Makaleler

Published on Temmuz 3rd, 2026

0

Sivas Katliamı, özsavunma ve birleşik mücadele | Hüseyin Yeter


Alevi halkımızın özgür yaşamı ve geleceği için geriye bir yol kalıyor, o da diğer ezilenlerle birlikte “özsavunmaya dayalı birleşik bir mücadele”yi örgütlemek ve büyütmektir.

2 Temmuz 1993 tarihi, Alevi halkımız için hesabı sorulmamış kara bir gündür. Sömürgeci faşist TC devletinin desteğinde, gerici-şeriatçı, kontracı ve faşist bir güruhun, çoğunluğu Alevi aydın, sanatçı ve ozandan oluşan 33 insanı tekbir sesleri altında, diri diri yakarak katlettikleri gündür. Yakılan Madımak Oteli, “insanlık suçu abidesi” olarak anılacaktır.

Pir Sultan Abdal Kültür etkinliği için bir araya gelen sanatçı ve aydınlar içinde katledilen Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, Metin Altınok, Asım Bezerci, Edibe Sulari gibi tanınmış sanatçı ve halk ozanları da yer alıyordu.

Türk devletinin himayesi altında, başka toplumsal gruplara yönelik, bu Türkçü ve dinci İslamcı güruhun tarihe “İstanbul Kanlı Pazar olayı” olarak geçen ve yine Kayseri’de TÖS Kongresine yönelik benzer kitlesel linç kuşatması örnekleri vardır.

Bu insanlık suçu saldırısı, daha önce Maraş ve Çorum’da, sonrasında da İstanbul Gazi’de Alevilere karşı gerçekleşen saldırıların bir parçasıdır.

Aynı ideolojik zihniyet ve düşmanlık tarzı, 22 Ağustos 1969’da Dersim’de de Pir Sultan Abdal temalı tiyatro oyununun gösterimini yasaklamıştı. Ve bu durum, Dersim halkının kitlesel sert protestosuyla karşılaşmıştı. Türk devleti, bu olayda da Alevilere karşı kanlı yüzünü, Mehmet Doğan Kılan ve Aziz Günel’in öldürülmesi; onlarca Dersimli’nin yaralanmasıyla göstermişti.

Sivas Katliamı, başından sonuna kadar organize ve planlıydı. Etkinlikten önce, “Müslümanlar” imzalı ve “cihad” çağrılı bildiriler, alttan alta yayılan fısıltılar, Madımak Oteli çevresinde yol kenarına yığılan taşlar, belediyenin örgütlediği “Hicret Koşusu” adı altında Sivas’a gelen ve okullarda, gerici vakıflarda kalan cihatçı militanlar, 2 Temmuz Alevi katliamına hazırlığın belirgin işaretleriydi. Ayrıca, dönemin Aydınlık gazetesinde, Aziz Nesin tarafından yayımlanan Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri”, özel harpçı ve dinci çetecilerin tepkilerine ve cihadına gerekçe yapılabildi. “Sivas kafirlere mezar olacak”, “Şeriat gelecek, zulüm bitecek” sloganlarıyla önce meydandaki Halk Ozanları heykeli yıkıldı. Sonra, Madımak Oteli kurşunlandı ve yanıcı maddelerle ateşe verildi. Bütün ırkçı ve dinci linç saldırılarında, sivil ve kontracı saldırılarda, polis ve hapishane işkencelerinde olduğu gibi, bu saldırılar esnasında da “Allahu Ekber” sesleri atılan başlıca slogan oldu.

Sömürgeci faşist diktatörlük, “üç çelişki” üzerinden (Kürt-Türk, Laik-Antilaik, Sunni-Alevi ) işçi sınıfı ve emekçiler cephesini bölmek, onları karşı karşıya getirmek, güçten düşürmek için bu türden “iç savaşlar serisi”ne tarihi boyunca ihtiyaç duymuştur.

Yine her kitlesel katliam saldırısı, içinde geçilen siyasi gelişme koşullarında gerçekleşir. 1978 Maraş Katliamı, işçi sınıfının kitlesel eylem etkinliğinin sermayeyi sarstığı bir dönemde gerçekleşmişti. 1980 askeri faşist darbesi sürecinde, tekstil patronu Halit Narin, “Şimdi gülme sırası bizde!” demişti.

Sivas Katliamı da, içinde geçilen siyasi ve toplumsal koşullardan azade ele alınamaz: 1993 yılı, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin yükselişe geçtiği, 500 bin kamu emekçisinin grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakları için ayağa kalktığı bir süreçti. Dolayısıyla faşist hükümetin yönetmekte zorlandığı bir dönemdi. O nedenle başından sonuna kadar Türk devleti, bu kanlı katliamın içinde yer aldı.

Sivas Katliamı davası 19 yıl sürdü. Bazı katiller hiç yakalanmadı ve dosya zaman aşımına uğratıldı. Sivas Katliamı içinde yer alan birçok katil, sonraki yıllarda faşist burjuva muhalif partilerde ya da devlet kadrolarında görevler aldılar.

Korunan bu katillerden biri de Refah Partili Cafer Erçakmak’tı. Hakkında Interpol araması bulunmasına rağmen, Türkiye’de yaşamaya devam etti. 10 Temmuz 2011’de kalp krizinden ölünce durumu anlaşıldı. Bu katil 1997 yılında askere gitti, 1999’da Sivas Altınyayla Belediyesinde evlendi, 2000 yılında ehliyet aldı.

Faşist şef Erdoğan, zaman aşımı nedeniyle serbest bırakılan 5 katil için, “Vatana millete hayırlı olsun!” demişti. Erdoğan, yüzlerce devrimci hasta tutsak için bir adım atmazken, bu katillerden birini yaşlılık gerekçesiyle affetmede tereddüt etmedi.

Peki, Sivas Katliamını dönemin devlet yöneticileri nasıl gördü?

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyerek saldırgan güruhu sahiplenmiştir. Çiller, “Susurluk kazası” sürecinde de kontrgerilla çeteleri ve Abdullah Çatlı’yı kastederek, “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” demişti.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” demiştir. Böylece insanlık suçu işleyen caniler, “galeyana geldi” denilerek korunmuştur. Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ise, “yaşananların bir katliam olduğunu ve devletin acz içinde kaldığını” ifade etmişti. Bunu önlemede, “bir yetkisinin olmadığını” eklemişti.

Sömürgeci faşist diktatörlük, bugün de Alevi halkımızın eşit vatandaşlık ve demokratik taleplerini karşılama bir yana, zorunlu din derslerini sürdürmek, kindar ve dindar nesiller yetiştirmek, Diyanet İşleri Başkanlığı’na fetvalar verdirtmek; Diyab Ağa tarzı İzzettin Doğan ve Kemal Kılıçdaroğlu gibi işbirlikçileri ya da kendi Alevi dedelerini yaratmak suretiyle inkarcı ve baskıcı politikalarını sürdürüyor; Alevi toplumunu asimile etme ve göçertme yoluna gidiyor. Bugün Sivas Alevileri kitlesel biçimde İstanbul’a; Maraş Alevileri ise Avrupa ülkelerine göçertilmiş durumdadır. Demokratik Alevi hareketinin örgütlülüğü ve mücadelesine rağmen, diğer ezilenler gibi, Alevi halkımızın talepleri de karşılanmış değildir. Aksine tekçi faşist rejim, bugün Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini derinleştirmeye çalışıyor.

Alevi halkımızın özgür yaşamı ve geleceği için geriye bir yol kalıyor, o da diğer ezilenlerle birlikte “özsavunmaya dayalı birleşik bir mücadele”yi örgütlemek ve büyütmektir.

Türk devletinin gerçekleştirdiği Alevi katliamlarındaki deneyler de bunun gerekliliğini göstermektedir. Bu coğrafyanın çeşitli kentlerinde, Alevi vatandaşların kaldığı evlerin işaretlendiği ve arkasından linç saldırıları ve katliamlar düzenlendiği zamanlar hala hafızalardadır.

Bu saldırı deneylerinde çıkarılacak başkaca dersler de vardır: Örneğin, Maraş Katliamı sürecinde, Yörük Selim Mahallesinde devrimcilerin varlığı ve görece örgütlülüğü, saldırgan çetelerin çok daha kitlesel katliamlarını engellemiştir. Yine, Çorum’daki katliam denemesinde, devrimci hareketin Alevi halkla birlikte özsavunmaya dayalı aktif duruşu, büyük bir katliamın önüne geçmiştir. Gazi’de Alevilere yönelik başlatılan katliam girişimi ise, devrimci hareketin birleşik müdahalesi ve mücadeleyisiyle püskürtülmüştür.

Ne var ki, Suriye’de HTŞ çetelerince Alevi halkına yönelik saldırı ve katliam girişimleri, özsavunmaya yönelik örgütlenme yoksunluğu ve eylemsizlik ağır sonuçları birlikte getirmiştir. Şeriatçı faşist çeteler, Alevi kadınları kaçırmış ve katliamlara girişmişlerdir. Bütün bu deneylere rağmen Suriye Alevileri, özsavunma girişiminde bir gelişme göstermiş değildir.

Sömürgeci faşist Türk rejimi, tarihi boyunca, 4 K’lı (komünistler, Kürtler, Kızılbaşlar, kadınlar) toplumsal kesimleri hep hedeflemiştir. O’nun tarihi, saldırı ve katilamlarla, göçertme politikalarıyla doludur. Koçgiri ve Dersim soykırımları, Maraş, Çorum ve Gazi katliamları; komünistlere yönelik hapishane saldırıları ve katliamlar, Kürtlere yönelik Roboskî, Cizre ve Sur soykırım saldırıları, kadınlara yönelik erkek devletin teşvik edici şiddeti ve katliamları her gün yaşanmaya devam ediyor.

CHP’ye yönelik faşist şeflik rejiminin gerçekleştirdiği 19 Mart saldırısının hedefinde de bu toplumsal kesimler vardır. Yani CHP’yi etkisiz kılmak ya da tasfiye etmek, bu siyasi ve toplumsal dinamiklerin de tasfiyeci kuşatma altına alınması anlamına geliyor. Bu saldırıları örgütleyen ve yaygınlaştıran Türk-islam sentezine dayalı ideoloji ve siyasettir.

1980 Eylül askeri faşist rejimi, coğrafyamızdaki devrimci ve komünist önderleri ve kadroları kitlesel olarak hapishanelere doldurdu. Ve orada, onları Türkçü ve dinci ideolojik saldırı ve yaptırımlarla yüz yüze bıraktı. Laik olduğunu söyleyen faşist Kenan Evren, elinde Kuran’ı Kerim, ayetler okuyor, babasının imam olduğunu propaganda ediyordu. Aynı yıllarda, Alevi köylere camiler yapıldı, imamlar atandı.

Türk islam sentezi, 1980 askeri darbesi sonrası, alanı Feytullah Gülen ve Erdoğan gibi dinci faşist kişi ve partilere bıraktı. Ve bugün de, bu saldırılar, dindar ve kindar nesilller yetiştirme, “aile yılı” ilan etmeler, kadınlara yönelik saldırılar biçiminde devam ediyor.

Bir kez daha görülüyor ki, demokratik Alevi hareketi eşit vatandaşlık hakkı ve inanç özgürlüğünü, ancak bileşeni olacağı antifaşist, antisömürgeci ve cins özgürlükçü demokratik halk devrimi mücadelesiyle elde edecektir.

*Bu yazı, Atılım Gazetesi’nin bugün çıkan 273. sayısından alınmıştır.


Seçtiklerimiz: Hüseyin Yeter – etha – 02.07.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑