“Süreç” ve Kürt Ulusal Hareketinin bazı zaafları | Hasan Ozan İltemur
Kürt halkı dört bir yanda şehitlerini anıyor. Kürt halkı şehitlerine sahip çıkıyor. Kürt halkı haklı olarak şehitleriyle onur duyuyor. Toprağa düşen Kürdistan savaşçıları Kürt halkının ve Türkiye devrimci hareketimizin ortak onurudur. Kürdistan şehitleri başta ayrı devlet kurmak hakkı olmak üzere, ulusların ve dillerin eşitliği, Kürt ulusunun kolektif haklarının tanınması için mücadele eden savaşçılardı. Onlar halkların kardeşliğine inanan bir kavganın bayraklarıdır. Davası, kavgası, idealleri uğruna fedakarca savaşarak toprağa düşenlerin önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.
“Süreç” ve çıkarılmış yasayla ilgili bazı zaafların altını çizmek isteriz. Bu zaaflar, nesnel gerçekliğin politik olarak çarpıtılmasında somutlaşmaktadır.
1) Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözüm yeri TBMM’dir deniyor. Oysa gerçek durum farklıdır. Meclis, dinci faşist iktidarın emir-komuta zincirinin uzantısıdır. Adı parlamento olan bir “parlamento”dur. Çözüm merci parlamento değil, açık ki Saray’dır. Kaba bir incir yaprağı rolünü bile yerine getirmekten uzak bir platformu “çözüm merci” olarak sunmak halkları manipüle etmektedir. Kamuoyuna seslenmenin bir biçimi ve aracı olarak olarak sorunun parlamento platformuna taşınmasında ısrar etmek doğru olmakla birlikte parlamentonun “çözüm merci” olarak kamuoyuna sunulması tamamen yanlıştır. Halklar nezdinde hayaller yaymak, liberal beklentiler uyandırmak halkları silahsızlandırma işlevini görür ve görmektedir.
Doğru politika, Meclis kürsüsünü bir mücadele aracı olarak kullanmaktan vazgeçmeden, parlamenter mücadeleyi parlamento dışı mücadeleye; kitle mücadelesine, sokaklara tabi kılarak kullanmak politikasıdır.
2) Kürt sorunun “barışçıl demokratik çözümü”nün ve bu çözümün ilk adımı olduğu iddia edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”unu meşrulaştırmak için “100 yıllık ağır sorunu bir çırpıda çözemezsiniz” analizine, ajitasyonuna sığınılıyor. Bu da doğru değildir. Evet, 100 yıllık bir sorun bir yasayla vb. fiilen çözülemez ama bu argümana dayanarak Kürde ve haklı mücadelesine reddiye yazan; Kürdü “terörist” ve “suçlu” olarak damgalayan yasayı haklı gösteremeyiz.
Eğer çıkan yasa, Kürt halkının meşru ve haklı savaşını ve ulusal haklarını en azından asgari ölçekte önsel olarak kabul etseydi ya da bu kabulün gereklerine ve gereksinmelerine bir giriş yasası olsaydı, böyle bir yasa, “barış ve demokratik çözüm”e ve “Demokratik toplum”a bir giriş yasası (“kök yasa”) olabilirdi. Fakat ilgili yasada bunun izi bile yok.
Bu propaganda nesnel olarak Kürt burjuvazisinin ideolojik ve siyasal yönelimlerine, sömürgeci Türk egemen sınıflarıyla uzlaşma, anlaşma politikasına, tek yanlı tavizlere dayanmaktadır.
3) Deniyor ki “En kötü barış bile savaştan iyidir!” Bu da yanlıştır. Çünkü haklı, meşru bir savaş yürüten; gaspedilmiş ulusal demokratik haklarını isteyen; sömürgeci imha ve inkara, ulusal zulme karşı mücadele eden bir halka ve temsilcilerine yenilgi ve teslimiyeti dayatan bir “barış” barış değil, tasfiye “barış”ıdır. Bu yasa, “barış” adına tasfiye ve rehin alma, sömürge statüsünü koruma ve meşrulaştırma yasasıdır.
Kürt halkı ve halklar bu politikayı ve baskıyı neden kabul etsin ki?!
Büyük bir devrimci ulusal tarihsel savaşı mahkum eden; bu savaşın sonucu kazanılmış ulusal devrimci kazanımları tasfiye etmeyi; Kürdün güvencelerinden biri olan silahı elinden almayı dayatan bir “barış”; “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” politikasına bağlı olarak Kürt sorununu silahsızlandırmaya indirgeyen; ulusal demokratik haklara, demokrasiye en geri biçimde olsa bile kapıyı aralamak bir yana inkara dayalı reddeden bir (yasa ve) “barış”ı, “En kötü barış bile savaştan iyidir!” propagandasına dayanarak haklı gösteremeyiz.
Kürt halkını teröristlikle damgalayan bir yasayı ve süreci, “Bu yöntem tarihte bir ilktir, eşi benzeri yoktur”* deyip üstelik böbürlenerek meşrulaştırmak baştan aşağı yanlış bir yoldur.
Devlet, federasyon, özerklik, “kültüralist” taleplerden vazgeçiş, legalleşme talebi dışında hiçbir şey istemeden, hiçbir ön şart koymadan daha baştan silahları bırakarak “süreç”i başlatmak bir yaratıcılık, büyük politikacılık, dehalık vb. olarak görülemez. Bu tabloyu eleştirenleri, bir yandan “Tartışmalar olsun, iyidir.” (C. Bayık) derken öte yandan özellikle de “barış karşıtlığı” ve “rantçılık”la suçlamak manipülasyondur. Öcalan’ın ve Kandil’in kendi politikalarını özgürce belirlemesi ve uygulaması nasıl doğal ve tartışılmaz bir haksa, bu çizgiyi yanlış bulanların eleştiri hakkını kullanması da o kadar doğal bir haktır. Çifte standart nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın zayıflığın ifadesidir ve çifte standarda dayanan her eleştiri ve tartışma yapıcılıktan uzaktır.
4) “Yasa tasarısının önemli eksiklikleri de olsa onaylamalı” (“Yetmez ama evet.”) tutumu da, objektif olarak daha baştan devletin lehine, devletin elini güçlendiren bir tutumdu. Bu propaganda özellikle Kürt halkı nezdinde “süreç” ve çıkan yasanın kabul edilir hale getirilmesi, yasa tasarısının bir “kaza belaya uğramadan” alelacele çıkartılması hedefiyle bağlı liberal bir propagandadır. Oysa, “Öcalan’ın da görmediği” söylenen tasarının “eksiklikler”ine karşı kapsamlı kamuoyu oluşturma ve kitlesel sokak eylemleri, protestolar yoluyla devlete geri adım attırma çizgisinde yürünebilirdi. Bu konuda da Kürt hareketinin gücü vardı, ama diğer alanlarda olduğu gibi, bu alanda da kuvvetler atıl tutuldu, birleşik mücadele çizgisinde seferber edilmedi. Tekrar vurgulamak gerekir ki, bu yasa sermaye devletinin ve Saray iktidarının geleneksel “güvenlikçi aklının ve politikası”nın ifadesi ve devamıdır.
Diktatörlük, Kürt halkının dirençli ve kahramanca mücadelesinin gücü; “Büyük Orta Doğu”daki Amerikancı yeni dizaynın getirebileceği tehlike ve tehditlerin önünü kesme; içeride zayıflamış, toplumsal meşruiyet üretme niteliğini kaybetmiş politik rejime süreklilik kazandırma; Kürt kazanımlarını yok etme politikasının sonucu olarak Öcalan’ı muhatap kabul etmek zorunda kalmıştır. İç ve dış politikadaki gelişmeler ve politik hesaplar olmasaydı, özelde de Kürt halkının ve öncüsü PKK’nin verdiği büyük tarihsel mücadele ve Rojava devrimi olmasaydı diktatörlük ve elebaşı Erdoğan ne Öcalan’ı muhatap kabul ederdi ne de yurtsever hareket tarafından “kötünün iyisi” kabul edilen yasayı çıkarırdı.
5) “Süreç” “müzakere mi mücadele mi” ikilemine sıkıştırıldı. Objektif durum bu. “Müzakere” gerekçesiyle esasen Öcalan’a özgürlük gibi eylemliliklerin dışına pek çıkılmadı. Dinci faşist Saray rejiminin toplumsal muhalefete dönük saldırıları, baskıları kınanmakla, basın toplantılarına vb. katılmakla birlikte daha ziyade sembolik kalan dayanışmaların ötesine geçilmedi. Pratikte birleşik sokak eylemlerinden, büyük kitlelerin seferberliğinden uzak duran bir yönelim sergilendi. Bu politika da yanlıştı. Bu yönelim ve duruş, birleşik mücadeleyi oldukça zayıflattı, böl ve yönet taktiğine dayanan Erdoğan iktidarının işini oldukça kolaylaştırdı… Oysa halklara ve anti-faşist politik ve toplumsal güçlere dönük devlet terörüne karşı birleşik güç seferberliği üzerinde geliştirilecek mücadele hattı Kürt halkının elini güçlendirecekti. Doğru bir “müzakere” anlayışı izlenseydi, yani müzakere ile mücadele arasındaki içsel bağ ve denge doğru kurulsaydı, “süreç” Kürtler lehine, halklar lehine alan açacak ve toplumsal, siyasal muhalefetin devlet ve Saray üzerindeki baskısı etkin tarzda geliştirilebilecekti…
6) Dinci faşist diktatörlük, Saray iktidarı, şovenist ve sosyal şovenist kesimler, kesintisiz tarzda “Türk halkının duyarlılıkları”nı öne çıkardılar. Elbette ki Türk halkının “duyarlılıkları” politik bakımdan hesaba katılmalı ve uygun bir dil, esneklik ve politik tutumla Türk şovenizminin etkisini kırmaya ve ulusal zulmü destekleyen geniş kesimlerini tarafsızlaştırmaya, kazanmaya, aktif ya da pasif desteğini almaya özel bir vermek gerekirdi ve gerekmektedir…
Peki ama Kürt kamuoyunun ve halkının duyarlılıkları? İşte burada işin rengi hep farklıydı. Gerçekte Kürt halkının duyarlılıkları hiç de dikkate alınmadı. Alınmak bir yana, “süreç” boyunca, keza çıkarılan kanunla Kürt duyarlılıkları da hep aşağılandı. Bu aşağılanmaya ve yasanın “eksiklikler”ine karşı Kürt halkı ve yurtsever hareket haklı olarak yanıt verdi ama yasaya da evet denildi.
7) Deniyor ki, PKK kendini feshetti. Silahlar bırakıldı. Yasa da yürürlüğe girecek. Böylece devlet, Saray ve burjuva partiler cephesinde kurulmuş faşist ve gerici ağın “teröristlik” suçlaması boşa düşeceği için “demokratik siyasetin önü de açılmış olacak.” Bu analiz ve propaganda çok tehlikeli ve tek yanlıdır, halkları siyasal olarak silahsızlandırmaya götürür. Bu propagandayla liberal düşler ve beklentiler gerçeğin yerine geçirilmektedir. Bu beklenti boş bir beklentidir.
Öteki şeylerin yanı sıra ağır siyasal kriz içerisine yuvarlanmış, toplumsal meşruiyetini kaybetmiş bir rejim ve iktidarla karşı karşıyayız. Erdoğan iktidarı varlık yokluk sorununu yaşamaktadır. Siyasal rejimi ve toplumu devlet terörüyle yöneten ve dizayn eden, “GOP” ve kendini çevreleyen bölgede ABD’in politikasına tabii olmuş ve neo-Osmanlıcı saldırgan bir rejim ve Erdoğan gerçeği var orta yerde. Erdoğan ve iktidarı sermayenin, dinci sermayenin, ABD ve NATO’nun, AB’nin enerjik desteği ile ayakta kalmaktadır. Erdoğan ve rejimi için buradan geri dönüş yok. Gidiş daha fazla “otoriterleşme”ye doğrudur. Erdoğancı iktidar ve devletin Kürt ulusunun ulusal taleplerini de içeren bir “demokratikleşme” sürecine gireceği beklentileri yaratan ham hayallere karşı mücadele etmek gerektiği açıktır. Erdoğancı diktatörlük “süreç”i kendi iktidarını süreklileştirmek için kullanmak peşindedir.
Yeniden hatırlatalım; Öcalan şöyle demişti:
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar… Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Önemli olan bu adımın doğru anlaşılması ve herkesin sürecin başarısı için sorumluluk üstlenmesidir. Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
Ve nitekim “siyaset” söz konusu yasayı çıkardı.
Varsayalım ki söz konusu yasa “başarıyla” uygulandı. Faşist diktatörlük ve yönetim merkezi Erdoğancı Saray iktidarı, bu kez bu koşullara uygun bir siyaset izleyerek demokratikleşmenin önünü her düzeyde kesecek ve her türlü baskı ve saldırganlıkla emek, demokrasi, adalet, eşitlik mücadelesini parçalamaya ve ezmeye çalışacaktır. Ezmek istediği bu kesimleri de çok rahat bir şekilde teröristlikle vb. suçlamaya devam edecektir. “Otoriter” ve daha da “otoriterleşen” Erdoğancı Saray diktatörlüğünün önündeki tek yol, daha fazla sömürü, daha fazla faşist terör, daha fazla böl ve yönet, daha fazla neo-Osmanlıcı emperyal yayılmacı gelişme yoludur. Bu gelişmeyi önleyecek, diktatörlüğe indirilecek ağır darbelerle yolu açacak, Kürt halkı ve halklar için önemli demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasını sağlayacak ana faktör ise, işçi sınıfı ve halkların birleşik mücadelesidir…
8) Doğru olmayan bir diğer propaganda da “Barış ayrı demokrasi ayrı”, “önce barış gelecek, sonra demokratikleşmeye geçilecek” propagandasıdır.
Bu perspektif doğru değildi ve değildir. Değildir çünkü, demokrasisiz bir barış “barış” değildir. Böyle bir barış teslimiyet ve tasfiyeye götürür. Kürt sorunu bir demokrasi sorunudur, ulusal özgürlük sorunudur. Kürdü yok sayan, Kürde “terörist” diyen, Kürdün ulusal mücadelesini “terörizm” sayan bir barış barış değildir. Ve vurgulamak isteriz ki çıkarılan yasa ne “demokrasi”nin kapısını aralamıştır ne de ardı sıra gelecek bir “demokrasi programı”yla tamamlanacaktır. Sorun, tasfiye sorunudur…
Hatırlatmak isteriz; “süreç”in başlamasından bu yana yurtsever cepheden yapılan açıklamalara göre, Öcalan devletle bir program üzerinde anlaşmamıştır. “Fermuar yöntemi” izlenecek. İddia odur ki, karşılıklı “güven verici” adımlar atılacak, adımlar “güven veren” adımları takip edecek. Bu açıklamadan yola çıkacak söyleyecek olursak, orta yerde üzerinde birleşilmiş bir “demokrasi programı” yok…
Rasti TV platformunda yayınlanan İmralı tutanakları çelişkili açıklamalarla yalanlandı… Bunu geçiyoruz ama, Öcalan müzakerenin anayasa, demokratikleşme ve seçimler üzerinden süreceğini açıkladı. “Bin kilometrelik yolun henüz başındayız.” demişti Öcalan.
“Anadolu Ajansında yer alan yazısında Uçum, yeni anayasa sürecinin mevcut 28’inci yasama döneminde tamamlanmasının güç göründüğünü söyledi ve muhtemelen 29’uncu dönemde ‘TBMM eliyle yapılacağını’ öne sürdü.” (Evrensel) “Kapsamlı bir demokrasi ve hukuk reformunun şartlarının ‘geçiş sürecinin tamamlanmasından sonra’ oluşacağına savunan Uçum”, bu sürecin Erdoğan’ın seçilmesinden sonra, 29. yasama döneminde gündemleşeceğini söylemektedir.
Uçum açıkça Saray’ın/Erdoğan’ın “niyeti”ni, politik hesaplarını ve hedeflerini seslendiriyor: Önce Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçeceğiz, sonra anayasayı değiştireceğiz, anayasayla demokrasi ve hukuk reformlar yapacağız. Yani Erdoğan’ın hesabı belli. Süreci buna göre götürmektedir. Erdoğan Kürt halkı üzerinde kirli hesaplar yapmaktadır… Hatırlatmak gereksizdir ki, bu kirli hesapları ve oynanan oyunları bozmak halkların mücadelesine bağlıdır.
“Süreç”in özellikle bir noktasından sonra yurtsever güçlerin hiç olmazsa önemli bir kesiminin “süreç” sanki “bir demokrasi programı” ile iç içeymiş intibası yaratan açıklamaları gerçek durumu yansıtmaktan fersah fersah uzaktı, uzaktır. Yaşanan sürecin açığa çıkardığı gibi, İmralı’da, (belki de bazı sözler verilmiştir ama demokrasi programı) demokratikleşme üzerine birleşilmiş ortaklaşılmış bir gündem ve program olmamıştır. Bu anlaşılırdır da, çünkü Öcalan 27 Şubat deklarasyonuyla Kürt halkının temel taleplerinden (devlet, federasyon, özerklik) vazgeçtiğini, sadece legal demokratik siyaset yapmak istediğini açıklayarak, “toplum ve devletle bütünleşme” çağrısı yapmış, süreci “Demokratik Toplum Süreci” olarak tanımlamıştı. “Süreç” Öcalan’ın bu çerçevede devletle anlaşmasıyla başlamıştı. Öcalan, (üstelik toplumun, demokratik toplumsal muhalefetin değil) “devletin demokratik kanadı” olmak, Türk devletini Orta Doğu’nun süper devleti haline getirmek istediğini de ifade etmiştir. 27 Şubat deklarasyonuna sözlü bir dipnotla eklenen açıklamayla “şiddetten, silahtan arınmak” için “hukuki zemin”in bir an önce yasal olarak sağlanması gerektiği belirtilmişti. Nitekim bu talep, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin yasallaşmasıyla sözde yanıtlanmıştır. Öcalan “eksikliklerine rağmen” Kürt halkına ve yurtsever harekete “terörist” diyen yasa tasarısının onaylanması direktifini verdiğini de biliyoruz.
Hatırlanırsa son günlere dek Kandil, KCK, kendilerine böyle bir yasa tasarısının gelmediğini, meseleyi kendilerinin de bilmediğini kamuoyuna açıklamıştı. İmralı Heyeti, tasarının Komisyon ve Meclise sunulmasının hemen ön gününde ortaya çıkan krizi çözmek için Öcalan’la görüşmüştü. Heyet, İmralı’da yapılan toplantının 5 saat sürdüğünü, fakat devlet yetkililerinin toplantıya yazılı bir taslak sunmadığını, sadece tasarının “genel çerçevesi” hakkında konuşulduğunu kamuoyuna açıklamıştı.
Tasarının gizli tutularak oldu-bittiyle komisyona sunulduğunu, hızla Meclis’e getirilerek yasallaştırıldığını ise hepimiz bilmekteyiz…
Tablo bu.
9) Diğer önemli bir konu da “barışın toplumsallaştırılması” çağrısıdır. Bu çağrı Öcalan, Kandil, KCK tarafından defalarca yapıldı. DEM Heyeti ve DEM Parti tarafından da…
Evet, demokratik ve onurlu bir barış mücadelesinin “toplumsallaştırılması” büyük öneme sahip. Fakat geride kalan süreçte bu toplumsallaştırma pek başarılamadı. Peki neden?
Bu sorumluluk yurtsever hareketin, öncelikle de Öcalan’ın sırtındadır. “Süreç” tepede, kapalı kapılar ardında sürdü hep. Bunun son örneği, “negatif barış”tan “pozitif barış”a geçilmesinin ifadesi olduğu söylenen “barış” yasasıdır. Kandil, DEM ısrarla yasa tasarısından haberimiz yok, elimize böyle bir metin gelmedi açıklamalarını yaparak Saray’ı işaret etmiştiler. Daha fazla üzerinde durmaya gerek var mı acaba? Şeffaflıktan uzak bir süreç var ve kamuoyu olan-bitenden habersiz.
Eğer barış toplumsallaştırılamıyorsa nedeni başka bir yerde değil, ısrarla desteklenmesi istenen sürecin karakterinde ve izlenen yol ve yöntemde bulunmalıdır. Tersi izahlar, sorumluluktan kaçma ve manipülasyondur. Bu yol, A’dan Z’ye yanlış bir yoldur… Bazı konularda “gizli diplomasi”, “şeffaf davranılamaması” bir dereceye kadar anlaşılırdır ama, sürecin genel olarak kamuoyuna açık bir tarzda yürütülmesi gerekir; demokratik tartışmalarla katılımın olanaklı olmadığı bir süreç Kürt halkının da halkların da yararına değildir. Aksine bu durum, açıkça sömürgeci diktatörlüğün, Saray iktidarının bin türlü hesapla dizginleri elde tutma politikasına hizmet etmektedir.
Evet, yasa olumlu görülemez, ancak bu yasayla da kurulan tüm barikatlara karşı Kürt halkıyla omuz omuza savaşarak yol açmak temel güncel bir görevdir. Eleştiriler bu görevden uzak durmanın gerekçesi olmamalıdır. Demokratik, onurlu barış talebi ve mücadelesinin toplumsallaştırılması oldukça yakıcı bir görevdir. Devrimci hareketimiz kendi politik perspektifinden meseleyi toplumsallaştırarak yürümek zorundadır. Türkiye devrimci hareketi sürece dönük eleştirilerine karşın, ağırlıklı kesimleri (zayıf kalmakla birlikte) sorunun toplumsallaştırılması mücadelesini vermektedir. Bu görevi üstlenmede birden fazla nedenle güçlü, yeterli bir irade ortaya koyamadığı gerçeğine de eleştirel dikkat çekmek gerekmektedir…
10) Keza dostça, yoldaşça eleştirenlerin sağlıksız bir tarzda hedefleştirilmesi de bir diğer ağır zaaftır. Devrimci hareketin eleştiri ve tartışma özgürlüğü, ideolojik mücadele hakkı “barış karşıtlığı”yla, “rantçı”lıkla, vbg. suçlanamaz. Eylemde birlik eleştiri ve tartışmada özgürlük ilkesi ortak hareketin ön koşuludur. Bu hakka saygı gösterilmelidir. Eleştirilere tahammülsüzlük, eleştiriyi bastırma amaçlı sözde “eleştiri”ler kabul edilemez. Süreci ve İmralı politikalarını eleştiren herkes aynı kaba konulamaz. Öncelikle ve başlıca olarak sömürgeci Türk burjuvazisinin; daha sonra Kürt burjuvazisinin savaştan nemalanan kesimleri; PKK düşmanlığı üzerinde gelişmek isteyen geri ve gerici “ilkel Kürt milliyetçisi” çevrelerin; keza yurtsever hareketin imkanlarına tutunarak şöhret olmak, şöhretini korumak isteyen kesimlerle devrimci hareket aynı kaba konulamaz. Demokratik ve adil olmaktan uzak söz konusu propaganda en iyimser deyimle, yıkıcıdır.
Örneğin Duran Kalkan şunları söylüyor:
“Hepsi süreç karşıtlığı olarak ortaya çıkıyor. Memnuniyetsiz, rahatsız. Beğenmiyor hiçbir şeyi.” “ ‘Peki sen ne yapıyorsun’ diyoruz? ‘Beğenmediğimi söylüyorum ya’ diyor. Bu kadar. Bu ne biçim duruştur?”
Türkiye devrimci hareketinin hiç olmazsa ağırlıklı kanadı daima tutarlı bir mevzide Kürt ulusunun ulusal haklarını savunmuş, faşizm ve sermayenin sömürgeci hegemonyasına ve soykırımcı politikalarına karşı her cephede boyun eğmeden mücadele edegelmiştir. Kalkan’ın “‘Peki sen ne yapıyorsun’ diyoruz? ‘Beğenmediğimi söylüyorum ya’ diyor. Bu kadar.” sözleri keyfilikten ibarettir.Devrimci hareketinİmralı politikasını eleştiren, 27 Şubat deklarasyonunu eleştiren, Kürt halkının lehine olmaktan fersah fersah uzak çıkarılmış yasayı eleştiren bölükleri bir yandan eleştirirken öte yandan da Kürt halkının haklı davasının mücadelesini de vermeye, bedel ödemeye devam etmektedir. Devrimci hareketimizin maddi-politik güç olarak zayıflamış, gerilemiş olması; Kürt halkının meşru, tartışılamaz ulusal taleplerini ve mücadelesini Türkiye, özellikle Türk işçi sınıfı ve halkına taşımada, halkların birleşik mücadelesini geliştirmede başarısız kalmış olması bir olgudur. Bu zaafların eleştirisi haklıdır ama bu zayıflıkları, “süreç” vesilesiyle sekterce devrimci harekete karşı kullanmak yanlış bir tavırdır. Sorun salt bu çerçeveyle de sınırlanamaz kanımızca. Yurtsever hareketin doruklarında özelde “süreç”le birlikte Türkiye devrimci hareketine karşı geliştirilen tahammülsüz, anti-demokratik tutum aynı zamanda Kürt halkı içerisinde yükselen eleştirel direnci de kırmayı hedeflemektedir. Bunu görmemek saflık olur.
Biliyoruz ki yurtsever hareket hala Kürt halkını “süreç”e ikna etmek için yoğun şekilde çalışmaya devam etmektedir. Öyle propaganda edildiği gibi, halk eleştirisiz, “evet efendim”ci olarak meselelere bakmıyor. Bu değerli bir tutumdur. Kürt halkı büyük bir mücadelenin onurunu ödediği bedellerle taşıyor, sağ duyusu güçlü ve politik bir halktır. Bu konuda önemli bir duruş olarak Kürt halkının “demokratik özerklik” ilanıyla yaşanan anlaşılması zor ve oldukça yıkıcı süreç karşısındaki pratik duruşunu hatırlatmak gerekir…
Kürt halkı ve PKK tabanı içinde yaygın bir kesim hala “süreç”i kabullenebilmiş değil. Bu da doğaldır; halk eleştiri hakkını kullanıyor. Kürt halkının mesafeli, ihtiyatlı, kuşkucu davranması ve tepkilerini bir biçimde dile getirişi yurtsever hareketin ve DEM’in daha ölçülü davranmasını sağlama işlevi oynaması gerekir.
Önce yasaya “evet” deyip, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, yasaya dönük en sert eleştirileri yapmak bir şeyi çözmüyor. Yasanın kapsamı, hedefi, maddeleri açık ve bu yasa Öcalan tarafından verilen direktifle onaylanmıştır.
Yurtsever hareketin yasayı “eksiklikler”i dolayısıyla eleştirmesi anlaşılırdır ve bu yapılmalıdır da. Fakat yasa çıktıktan sonra (eleştiri haklı olmakla birlikte) “yasanın kategoriler yaratması kabul edilemez” demek, anlamlı olmamaktadır. Çünkü o yasa “eksikliklerine rağmen” bile bile onaylanmıştır.
Örneğin Cemil Bayık, Nuçe TV’ye verdiği bir röportajda (18. 09. 2026), “Apo özgür olmazsa silahları bırakmayız ve Türkiye’ye gitmeyiz.” diyor. Fakat Öcalan kendi özgürlüğünü PKK’nin silahları bırakmasının ön koşulu olarak ileri sürmemiş, aksine yasa tasarısının onaylanması direktifini vermişti. O halde Bayık’ın açıklaması “gazı almak” amacıyla, bir de sömürgeci iktidar üzerinde baskı kurmak için yapılmıştır.
Bayık, “bu yasanın kendi taleplerine uygun bir yasa olmadığını” söylerken haklı ama yasa verilen onayla çıkmıştır. Kandil de buna “evet” demiştir.
Mezopotamya Haber Ajansı, Murat Karayılan’ın, (10 Ağustos yasallaşan) yasayı eleştirirken, “Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış. Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir” (16 Ağustos 2026) açıklaması haklıdır. Ama durumun böyle olacağı biline biline yasanın onaylanmasını isteyen de bilakis Öcalan oldu…
Bu eleştirilerin daha ilk andan itibaren pek çok devrimci parti tarafından yapıldığını, fakat öfkeyle karşılandığını hatırlatmak isteriz. Çifte standardı her koşulda reddetmek gerekli olduğu açıktır.
Kandil yöneticilerden öyle sert açıklamalar yapılıyor ki sanki yasaya “evet” diyen Öcalan ve kendileri değil! Kanımızca bu açıklamaların tek değil ama en önemli nedeni, Kürt kitlelerin tabandan gelen haklı tepkilerini yatıştırma amacı gütmektedir. Yoksa, “Apo özgür olmazsa silahları bırakmayız ve Türkiye’ye gitmeyiz.” türü açıklamalar neden yapılsın ki!?
Devam edelim.
Düşmanın sözde “eleştiriler”ini sükunetle karşılayıp “yapıcı” yanıtlayanlar, “dönemin yeni demokratik ve barışçıl dilini kurmamız gerekir” diyenler; demokrasi, demokratikleşme, demokratik cumhuriyet adına sözlü ya da yazılı dinmek bilmeyen ve gitgide yoğunlaşan propaganda ve ajitasyon yaparak kamuoyunu kazanmaya çalışanlar ilerici ve devrimci eleştirilere karşı da ilkeli bir demokratik hoşgörü, eleştiri ve tartışma özgürlüğüne sadakat göstermekle yükümlüdürler.
Sonuç itibari ile, kaba hatlarıyla bazı eleştirilerimizi dile getirdik.
Karşımızda nesnel bir durum var. Yasa çıkmıştır. Yasanın karakter ve hedefi, hedefleri bellidir. (Yurtsever hareketin süreci “Demokratik toplum süreci” olarak tanımlaması bu gerçeği değiştirmiyor.) Yapılması gereken şey bir yandan yasanın gerçek karakterini ve sömürgeci İslamcı, neo-Osmanlıcı faşist diktatörlüğün strateji ve taktiklerini, politik hesaplarını ve kurduğu tuzakları geniş kitleler nezdinde sistematik bir şekilde ortaya koymak, diğer yandan da birleşik anti-faşist mücadele yoluyla yasanın uygulanma sürecinde devletin, iktidarın Kürt halkı aleyhine kurduğu ve çizdiği gerici sınırları halkların kardeşliği, meşru-fiili mücadele çizgisinde etkisizleştirerek yürümektir.
Belirleyici olan şey, demokratik ve onurlu barış, Kürt ulusunun temel ulusal demokratik haklarının mücadelesini işçi sınıfının ve emekçilerin, ezilen toplumsal kimliklerin talepleriyle birleştirerek anti-faşist mücadeleyi birleşik tarzda geliştirmektir. Önümüzdeki sürecin girift bir süreç olacağı açıktır. Hazırlıklı olmak, her ihtimali hesaba katan ilkeli ve esnek bir yoldan yürümek şarttır. Kürt halkıyla proletaryanın ittifakı taktik değil stratejik ittifaktır. Kürt halkı hiçbir zaman yalnız bırakılamaz. Kürt halkının haklı ulusal taleplerine ve mücadelesine sahip çıkmak öncelikle de Türk halkının tarihsel, politik, ahlaki, vicdani görevidir…
*Fırat Haber Ajansı’nda 25 Temmuz 2026 tarihinde yayınlanan röportajda Cemil Bayık, gazetecinin “Dünya örneklerinde çatışma ve çözüm süreçlerinde silahlar en son bırakılır. Ama burada ezber bozacak şekilde tersten işledi, neden?” sorusuna şu yanıtı veriyor:
“Önder Apo öyle dünyada herkesin yaptığını esas almıyor. Dünyada bütün bu tip hareketler, silah bırakımını en sona bırakır. Önder Apo ise en başa koydu. Herkes şaşırıyor zaten. Yani herkes sonda yaparken, niye Önder Apo başa aldı? Bu da Önder Apo’nun sorunları çözme tarzıdır. Olay olgulara yaklaşım tarzıdır. Bakış açısıdır, yaklaşım biçimidir… Eğer amaca hizmet eden bir adım varsa bunun öncesi veya sonrası olması artık onun için fark etmiyor. ” “Önder Apo’da öyle dogmatik yaklaşım, dogmatizm yoktur. Amacına bakar, amacına hizmet eden şeyi esas alır. Önce olmuş, sonra olmuş öyle önemsemez.”
Hasan Ozan İltemur – 26.09.2026

























































