Erkan Baş’ın ince ulusal sosyalistliği | Hüseyin Yeter
Anadilde eğitim talebi, sadece Kürt halkının ya da DEM Parti’nin talebi değil, tüm sosyalist parti ve güçlerin, demokratların talebidir. Hem bütün ezilenlerin yanında olduğunu açıklayan TİP’in anadilde eğitim, Kürt kimliği ve Kürt halkının demokratik ulusal talepleri uğruna mücadele yürütmesi gerekmiyor mu?
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın, T24 muhabirinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde DEM Parti ile ittifak sorusuna verdiği yanıt, tepkilere neden oldu, Kürt kimliği ve Kürt dili tartışmalarına bir kez daha yol açtı.
Soru üzerine: “Uygun bir seçeneği Cumhurbaşkanı adayı yapmakta ortaklaşabilir miyiz mesela? Bunda DEM Parti’nin tercihi ne olacak? Mesela onların şu talebini anlayabilirsiniz. Ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilirler. Biz burada ortaklaşmayabiliriz” dedi. Görüleceği gibi, “uygun seçenek”te temel kıstas, “ana dili Kürtçe” olmayan bir aday arayışıdır. Burada, sözü çok edilen “emek sınıfı” bakış açısı yoktur. Örneğin, Kürtçe anadilli proleterler, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” çağrısının muhatabı değildir. Bu nasıl “sol” bir zihniyet ve sosyalist bir yaklaşım?
Gelen tepkiler üzerine, Erkan Baş başka bir açıklama yapmak ihtiyacı duydu: “…varsa incinen Kürt emekçi kardeşlerime üzüntümü ifade etmek isterim… Tüm yurttaşlarımızı kucaklayan ortak bir adayın inancının, etnik kökeninin veya anadilinin partimiz açısından en ufak bir önemi yoktur, olamaz.”
DEM Parti listesinde, Kürt oylarını da alarak vekil seçilen Erkan Baş, adeta bilinç altına yerleşmiş biçimde, bir Kürt Cumhurbaşkanı adayına uzak duracaklarını peşinen açıklamış oldu. Yani, burada, insan ister istemez soruyor; acaba, Demirtaş Cumhurbaşkanı adayıyken, Erkan Baş ona oy verdi mi?
Kürt halkı ve siyasetçileri bu türden açıklamalara ve Kürt ayırımcılığına tarihte defalarca tanık oldular. Bu, öylesine amacı aşan bir söz değil; TİP ve sol partilerin bir kesiminde, şovenizm ve ulusal milliyetçi etkiyle hesaplaşmanın hala tamamlanmadığına; tutarlı demokrat olmanın hala başarılmadığına işaret ediyor.
Türkiye Devrimci Hareketi, nasıl ki, uzun süre ve belki de hala, Kemalist ideoloji ve siyasetin etkisini taşıyor ve esaslı bir kopuş sağlamış değilse; bugün, şoven ve sosyal şoven zehirden kaynaklı politik iklim koşullarında, ulusal milliyetçi etkiden kopuşulması da kolay olmuyor; kopuşmak, tarihsel bir hesaplaşma ve bir zihniyet değişimini öngörür. Bu da devrimci bir irade ve duruş, politik bir tutarlılık ve kararlılık, inkarcı sömürgeciliğe karşı her türlü bedel ödemeye hazır olmayı gerektirir: Tıpkı Kürt hakikati karşısında, İbrahim Kaypakkaya ve aydın-yazar İsmail Beşikçi’nin davrandığı gibi! Ne yazık ki, 40 yıldır sömürgeci faşist rejimin yürüttüğü kirli savaşın ortaya çıkardığı çıplak gerçekler ve toplumsal çürüme hali, bunu göstermeye yetmedi! Dolayısıyla bu sorunun tarihsel, siyasal ve ideolojik boyutları vardır. Meşhur bir sözle “Derdin ucu derindedir!” Onunla yüzleşmek elzemdir.
Bu durum, bana, yakın zamanda karşılaştığım, 4 Haziran 1942 tarihli Milli Savunma Vekaleti tarafından TC Başbakanlık makamına gönderilen D-97 talimatnamesini hatırlattı. 10 Temmuz 2025 tarihinde gizliliği kaldırılan bu tarihi belgeyi tarihçi Taner Akçam yayınladı.
Söz konusu belgede, Türk ırkı temeline dayalı kurulan Türk burjuva devletinin “ırk ilkesinin belli edilmemesi ve saklanması” istendi. Bu belge, bize, bu ülkede ordunun, polisin, güvenlik birimlerinin, yargının ve diğer sivil idarenin önemli unvan ve görevlerinin Kürtler dahil bazı “eşit vatandaşlara” kapalı olduğunu söylüyor. Ve bugünkü, Kürt ve Kürtçe karşıtlığı, Kürt düşmanlığı ve ayrımcılığı; Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve Türkiye’nin demokratikleşememesinin nedenleri ve uygulamaları, gizli tutulan bu türden belgelerden yansıtılıyor. Ne yazık ki, ceberut devlet yapısı ve faşist yönetimler, bu ırkçı ve tekçi zihniyet ve politikalarla bir toplumsal ve siyasal öğretilmişlik yaratabiliyor, sürdürebiliyor.
Sömürgeci rejimin tarihi, Kürde ve Kürtçeye hep bu mesafeyi koymuştur. Bugün de sözde Kürt varlığı kabul edilir ama bu durum yasallaştırılamaz; Kürtçe seçmeli ders olabilir, TRT 6 yayın yapabilir ama anadil Kürtçede eğitim kabul edilmez. Tek tek Kürtlerin eşit vatandaşlık hakları vardır ama Kürtlerin kollektif kimliği kabul edilmez. Bir Kürt Cumhurbaşkanı seçilemez ama faşist Devlet Bahçeli’nin söylediği gibi, Cumhurbaşkanı yardımcısı olabilir.
Tabii ki, Osmanlı dönemindeki Diyab Ağa ve günümüzde Kemal Kılıçdaroğlu gibi satın alınan sözde Kürt liderler, siyasetçiler de vardır. Kılıçdaroğlu, Sosyal Sigortalar Genel Müdürü yapıldı. O da TC devletini bürokrat olarak iyi tanıdı ve kolladı. CHP’nin başındayken “Yenikapı ruhu”yla “devletin bekası” için çalıştı. Bugün de görevini “Baba Ocağı”nda ifa ediyor!
Sonuçta, her halükârda, Kürtler “eşit vatandaş” ise de yine de “Türkler 1. sınıf vatandaştır.” Bunu, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 1930 yılında, CHP’nin Ödemiş ilçe kongresinde, “Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır” biçiminde ifade etmişti.
Sömürgeci faşist rejimin Kürt kimliği ve Kürtçe karşıtlığı anlaşılırdır. Ancak, TKP ve benzeri sosyal şoven “sol” partilerden farklılık gösteren; tarihte Kürt inkarına karşı durmuş TİP geleneğinin yürütücüsü olduğunu söyleyen yeni TİP’in şimdiki Genel Başkanı Erkan Baş’ın seçimlerde, “Kürt kimliği ve Kürt dilindeki bir aday”dan “uzlaşamayabiliriz” diye söz etmesi, en hafif deyimle onun, ürkek ya da ince “ulusalcı sosyalist” çizgiye hazin savruluşunu gösterir.
TİP, 1961 yılında kurulur ve DİSK ile birlikte büyük toplumsal kalkışmanın adresi olur, TİP genel başkanları ve vekillerinin TBMM’deki konuşmaları ve saldırıya uğramaları, hala belleklerimizdedir. Çetin Altan, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar’ın Kürt kentlerini ziyaret ettiklerini, “Doğu mitingleri” örgütlediklerini, sömürgeci rejimin Kürdistan’daki, “yat kalk” talimlerine karşı durduklarını biliyoruz. Kürdistan kentlerinde TİP’liler milletvekili seçildi. TİP, “Kürt inkarı”na karşı çıktığı için, Demirel’lerin, Türkeş’lerin saldırı hedefine konuldu. TİP “Kürtler vardır” dediği için kapatıldı. 1980’de yöneticileri, “ülke ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kastettikleri” gerekçesiyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldılar.
Bugün Erkan Baş’ın başında bulunduğu TİP, “Türkiye’de yeniden demokrasiyi egemen kılmak için, özgürlükleri, adaleti tesis etmek için saldırı moduna geçmek durumundayız” diyor. Bu “saldırı modu”, Kürt kimliği ve Kürt dili için de gerekmiyor mu?! O zaman, hangi günü, neden bekliyor TİP? Kaldı ki, yeniden hangi “demokrasiyi egemen kılmak” istiyor TİP ve Erkan Baş? Bu coğrafyada, 12 Mart 1971 askeri darbesiyle kurulan faşist diktatörlük ve bugünkü hali faşist şeflik rejimi, AKP-MHP’ye dayanan “Cumhur ittifakı”nın “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” hüküm sürmüyor mu? Ve “Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge” diyerek faşist şeflik rejimi tahkim edilmiyor mu? Peki o zaman, hangi “demokrasi’den söz ediyor Erkan Baş?
Erkan Baş, “DEM Parti ‘sadece Kürt sorunu’ dese biz ’emek sınıfı’ deriz, o yüzden ortak adayda uzlaşmayabiliriz” diyor. DEM Parti’nin “süreç”le birlikte demobilize durumunu dışta tutarsak; bugüne kadarki programı, politikaları ve eylemine, bütün dünya, bütün halklar ve devrimciler tanıktır. DEM Parti, sadece Kürt partisi olmadığını, defalarca açıkladı. Kaldı ki, sosyalist-devrimci parti ve gruplar, DEM Parti’nin bileşenleridir ve onlar da “emek sınıfı” mücadelesi yürütmektedirler. DEM Parti, sadece “Kürt sorunu” için değil, ezilen bütün kimlik ve inançlar, renkler, LGBTİ+’lar için mücadele yürütüyor.
Anadilde eğitim talebi, sadece Kürt halkının ya da DEM Parti’nin talebi değil, tüm sosyalist parti ve güçlerin, demokratların talebidir. Hem bütün ezilenlerin yanında olduğunu açıklayan TİP’in anadilde eğitim, Kürt kimliği ve Kürt halkının demokratik ulusal talepleri uğruna mücadele yürütmesi gerekmiyor mu? Bunlar demokrasi ve özgürlük talepleri değil midir? Ayrıca bunun her şeyden önce, Türkiye’de “demokratikleşme ve politik özgürlük mücadelesi”nin büyütülmesi anlamına geldiği açık değil midir?
TİP, yakın dönemde, sallantılı da olsa politika ve eylemiyle Kürt ulusal demokratik hareketi ittifak gücü olmayı başardı. Ne var ki, son seçimlerde oy kabarması yaşayınca ve şovenist iklimin ağır basıncı koşullarında, “emek eksenli” etiketiyle ürkek ulusalcı sol çizgiye doğru kaymaya başladı.
“Hepimiz Ermeni’yiz”, “Hepimiz Kürd’üz” demedik mi? Ezilenlerin, mazlumların yanında olmadık mı? Başka ulusu ve inancı ezen bir ulus ya da halkın özgür olamayacağı nasıl unutulur! Hiç sağında, solunda dolanmanın anlamı yok! Türkiye’de politik özgürlük sorunu, Kürt sorununda kilitlenmiştir. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürtlerin özgürleşmesinden geçecektir. “Emek sınıfı”, politik özgürlük talebi için Kürt ulusunun ve kadınların özgürlük mücadelesinde, gençliğin demokratik üniversite eyleminde, LGBTİ+’ların onur yürüyüşünde yer almadan kendisi için politik özgürlüğü kazanamaz. Türkiye işçi sınıfı, Kürt halkı, kadınlar ve gençliğin özgürlüğü için savaşmadan kendi özgürlüğü için de savaşamaz.
Dolayısıyla politik mücadele de antifaşist mücadele de “kimlik eksenli” politika ile “emek eksenli” politika ilişkisi birbirinden tecrit ele alınamaz. Zira, Erkan Baş, “kimlik eksenli” politik mücadele yürüttüğünü söylediği DEM Parti listesinden milletvekili seçildi. Antifaşist mücadelede de en yakın müttefiki, DEM Parti’ydi.
Erkan Baş, faşist şef Erdoğan iktidarı karşısında, aynı “Cephede duran herkesle seçim ittifakını, eylem birliğini, mücadele birliğini konuşuruz” diyerek Ümit Özdağ, İYİ Parti Başkanı Dervişoğlu ile kapıyı aralık tutarken, seçimlerin yapılıp yapılmayacağı tartışmaları varken, DEM Parti’nin Kürtçe konuşan adayını desteklemeyebileceğini belirtmesi politik bir tutarsızlıktır. Erkan Baş’ın, DEM Parti’ye mesafeli dururken “mutlak butlan” saldırısına maruz kalan “değişimci CHP’ye” TİP’i açmakta sakınca görmediğini belirtmesi ise başka bir çelişkisidir.
Seçtiklerimiz: Hüseyin Yeter – etha -19.06.2026
























































