Makaleler

Published on Temmuz 16th, 2026

0

Alevilik sorununa dair | Cihan Yıldız


• Komünistlerin görevi, emekçileri din ve mezhep temelinde değil, sınıf temelinde birleştirmek; dini ideolojinin değil, bilimsel sosyalizmin dünya görüşünü egemen kılmak için mücadele etmektir.
• Alevilik, İslam’ı Sünnilikten farklı yorumlasa da, sonuçta İslam dininin sınırları içinde yer alan bir mezheptir.

Aleviliğin ne zaman ve hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüş, Aleviliğin İslamiyet’ten önce de var olduğunu ve kökeninin Hazreti Ali’ye dayanmadığını savunmaktadır. Buna karşılık başka bir görüş ise Aleviliğin İslam dininin bir mezhebi olduğunu ve Hazreti Ali ile birlikte şekillenmeye başladığını ileri sürmektedir.

Aleviliğin kökeni üzerine tarihçiler, ilahiyatçılar ve farklı siyasal çevreler tartışmalarını sürdürebilir. Aleviliğin İslam’dan önce var olup olmadığı, Hazreti Ali ile başlayıp başlamadığı ya da tarihsel gelişiminin hangi aşamalardan geçtiği, kendi başına bir tartışma konusudur.

Komünistler açısından belirleyici olan bu tartışmanın kendisi değildir. Önemli olan, Aleviliğin kökenine ilişkin ileri sürülen görüşlerin bugün hangi siyasi çizgiye hizmet ettiği, günümüz sınıf mücadelesi içinde nasıl bir rol oynadığı ve hangi sınıfsal çıkarları güçlendirdiğidir.  

Alevilik, ister İslamiyet’in içinde değerlendirilsin ister dışında kabul edilsin, dini bir inançtır. Bu nedenle tartışılması gereken temel sorun, Aleviliğin kökeni değil; komünistlerin din ve dini inançlar karşısında nasıl bir tutum alması gerektiğidir.

Marksizm-Leninizm, diyalektik ve tarihsel materyalizmi temel alır. Din ise idealist dünya görüşünün bir biçimidir. Materyalizm ile idealizm, doğayı, toplumu ve tarihi açıklamada birbirine karşıt iki dünya görüşünü temsil eder. Bu nedenle komünistler, idealist dünya görüşünü değil, bilimsel materyalizmi savunur. Buradan hareketle, herhangi bir dini inancın ya da dini akımın, hangi gerekçeyle olursa olsun ideolojik savunusunu yapmak, sonuçta dini dünya görüşünün savunulması anlamına gelir.

Son yıllarda, özellikle kendilerini “demokrat” ya da “devrimci” olarak tanımlayan bazı kişiler, çevreler, Aleviliği yalnızca İslamiyet dışında bir inanç olarak değerlendirmekle kalmamakta; aynı zamanda onu ilerici, hatta devrimci bir gelenek olarak sunmaktadır. Böylece Aleviliğe sahip olmadığı siyasi ve ideolojik nitelikler yüklenmekte, dini bir inanç bilimsel sosyalizmin yerine geçebilecek devrimci bir dünya görüşü gibi gösterilmektedir! Oysa bu yaklaşım, niyetten bağımsız olarak, dini bir inancın ideolojik savunusuna dönüşmektedir. Dini bir dünya görüşüne devrimci nitelikler atfetmek, bilimsel sosyalizm ile idealizm arasındaki temel ayrımı bulanıklaştırmakta ve sonuçta dini ideolojinin güçlenmesine hizmet etmektedir.

Bugün üzerinde durulması gereken esas konu, Alevilerin hangi siyasal çizgi temelinde mücadele ettikleri, hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettikleri ve Alevilik adına yürütülen siyasetin hangi ideolojik içeriğe sahip olduğudur. Tam da bu nedenle, Aleviler üzerindeki baskılara karşı çıkmak ile Aleviliğin savunuculuğunu yapmak birbirinden tamamen farklı iki tutumdur. Komünistler, herhangi bir dini topluluğa yönelik baskıya karşı çıkar. Ancak bu tavır, söz konusu dinin ya da mezhebin savunuculuğu anlamına gelmez.

Bugün Alevilik adına faaliyet yürüten çok sayıda dernek, platform ve yayın organı, mezhep baskısına karşı mücadeleyi Aleviliğin ideolojik savunusuyla birleştirmektedir. Oysa demokratik hakların savunulması başka, dini bir dünya görüşünün savunulması başkadır. Bazı demokratik taleplerin savunulması, bu hareketlerin genel olarak dini ideolojinin savunuculuğunu yaptığı gerçeğini değiştirmez.

Bu nedenle Alevilik temelinde geliştirilen ve kendisini devrimcilik olarak sunan siyaset, gerçekte dini ideolojiyi devrimci bir görünüm altında yeniden üretmektedir. Böyle bir yaklaşım, devrimci mücadeleyi güçlendirmek yerine, din ile devrimcilik arasında uzlaşma yaratmakta ve sonuçta bilimsel sosyalizmin temel ilkeleriyle çelişmektedir.

 Aleviliğin tarihsel kökenine kısa bir bakış

İslam dininde mezhepler, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Hz. Muhammed’in vefatının ardından halifelik konusunda başlayan siyasi iktidar mücadelesi, Müslüman topluluğun farklı siyasi kamplara ayrılmasına yol açmıştır. Başlangıçta siyasi nitelikte olan bu ayrışma, zamanla dinsel ve mezhepsel kimlikler kazanmış; böylece İslam dünyasında farklı mezhepler ortaya çıkmıştır. Mezheplerin oluşumu yalnızca inanç farklılıklarının değil, aynı zamanda siyasi iktidar mücadelesinin de ürünüdür.

Aleviliğin tarihsel kökeni de bu sürecin içinde şekillenmiştir. Aleviliğin çıkış noktasını, Hz. Muhammed’in ailesini ifade eden Ehl-i Beyt’e bağlılık oluşturmaktadır. Ehl-i Beyt; Hz. Muhammed’i, kızı Fatma’yı, damadı ve amcasının oğlu Ali’yi ve onların soyundan gelenleri kapsamaktadır. Ali’nin halifeliği döneminde yaşanan iç çatışmalar, onun öldürülmesi ve ardından Emevi iktidarının kurulması, Ehl-i Beyt taraftarlarının ayrı bir siyasi ve dinsel çizgi hâline gelmesini hızlandırmıştır. Özellikle Kerbela’da Hüseyin’in öldürülmesi, bu ayrışmanın belirleyici bir dönüm noktası olmuş ve sonraki yüzyıllarda Aleviliğin inanç dünyasının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Aleviliğin inanç sistemi, Ali’nin soyundan gelen imamlar etrafında şekillenmiştir. “On İki İmam” olarak anılan bu imamlar, Alevi inancında yalnızca dini önderler değil, aynı zamanda Ehl-i Beyt geleneğinin temsilcileri olarak kabul edilmektedir. Özellikle üçüncü imam Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi, Alevi inancının tarihsel hafızasında merkezi bir yer edinmiş; Kerbela, aradan yaklaşık bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Alevilerin kolektif belleğinde en önemli simgesel olaylardan biri olmayı sürdürmüştür, sürdürmektedir.

Muharrem ayında tutulan yaslar, oruçlar ve Kerbela anmaları, bu tarihsel belleğin günümüze kadar taşındığını göstermektedir. Anma biçimleri bölgelere göre farklılık gösterse de ortak nokta, dini inancın ritüeller aracılığıyla yaşatılmasıdır.

Tarih boyunca Aleviler katliamlara uğramış, mezhepsel ayrımcılığa ve çeşitli baskılara maruz kalmışlardır. Bu tarihsel gerçek inkâr edilemez. Ancak bu durum, Aleviliğin bir dinî inanç olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir inanç topluluğunun baskıya uğraması ile temsil ettiği ideolojik nitelik birbirinden farklı olgulardır. Baskıya uğramış olmak, herhangi bir dinî inancı kendiliğinden ilerici ya da devrimci kılmaz.

Marksizm-Leninizm ve din sorunu

Bugün milyarlarca emekçi ve yoksul insanın sömürüye, baskıya ve haksızlıklara karşı mücadele etmesinin önündeki en önemli ideolojik engellerden biri dindir. Adı Hristiyanlık, İslam, Budizm, Yahudilik ya da başka bir din olsun; tek tanrılı veya çok tanrılı, egemen ya da ezilen bir mezhep olması bu gerçeği değiştirmez.

Bütün dinlerin ortak noktası, insanları bu dünyadaki düzene boyun eğmeye yöneltmeleri ve kurtuluşu bu dünyada değil, ölümden sonra vaat etmeleridir. Böylece gerçek yaşamda sömürüye ve sınıf egemenliğine karşı mücadele yerine, kadercilik ve öte dünya umudu öne çıkarılmaktadır.

Bu nedenle din, egemen sınıfların emekçi kitleleri denetim altında tutmak için kullandıkları en güçlü ideolojik araçlardan biridir. Ancak dinin etkisi yalnızca egemen sınıfların propagandasından kaynaklanmaz. Yoksulluk, çaresizlik ve umutsuzluk da insanları dine yöneltmektedir. Marx’ın belirttiği gibi din, bir yandan gerçek sefaletin ifadesi, diğer yandan ona karşı bir protestodur; fakat aynı zamanda “halkın afyonudur.”

Din tüccarları ve egemen sınıflar, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Buna karşılık bazı sosyalist çevrelerin, “halkın değerlerine sahip çıkmak” adına dini söylem ve ritüellerle uzlaşması da bilimsel sosyalizm açısından yanlıştır. Bu tutum, işçileri-emekçileri dinsel yanılsamalardan kurtarmak yerine, onları güçlendirmeye hizmet etmektedir.

Marksizm-Leninizm’in görevi, dini yasaklamak ya da inananlara düşmanlık etmek değil; insanların sömürüden, yoksulluktan ve çaresizlikten kurtulacağı toplumsal koşulları yaratmak ve bilimsel dünya görüşünü yaymaktır. Marx’ın ifade ettiği gibi amaç, “insanın aşağılanmış, köleleştirilmiş, terk edilmiş bir varlık olduğu bütün koşulları değiştirmek” ve insanın insan için en yüce değer olduğu bir toplumu kurmaktır.

Alevilik, İslam’ı Sünnilikten farklı yorumlasa da, sonuçta İslam dininin sınırları içinde yer alan bir mezheptir. Aleviler de Kur’an’ı kutsal kitap olarak kabul etmekte, Hz. Muhammed’i peygamber olarak görmekte ve inançlarını İslam’ın temel referansları üzerine kurmaktadır. Mezhepler arasındaki ayrılıklar, dinin kendisinin reddedilmesinden değil, aynı dini kaynakların farklı biçimlerde yorumlanmasından doğmaktadır.

Bu nedenle Alevilik ile Sünnilik arasındaki farklılıklar, onları iki ayrı dünya görüşü hâline getirmez. Her iki mezhep de aynı dinin farklı yorumlarıdır. Her ikisi de idealist bir dünya görüşüne dayanır; toplumsal yaşamı ilahi iradeye bağlar ve doğa ile toplumun açıklanmasında bilimsel materyalizmi değil, dini inancı esas alır.

Bugün İslam adına ortaya çıkan ve İslam’ı birbirinden farklı biçimlerde yorumlayan çok sayıda mezhep, tarikat ve dini akım bulunmaktadır. Kimileri 1400 yıl önceki toplumsal yaşamı bugüne taşımaya çalışırken, kimileri İslam’ı çağın koşullarına uyarladığını iddia etmektedir. Kimileri ise Aleviliği demokrasiyle, laiklikle, sosyalizmle ya da devrimcilikle bağdaştırmaya çalışmaktadır. Ancak İslam nasıl yorumlanırsa yorumlansın özü değişmez. Çünkü bütün bu yorumlar, aynı dini temele dayanmakta; doğayı, toplumu ve insanı nihai olarak ilahi iradeyle açıklamaktadır.

Komünistler açısından temel ölçüt, herhangi bir dinin diğerine göre daha ilerici olup olmaması değildir. Esas ölçüt, dinin toplumsal yaşamdaki ideolojik işlevidir. Marksizm-Leninizm, dini tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak değerlendirir. Din, sömürücü sınıfların egemenliğini her zaman doğrudan kurmasa bile, insanların gerçek kurtuluşunu bu dünyada değil, doğaüstü güçlerde arayan bir bilinç biçimini temsil eder. Bu nedenle bilimsel sosyalizm ile din arasında uzlaşmaz bir ideolojik karşıtlık bulunmaktadır.

Komünistlerin görevi, Aleviliğin ya da herhangi bir başka mezhebin savunuculuğunu yapmak değildir. Komünistler, tüm dini inançlara eşit mesafede durur; hiçbir mezhebe karşı devlet baskısını kabul etmez, ancak aynı zamanda hiçbir dini akımın ideolojik savunusunu da üstlenmez. Bilimsel sosyalizm ile dini dünya görüşü arasındaki ayrımın korunması, marksist-leninist tutumun vazgeçilmez bir ilkesidir.

Komünistlerin Alevilik sorunundaki tutumu

 Komünistler açısından temel ayrım açıktır: Devletin ya da egemen sınıfların herhangi bir din, mezhep veya inanç üzerindeki baskısına karşı çıkmak demokratik bir görevdir; o dinin ya da mezhebin ideolojik savunuculuğunu yapmak ise bambaşka bir şeydir. Demokratik hakların savunulması ile dini ideolojinin savunulması birbirine karıştırılamaz. Komünistler bu ilkesel ayrımı daima korurlar.

Kuzey Kürdistan-Türkiye’de Aleviler uzun yıllardır mezhepsel ayrımcılığa, dışlanmaya, katliamlara ve çeşitli baskılara maruz kalmışlardır. Bu tarihsel gerçek inkâr edilemez. Bugün de Aleviler üzerindeki ayrımcı uygulamalar sürmektedir. Cem evleri resmî olarak ibadet yeri statüsünde kabul edilmemekte, Alevilerin inanç özgürlüğü fiilen sınırlandırılmaktadır.

Komünistler, devletin ve egemen sınıfların Alevilere yönelik her türlü ayrımcı uygulamasına karşı çıkar. Bu nedenle komünistler, Alevilerin kendi örgütlerini kurma, cem evleri açma ve inançlarını özgürce yaşama haklarını savunur. Ancak bu yaklaşım, Alevi inancının ya da herhangi bir dini inancın doğru bulunduğu veya ideolojik olarak benimsendiği anlamına gelmez. Komünistler, demokratik hakların savunulması ile dini bir inancın ideolojik savunusunu birbirine karıştırmaz.  

Sonuç

Komünistler, bütün dinlerin idealist dünya görüşünü temsil ettiğini ve egemen sınıfların elinde sömürü düzeninin sürdürülmesine hizmet eden önemli ideolojik araçlardan biri olduğunu kabul eder. Bu nedenle komünistler, herhangi bir dini ya da mezhebi değil, bilimsel sosyalizmin dünya görüşünü savunur.

Ancak dinle mücadele, inanan insanlara karşı değil; dini düşüncenin toplumsal temelini yaratan sömürü düzenine karşı yürütülür. Din, sömürü, yoksulluk ve çaresizlik sürdükçe varlığını koruyacaktır. Bu nedenle dine karşı en etkili mücadele, materyalist dünya görüşünün yaygınlaştırılması ve sömürü düzeninin ortadan kaldırılması mücadelesidir.

Komünistler, devletin bütün dinler ve mezhepler karşısında tarafsız olmasını, hiçbir dine ya da mezhebe ayrıcalık tanımamasını ve tüm inançlara eşit mesafede durmasını savunur. Aynı zamanda herkesin inanç ya da inançsızlık hakkını, ibadet ve örgütlenme özgürlüğünü demokratik haklar kapsamında değerlendirir. Komünistlerin görevi, emekçileri din ve mezhep temelinde değil, sınıf temelinde birleştirmek; dini ideolojinin değil, bilimsel sosyalizmin dünya görüşünü egemen kılmak için mücadele etmektir.


Cihan Yıldız – 16.07.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑