılık karşıtı olmak da çözüm değildir. Çözüm, kapitalizmsiz bir dünya için insan(lık)ın yerküredeki sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız enternasyonalist kardeşliği ve mücadelesidir.
18 Eylül 2026 15:43:56, İstanbul.
N O T L A R
[1] Bob Marley.
[2] Thomas Mackintosh, “Londra’da 150 Bin Kişinin Katıldığı Aşırı Sağcıların Eyleminde Çok Sayıda Polis Yaralandı”, 14 Eylül 2025… https://www.bbc.com/turkce/articles/c23707g0jpno
[3] Selin Girit, “… ‘Onları Evlerine Gönderin’: İngiltere’de Milliyetçilik Neden Yükseliyor?”, 19 Eylül 2025… https://www.bbc.com/turkce/articles/c8xr5jjgvzro
[4] V. İ. Lenin, Marksizm ve Reformizm, çev: Osman Güler, Günce Yay., 1975.
[5] ABD’de düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilene kadar bekletildiği toplama kamplarının sayısı, ICE verilerine göre, Trump’ın II. döneminde iki kat artarak 212’ye ulaşmış. Bu kamplarda hâlen günlük ortalama toplam tutuklu sayısı 65 bin. Rejim tutuklu kapasitesini 2026 sonuna kadar 100 bin+’ya çıkarmayı hedefliyor. Bu amaçla rejim, her biri 500-9 bin 500 yataklık 125 kamp daha açmayı planlıyor. (Ergin Yıldızoğlu, “Kamplar Var Ama Direniş de…”, 9 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/kamplar-var-ama-direnis-de-2477088)
[6] Bkz: i) Temel Demirer, “Faşizm(ler)in Güncelliği ve Irkçılık”, Rojnameya Newroz, Ocak 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2018/01/fasizmlerin-guncelligi-ve-irkcilik.html ; ii) Temel Demirer, “Irkçılık/ Faşizm Suçu”, Kaldıraç Dergisi, No:231, Ekim 2020… ; iii) Temel Demirer, “Irkçılık Virüsü Yaygınlaşırken”, Esmer Dergisi, No:74, Temmuz 2012… ; iv) Temel Demirer, “Irkçılık Depreminde Sosyo-Politik Topoğrafya(mız)!”, Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:193, 17 Kasım 2011; Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:194, 24 Kasım 2011… ; v) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Kriz+Yüksel(til)en Irkçılık=Faşizm”, Kaldıraç Dergisi, No:254, Eylül 2022… vi) Temel Demirer, “Irkçılık Küreselleşirken!”, Avrupa Demokrat, Mart 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/06/irkcilik-kuresellesirken.html ; vii) Temel Demirer, “Kapitalist Bunalımın İkizleri=Irkçılık+Faşizm”, Görüş21, Haziran 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/06/kapitalist-bunalimin.html ; viii) Temel Demirer, “Dünya Hâl(ler)i ve Kuzey Irkçılığı”, Görüş, Nisan 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/05/dunya-halleri-ve-kuzey-irkciligi.html
[7] “Almanya’da Korkutan Gelişme: Afd Oy Oranını 3’e Katladı”, 15 Eylül 2025… https://haberglobal.com.tr/dunya/almanyada-korkutan-gelisme-asiri-sagci-afd-oy-oranini-3e-katladi-478776
[8] Pia Masurczak-Can Akıncı, “Üçüncü Kuşak, Yeni Göçmen İstemiyor”, Birgün, 23 Ekim 2025, s.11.
[9] Ali Şahverdi, “Almanya’da Sosyal Haklar Budanıyor, Afd Kazanıyor!”, Birgün, 8 Ekim 2025, s.10.
[10] Semra Pelek, “Almanya’nın Doğusunda Aşırı Sağ Neden Güçleniyor?”, Birgün, 17 Mart 2025, s.11.
[11] Ergin Yıldızoğlu, “AfD’nin ‘Zaferinin’ Jeopolitiği”, 10 Eylül 2026… https://sendika.org/2026/09/afdnin-zaferinin-jeopolitigi-ergin-yildizoglu-cumhuriyet-752902
[12] “Polisler veya askerler, iktidarın elindeki birer silahtan başka bir şey değiller. Irkçıların ırkçılıklarında kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyorlar.” (Huey P. Newton)
























































