Makaleler

Published on Eylül 27th, 2026

0

Kurtuluş Hareketi’nde özgünlük, örgütsel dejenerasyon ve kadro israfı | Mustafa Yeşim


Mustafa Yeşim, Kurtuluş Hareketi’nin 50 yıllık geçmişini özgün tezleri ve mücadele mirasıyla birlikte ele alıyor; örgüt içi sorunların genç kadroları nasıl tükettiğini sorguluyor.


𝟓𝟎. 𝐘𝚤𝐥 𝐃𝐞ğ𝐞𝐫𝐥𝐞𝐧𝐝𝐢𝐫𝐦𝐞𝐬𝐢: 𝐊𝐮𝐫𝐭𝐮𝐥𝐮ş 𝐇𝐚𝐫𝐞𝐤𝐞𝐭𝐢’𝐧𝐝𝐞 Ö𝐳𝐠ü𝐧𝐥ü𝐤, Ö𝐫𝐠ü𝐭𝐬𝐞𝐥 𝐃𝐞𝐣𝐞𝐧𝐞𝐫𝐚𝐬𝐲𝐨𝐧 𝐯𝐞 𝐊𝐚𝐝𝐫𝐨 İ𝐬𝐫𝐚𝐟𝚤 – E𝐥𝐞ş𝐭𝐢𝐫𝐞𝐥 𝐁𝐢𝐫 Ö𝐯𝐠ü𝐧ü𝐧 İ𝐦𝐤â𝐧𝚤


Geçtiğimiz yıllarda fesh edildiği duyurulan, Kurtuluş Hareketi’nin kuruluşunun ellinci yılı, yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda bir örgütsel bilanço çıkarma vesilesidir. Bu bilanço, hareketin tarihsel özgünlüğünü teslim etmekle, örgütsel pratiğinde üretilen yapısal sorunları tespit etmek arasında bir denge kurmayı gerektirir.

𝐓𝐞𝐨𝐫𝐢𝐤-𝐏𝐨𝐥𝐢𝐭𝐢𝐤 Ö𝐳𝐠ü𝐧𝐥ü𝐤 𝐯𝐞 𝐓𝐚𝐫𝐢𝐡𝐬𝐞𝐥 𝐊𝐚𝐭𝐤𝚤

Kurtuluş Hareketi, 1971 yenilgisinin ardından THKP-C’den kopan kadroların yürüttüğü geçmiş değerlendirmesi sonucunda ortaya çıktı. Yol Ayrımı metni, yalnızca bir kopuş manifestosu değil, aynı zamanda dönemin sol hareketleri içinde farklılaşan bir teorik hattın ifadesiydi.

Bu hat, üç eksende özgünlük taşıyordu:

𝐁𝐢𝐫𝐢𝐧𝐜𝐢𝐬𝐢, “ö𝘯𝘤ü 𝘴𝘢𝘷𝘢ş𝚤” anlayışının eleştirisi ve “𝘮𝘰𝘥𝘦𝘳𝘯 𝘴𝘢𝘯𝘢𝘺𝘪 𝘱𝘳𝘰𝘭𝘦𝘵𝘢𝘳𝘺𝘢𝘴𝚤 𝘵𝘦𝘮𝘦𝘭𝘪 ü𝘻𝘦𝘳𝘪𝘯𝘥𝘦 𝘺ü𝘬𝘴𝘦𝘭𝘦𝘤𝘦𝘬 𝘱𝘳𝘰𝘭𝘦𝘵𝘢𝘳𝘺𝘢 𝘱𝘢𝘳𝘵𝘪𝘴𝘪” hedefinin ortaya konulmasıydı. Bu, 1971 hareketinin kitlelerden kopukluğuna dair yapılan en sistematik eleştirilerden biriydi.

İ𝐤𝐢𝐧𝐜𝐢𝐬𝐢, Kemalizm’in burjuva ideolojisi olarak tanımlanması ve bu ideolojinin ittifaklar sorununda yol açtığı yanlış tutumların ifşa edilmesiydi.

Üçü𝐧𝐜ü𝐬ü ise, Kürt sorununa yaklaşımdı. Kurtuluş, “Kürdistan sömürgedir” tezini ortaya atan ilk Türkiye solu olarak, ulusal sorunu merkezi bir mesele olarak ele aldı. Seksiyon örgütlenmesi modeli, Kürdistanlı sosyalistlerin kendi bölgelerine özgü politikalar uygulamasına, anadilinde yayınlar çıkarmasına imkân tanıyan, o dönem için eşi benzeri olmayan bir teorik açılımdı.

Benim de içinde bulunduğum Kamulaştırma ekibi ise, yalnızca bir “askeri kanat” değil, aynı zamanda devrimci ahlakın ve profesyonel örgütsel pratiğin simgesiydi. Banka soygunlarıyla örgüte kaynak yaratan, ancak teslim aldığı insanlara zarar vermeyen, mahkemelerde dahi sempati kazanan bu ekip, dönemin devrimci romantizminin en somut ifadesiydi.

Kurtuluş’un teorik-politik özgünlüğünün yanı sıra, 12 Eylül öncesi dönemde hareketin kadro profili ve mücadele pratiği de ayrı bir değerlendirmeyi hak eder. 1970’lerin ikinci yarısında, özellikle 1977-1980 arasında, Türkiye’de antifaşist mücadele bütün sol hareketler için belirleyici bir gündem haline gelmişti. Bu dönemde Kurtuluş kadroları, yalnızca teorik üretimle değil, aynı zamanda fiili silahlı mücadele pratiğiyle de öne çıktı.

Antifaşist mücadelenin gereği olarak, hareketin kadrolarının neredeyse tamamı silahlı mücadelede uzmanlaşmış durumdaydı. Bu, yalnızca kamulaştırma ekibiyle sınırlı bir olgu değildi; mahallelerde, üniversitelerde, liselerde faşist saldırılara karşı koyan, kendini savunan ve karşı-operasyonlar düzenleyen geniş bir kadro ağı söz konusuydu. Bu kadrolar, yalnızca silah kullanmayı öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda şehir gerillası taktikleri, istihbarat ve karşı-istihbarat, güvenlik ve korunma yöntemleri gibi konularda da kendilerini geliştirmişti.

Bu mücadele, son derece ağır bedellerle yürütülüyordu. Faşist saldırılar, polis operasyonları, pusu ve suikastlar…

Kurtuluş kadroları, bu koşullarda yiğitçe bir direniş sergiledi. Birçok yoldaş, daha hayatının baharında, bu mücadelede hayatını kaybetti. Yüzlerce Kurtuluşçu, antifaşist mücadelenin cephelerinde şehit düştü. Bu kayıplar, yalnızca sayısal bir veri değil, aynı zamanda hareketin kadro hafızasında derin izler bırakan, kolektif bir travma ve onur kaynağıydı.

Ancak bu yiğitlik ve fedakârlık, hareketin örgütsel yapısındaki sorunları örtmedi; aksine, bu sorunların bedeli daha da ağırlaştı. Çünkü bu genç kadrolar, yalnızca faşist saldırılara karşı değil, aynı zamanda örgüt içi rekabetin, kariyerizmin ve lider kültünün yarattığı yıpratıcı etkilere karşı da direnmek zorunda kaldı. Bir yanda faşizme karşı cansiperane mücadele veren kadrolar, diğer yanda merkeziyetçi örgüt modelinin ürettiği tasfiyeler, ihraçlar ve hizip çatışmalarıyla tüketildi. Bu çelişki, Kurtuluş’un trajedisinin en acı boyutlarından birini oluşturur: Aynı kadrolar, hem düşmana karşı yiğitçe savaştı hem de kendi örgütünün yapısal sorunları karşısında savunmasız kaldı.

Bu nedenle, 12 Eylül öncesi dönemi değerlendirirken, antifaşist mücadelenin yarattığı kahramanlık ve fedakârlık mirasını teslim etmek kadar, bu kadroların aynı zamanda örgütsel dejenerasyonun bedelini ödediğini de kabul etmek gerekir. Onların anısına sahip çıkmak, yalnızca şehit düştükleri mücadeleyi yüceltmekle değil, aynı zamanda o mücadeleyi yürüten kadroların neden ve nasıl tüketildiğini de sorgulamakla mümkündür.

Ö𝐫𝐠ü𝐭𝐬𝐞𝐥 𝐃𝐞𝐣𝐞𝐧𝐞𝐫𝐚𝐬𝐲𝐨𝐧𝐮𝐧 𝐊ö𝐤𝐞𝐧𝐥𝐞𝐫𝐢

Bu teorik-politik özgünlüğün yanında, hareketin örgütsel işleyişinde çok erken dönemde filizlenen yapısal sorunlar mevcuttu. Bu sorunların başında, merkez komitenin kendisini örgütün kurucusu ve tek meşru iradesi olarak konumlandırması geliyordu. 1976’da beş, daha sonra yedi kişiden oluşan önderlik, bütün hak ve yetkileri kendinde toplamış, örgüt üyelerinin seçme-seçilme hakkı dahi tanınmamıştı. Bu, “demokratik merkeziyetçilik” ilkesinin içinin boşaltılması anlamına geliyordu.

Küllerin Anka Kuşları kitap çalışmamda da belgelenen bir olgu, bu yapısal sorunun somut bir tezahürüdür: Kamulaştırma ekibi olarak hazırladığımız eleştiri raporu, “merkez organda duyulursa bizi dağıtırlar” endişesiyle İlhami Aras tarafından yırtılıp atılmıştı.

Yıllar sonra öğrenilen gerçek ise daha çarpıcıydı: Ekip üyeleri, örgüt üyesi bile değildi; merkez komitesinde İlhami, Kemal ve Mahir dışında varlıklarından kimsenin haberi yoktu. Yönetici kadrolar tarafından “gangster” olarak nitelendiriliyorlardı. Doğan Tarkan’ın, raporun içeriğini anlatan Doğan Fırtına’ya verdiği tepki — “𝘉𝘶 𝘨ö𝘳üş𝘭𝘦𝘳𝘪𝘯𝘪𝘻𝘭𝘦 𝘴𝘪𝘻𝘪𝘯 𝘣𝘶 ö𝘳𝘨ü𝘵𝘵𝘦 𝘯𝘦 𝘪ş𝘪𝘯𝘪𝘻 𝘷𝘢𝘳?” — bu bilgi tekeli ve örtük otorite ilişkisinin açık bir göstergesiydi.

Bu yapı, “kutup yıldızı masalı” olarak kavramsallaştırılabilecek bir örgütsel tahayyülü üretiyordu: Hareket, kendisini kusursuz, hatasız, her zaman doğru yolda ilerleyen bir varlık olarak sunuyor; bu tahayyül, örgüt içi eleştiriyi, farklı düşünceleri ve demokratik talepleri bastırmanın meşruiyet aracı haline geliyordu. Yönetici elit, bu masalı kendi iktidarını sürdürmek için işlevselleştiriyordu.

𝟏𝟐 𝐄𝐲𝐥ü𝐥 𝐘𝐞𝐧𝐢𝐥𝐠𝐢𝐬𝐢 𝐯𝐞 𝐓𝐚𝐬𝐟𝐢𝐲𝐞 𝐒ü𝐫𝐞ç𝐥𝐞𝐫𝐢

12 Eylül 1980, tüm sol hareketler gibi Kurtuluş için de ağır bir yıkım oldu. Ancak yenilginin nedeni yalnızca darbenin şiddeti değildi. Darbenin geleceği bilinmesine ve konuşulmasına rağmen, hareket darbeye, işçi sınıfından kopuk, küçük-burjuva kitlelere dayanan, sınırları belirsiz, gevşek bir hareket örgütlenmesi ile yakalanmıştı. Siyasi faaliyet durduruldu; “geri çekilme” adı altında birçok alan terk edildi, çok sayıda insanla ilişki kesildi.

Ancak asıl sorun, yenilginin kabul edilmemesi ve tasfiyecilik olarak kavramsallaştırılabilecek bir dizi örgütsel müdahaleydi. 1983’teki “tam-üyeli GMK toplantısı”nda yeni program, yeni tüzük ve yeni örgüt oluşturuldu. Eski üyeler önce askıya alındı, sonra ihraç edildi. “12 Eylül Hizbi” suçlamasıyla, geçmiş değerlendirmesi isteyenler, eleştirenler, sorgulayanlar tasfiye edildi. Kürdistan Seksiyonu lağvedildi. Vs…

Bu tasfiye süreçleri, yalnızca birer örgütsel müdahale değil, aynı zamanda kadro israfının ve insan kaynağının tüketiminin sistematik bir biçimde üretilmesiydi. Yüzlerce genç, yeniden kazanılmaya çalışılırken, kısa sürede rekabetçi anlayışın, kariyerizmin, hizipçiliğin kulvarında yıpratıldı, tüketildi, harcandı.

“𝐒𝐨𝐬𝐲𝐚𝐥𝐢𝐬𝐭 𝐃𝐞𝐦𝐨𝐤𝐫𝐚𝐬𝐢” 𝐃ö𝐧𝐞𝐦𝐢 𝐯𝐞 𝐒𝐨𝐧𝐫𝐚𝐬𝚤

1980’lerin ortalarından itibaren “sosyalist demokrasi” adı altında yeni bir hat geliştirildi. Bu hat, başlangıçta Kurtuluş’un temel tezlerinden kopuşu değil, onların “geliştirilmesi” olarak sunuldu. Ancak süreç içinde bu çizgi, sosyal-reformizme, sosyal-liberalizme savruldu. BSA, BSP, ÖDP, SDP, HDP… Her aşamada yeni bir bölünme, yeni bir tasfiye, yeni bir örgütsel yeniden üretim krizi yaşandı. “İktidar” amacıyla gençlik “araçsallaştırıldı”. Benim “arka kapıyı tutamamak” olarak ifade ettiğim bu durumda yüzlerce genç içeri girdikten kısa bir süre sonra arka kapıdan çıkıp gitti, ya da gönderildi…

“Demokrasi” söylemi, “sosyalist demokrasi” tezi, bir süre sonra hiçbir kapıyı açmayan, her sorunu çözdüğü iddia edilen ama aslında hiçbir şeyi çözemeyen bir söyleme dönüştü. Bu dönemde, Kurtuluş’un özgün teorik mirası ile pratik arasındaki epistemolojik kopuş derinleşti.

“𝐍𝐞𝐬𝐧𝐞 𝐎𝐥𝐦𝐚” 𝐓𝐞𝐬𝐩𝐢𝐭𝐢𝐧𝐢𝐧 İ𝐫𝐨𝐧𝐢𝐬𝐢 𝐯𝐞 𝐁𝐮𝐠ü𝐧𝐤ü 𝐃𝐮𝐫𝐮𝐦

“Sosyalist Demokrasi” döneminin en çarpıcı ironilerinden biri, SDP sürecinde yapılan “nesne olma” tespitinin, bugün bizzat o tespiti yapan kanat tarafından yaşanıyor olmasıdır. SDP döneminde, hareketin içine sürüklendiği durum şöyle tespit edilmişti:

“Politika güçle yapılır, ittifak ilişkileri de ‘güçler dengesi’ne dayanır. Bir ittifak ilişkisi içerisinde ya bağımsız örgütsel gücünüzle ‘denge unsuru’ olarak ‘kalıcı özne’ olursunuz, ya da o ilişkinin ‘nesnesi’ olmanın ötesine geçemezsiniz.”

Bu tespit, Kurtuluş’un artık “özne” olmadığını, ittifak ilişkileri içinde nesneye dönüştüğünü kabul etmek anlamına geliyordu. O dönemde çözüm olarak şu formül önerilmişti:

“Kürt özgürlük hareketinin bugün geldiği noktada ihtiyaç duyduğu Batıda oluşacak güçlü bir sosyalist harekettir. İki halkın mücadele birliğinin sağlanmasının biricik yolu budur.”

Yani kendisini “Kürt özgürlük hareketiyle Türkiye demokrasi mücadelesi arasında köprü” olarak konumlandırmak yerine, önce Batı’da bağımsız bir sosyalist özne olarak güçlenmesi gerektiğini savunuyordu. Bu, teorik olarak tutarlı bir öneriydi.

Ancak bugün gelinen noktada, aynı kanadın Kürt meselesindeki konumu, bizzat kendi tespit ettiği “nesne olma” durumundan farksızdır. Kürt özgürlük hareketi karşısında bağımsız bir örgütsel güç olarak var olamamış, aksine o hareketin siyasal hattı içinde erimiş, onun “nesnesi” haline gelmiştir. Bir zamanlar “köprü olma hayali” olarak eleştirilen konum, şimdi fiili bir teslimiyet biçiminde yeniden üretilmektedir.

Bu durum, yalnızca bir siyasal konum değişikliği değil, aynı zamanda örgütsel dejenerasyonun son aşamasıdır. Çünkü bir hareket, kendi özne olma iddiasını yitirdiğinde, artık başka bir öznenin nesnesi olmaktan kurtulamaz. SDP döneminde “Batı’da güçlü bir sosyalist hareket” hedefiyle yola çıkıldığı iddia edilirken, bugün o hedefin ne kadar uzağında olunduğu, Kurtuluşçu geleneğin Kürt meselesindeki konumuyla açıkça ortaya çıkmaktadır.

Bu ironi, 50. yıl muhasebesinin kaçınılmaz bir parçasıdır: Kendi tespit ettiği nesneleşme durumundan çıkamamak, bir hareketin kendi tarihsel iddiasıyla yüzleşmesinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir.

𝐌𝐮𝐡𝐚𝐬𝐞𝐛𝐞 Ç𝐚ğ𝐫𝚤𝐬𝚤 𝐯𝐞 𝐊𝐚𝐝𝐫𝐨 İ𝐬𝐫𝐚𝐟𝚤𝐧𝚤𝐧 Ö𝐧𝐥𝐞𝐧𝐦𝐞𝐬𝐢

Elli yıl, bir hesaplaşma vesilesidir. Ancak bu hesaplaşma, “kim haklıydı” tartışması değil; “hangi örgütsel mekanizmalar kadro tüketimini üretti, bu mekanizmalar nasıl aşılamadı” sorusunu sormaktır.

Kurtuluş Hareketi, Türkiye solunun en özgün, en cesur, en kapsamlı hareketlerinden biriydi. Yol Ayrımı’nın cesareti, Seksiyon’un teorik açılımı, kamulaştırma ekibinin ahlaki üstünlüğü… Bunlar inkâr edilemez. Ancak aynı hareket, merkeziyetçi örgüt modelinin dejenerasyonu, bilgi tekelinin ürettiği örtük otorite, tasfiyecilik ve rekabetçilik nedeniyle ciddi bir kadro kaybı yaşadı. Gençler tükendi, umutlar söndü, emekler heba oldu.

Bugün hâlâ aynı soruyla yüz yüzeyiz: Bir hareket, kendi kadrosunu tüketmeden nasıl mücadele eder?

𝘒ü𝘭𝘭𝘦𝘳𝘪𝘯 𝘈𝘯𝘬𝘢 𝘒𝘶ş𝘭𝘢𝘳𝚤 kitap çalışmamın girişinde şöyle deniyor: “𝘉𝘶 𝘬𝘪𝘵𝘢𝘱 𝘣𝘶𝘨ü𝘯𝘦 𝘬𝘢𝘥𝘢𝘳 𝘺𝘢𝘻𝚤𝘭𝘮𝚤ş 𝘣𝘪𝘳ç𝘰𝘬 𝘬𝘢𝘩𝘳𝘢𝘮𝘢𝘯𝘭𝚤𝘬 𝘩𝘪𝘬â𝘺𝘦𝘭𝘦𝘳𝘪 𝘨𝘪𝘣𝘪 𝘰𝘭𝘮𝘢𝘮𝘢𝘭𝚤, çü𝘯𝘬ü 𝘴𝘢𝘥𝘦𝘤𝘦 𝘣𝘪𝘳 𝘬𝘢𝘩𝘳𝘢𝘮𝘢𝘯𝘭𝚤𝘬 𝘩𝘪𝘬â𝘺𝘦𝘴𝘪 𝘥𝘦ğ𝘪𝘭𝘥𝘪.” Aynı şey Kurtuluş için de geçerli. O, sadece bir kahramanlık hikâyesi değil; aynı zamanda bir örgütsel trajedi, bir yüzleşme, bir muhasebe hikâyesidir.

𝐄𝐥𝐥𝐢 𝐲𝚤𝐥 𝐬𝐨𝐧𝐫𝐚, 𝐨 “𝐤𝐮𝐭𝐮𝐩 𝐲𝚤𝐥𝐝𝚤𝐳𝚤”𝐧𝚤𝐧 𝐡𝐞𝐦 𝐩𝐚𝐫𝐥𝐚𝐲𝐚𝐧 𝐡𝐞𝐦 𝐤𝐚𝐫𝐚𝐧𝐥𝚤𝐤 𝐲ü𝐳ü𝐧ü 𝐛𝐢𝐫𝐥𝐢𝐤𝐭𝐞 𝐚𝐧𝐦𝐚𝐤, 𝐛𝐞𝐥𝐤𝐢 𝐝𝐞 𝐞𝐧 𝐛ü𝐲ü𝐤 𝐯𝐞𝐟𝐚 𝐛𝐨𝐫𝐜𝐮𝐦𝐮𝐳𝐝𝐮𝐫. Çü𝐧𝐤ü 𝐠𝐞𝐫ç𝐞𝐤 𝐝𝐞𝐯𝐫𝐢𝐦, 𝐚𝐧𝐜𝐚𝐤 𝐤𝐚𝐫𝐚𝐧𝐥𝚤𝐤𝐥𝐚 𝐲ü𝐳𝐥𝐞ş𝐞𝐫𝐞𝐤 𝐟𝐢𝐥𝐢𝐳𝐥𝐞𝐧𝐢𝐫; 𝐚𝐧𝐜𝐚𝐤 𝐤𝐚𝐝𝐫𝐨𝐬𝐮𝐧𝐮 𝐭ü𝐤𝐞𝐭𝐦𝐞𝐲𝐞𝐧 𝐛𝐢𝐫 ö𝐫𝐠ü𝐭𝐬𝐞𝐥 𝐩𝐫𝐚𝐭𝐢𝐤𝐥𝐞 𝐦ü𝐦𝐤ü𝐧 𝐨𝐥𝐮𝐫.

𝐘𝐚ş𝐚𝐬𝚤𝐧 𝐝𝐞𝐯𝐫𝐢𝐦𝐜𝐢 𝐦ü𝐜𝐚𝐝𝐞𝐥𝐞, 𝐚𝐦𝐚 𝐤𝐚𝐝𝐫𝐨𝐥𝐚𝐫𝚤 𝐭ü𝐤𝐞𝐭𝐦𝐞𝐲𝐞𝐧 𝐦ü𝐜𝐚𝐝𝐞𝐥𝐞.

Bu yazı, 1976’dan bugüne emeği geçen, kaybedilen, tüketilen, unutulan, unutturulan bütün Kurtuluşçulara ithaf edilmiştir.


Seçtiklerimiz: Mustafa Yeşim – yazarın facebook sayfasından – 27.09.2096


Avrupa Demokrat’ın notu: Türkiye devrimci sosyalist hareketinde teorik, pratik ve kitlesel açıdan önemli bir yere sahip olan Kurtuluş Hareketi’nde mücadele etmiş arkadaşlar başta olmak üzere tüm sosyalistlere sayfalarımız açık. Konuya yer vermeye devam edeceğiz.

Tags: ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑