İşkenceci bir ülke… | Gül Güzel
Ben yaşamımdaki gereksimlere cevap olabilmekten dolayı yazar, gazeteci, tercüman ve insan hakları savunucusu olarak yaşadım. Doğduğum Qoçgiri’ de sadece 6 aylık bir süreç yaşadıktan sonra ailem 2 defa farklı şehirlere göç etmek zorunda kalmış. Hem ait olduğu Alişer Ailesi hem de kimlik ve inancından dolayı…Ben şimdi hala sürgünümsü bir yaşamı sürdürürken, yıllar önce uygulanan bir işkence olayını bilmeyenlerin bilmesi gerekliliğini düşünerek yazıyorum…
İşkenceleri ile dünyanın ilk sıralarında yer alabilecek ülke, teklikler üzerinde kurulduktan sonra, tekçiliğin dışında kalan diğer tüm ırk, inançlara karşı çeşitli tutuklama ve işkenceler yürüttü/yürütüyor. Bu işkenceler için yurtdışından da bireylere aldırttığı eğitimlerle (tutuklandığımda beni sorgulayan memur 6 sene boyunca bu konularda Almanya’ya gelip, eğitim aldığını söylemişti) işkenceci mesleğini yürütüyor! Şimdi bu anlamda uygulanan o işkencelerden birkaç tanesini, siz okurlarımla paylaşmak istiyorum.
Olay 2008 yılında Alevi bir kişiye uygulanıyor. ‘’ sabah saat 05 civarında evimizi 10-15 polis bastı. Yatağımda gözlerimi açtığımda, her bir kolumu yastığıma doğru bastıran iki polisin yüzüyle karşılaştım. Çocuklarımız da dahil olmak üzere 4-5 saat bütün evi silah ve delil arama bahanesiyle dağıttılar. Eşim daha sonra ağlayarak, evi 4 gün boyunca topladıklarını anlattı. Bu aramadan sonra beni ellerimi arkadan kelepçeleyip, ceketimi arkadan kaldırıp, kafamın üzerine geçirerek evden çıkardılar. Bütün komşularımız da bu sahneye şahit oldular. Zaten maksatları da oydu. Bizi teşhir etmek, korkutmak, sindirmek, bir suçluymuş gibi utandırıp, toplumun içine çıkamamak.
Götürdükleri karakolda önce 3-4 saat bir hücreye attılar. Daha sonra kapıdan bağırarak duvara dönüp, ellerimi duvara dayandırarak, arkama kesinlikle bakmamamı söylediler. Ben o pozisyonu alınca, 3-4 kişi içeriye girip arkamda durarak önce gözlerimi bağladılar ve ellerimi de arkadan kelepçelediler. Her koluma birisi girerek beni bir koridorlardan yürüttüler ve sürekli bana dikkat et düşeceksin, başını eğ, vuracaksın diye alaylı bir şekilde de çok hızlı yürütüyorlardı. Ama sürekli olarak ‘’dikkat et düşer ölürsün’’ diyorlardı. Ben kendi kendime ‘’her bir kolumdan biriniz tutuyorsunuz. Ben artık nasıl düşüp ölebilirim ki?’ ’diye düşündüm. Ama ben ilk değilim, merdivenden düşüp veya kendini camdan attı! denilerek öldürülenlerin. Ve nihayet işkence hücresine kavuştuk. Ellerimi açıp, soyunmamı söylediler. Ben de gayri ihtiyari ceketimi çıkardım. Alayla gülerek, bütün giysilerimi çıkarmamı istediler. Ondan sonra ‘’yere uzan’’ dediler. Ellerim başımın arkasında olacak şekilde sırtüstü yere yatırıldım. Her iki ayağımı kadınların Jineologie sandalyesindeki hali gibi bir mekanizmaya getirdiler. Her iki ayağımın üzerine ya birileri oturdu veya benzer bir ağırlık yerleştirildi. Yani benim bacaklarımı hiçbir şekilde hareket edebilme imkânım yoktu. Sonra ellerinde eldiven olan birisi uzuvlarımı avuçlarında iyice ezerek burkmaya başladı. Sonra şamarlarla vurarak, bütün hücrelerimi ruhumdan çekiyordu. Nasıl bağırdığımı, ne kadar bağırdığımı hatırlamıyorum ama ses tellerimde kopmalar, boğazımda hala oluşan hasarlar var. Bu ve buna benzer işkence ne kadar sürdü? Zamansal olarak bilemiyordum ama 3-5 saat sürdüğünü tahmin ediyorum. İşkencenin uzun sürdüğü bir anda işkenceciler çok korkmuş olacaklar ki birilerinin adımı çağırarak, yüzümü su ile yıkadığını gördüm. Ama bayılmadan önce bir şey var ki onu hiç unutamıyorum. Ben işkenceden bayılmak üzere iken ‘’Şimdi sana suyla duş aldıracağız!’’ dediler. Biraz rahatlayacağımı düşünürken, üstüme su yerine işediklerini gördüm. Bu iğrenç davranış diğer fiziki işkenceden daha iğrenç ve berbattı!
Yine başka bir gün bulunduğum hücrenin kapısının önünde içeriye bağırarak, kapıdan duvara dönüp, ellerimi duvara dayandırarak, arkama kesinlikle bakmamamı söylediler. Ben o pozisyonu alınca 3-4 kişi içeriye girip arkamda durarak önce gözlerimi ve de ellerimi arkadan bağladılar. Her koluma birisi girerek beni bir koridorlardan yürüttüler. Her işkenceye götürülmemiz böyle başlıyordu(!) Ama işkence grubu hep ayrı uzman işkencecilerden oluşuyordu. Yapılacak işkence her seferinde değişik olduğu için bu konuda uzmanlaşmış işkenceciler geliyordu. Çünkü yapılan her işkence ölüme bir kala durduruluyor, ölmüyor ama ölümden binlerce defa kötü ediyordu…bu işkenceleri yaşarken defalarca dua edip, bir an önce ölmemi Allah’tan istedim. Çünkü bir kere ölüm, bu içkence vahşetinin kurtarıcısı olurdu.
Bu sefer değişik bir işkence ve ona uygun işkence yerine götürüleceğim belliydi. İşkencecilerin yüzünü hiç göremiyordum ama hissederek ve seslerinden ayırt edebiliyordum. Beni ite-kaka 2-3 kat yeraltı bir zemine götürdüler. Nerede olabileceğimi algılayıp hissetmeye çalıştığımda, havada deniz yosunu veya balıkçı su kokusu geldi. İşkencenin kapısında çırılçıplak soyunmam söylendi. Ondan sonra yaklaşık 80 cm yüksekliğinde balıkçıların kullandığı fas/bidonlara benzer yuvarlak metal bir fasa onların yardımıyla girdim. Fasın içinde dizlerimi kırıp, ellerimi kulaklarımın arkasında tutacak şekilde çökmem söylendi. Ben bu durumu aldıktan sonra arkamda bulunan ve sürekli suyun sırtımda omuriliğim üzerinden akması ayarlanan soğuk su hortumu açıldı. Kaç saat sürdüğünü tahmin edemediğim bu işkence bidonundan nasıl çıkarıldığımı bilmiyorum. Donan bedenim bidonun içindeki haliyle uzun süre kendine gelemedi. Yapılan bu işkencelerle cezaevlerinden ölmeden çıksak da hem sakat kalmamız hem de artık çocuk sahibi olmamız engellenmek isteniyordu…’’ diyerek ben de bu yazıma nokta bırakarak, siz okuyucularımızdan benzeri şekilde işkence görenlerin reaksiyonlarını bekliyorum…
Kadının Kaleminden: Gül Güzel – 01.08.2026























































