Makaleler

Published on Nisan 23rd, 2026

0

Varşova’dan Auschwitz’e: faşizme karşı direniş ve kurtuluş | Cihan Yıldız


Burjuvazinin barbarlığı kadar sahtekârlığının da sınırı yoktur. Burjuva medya, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin 81. yılında da, savaşın esas yükünü çeken ve Hitler faşizmini yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği’nin rolünden söz etmezken, bu zaferi Batılı müttefiklere mal etmektedir.

Nazi Almanya’sının savaşa hazırlanması

Almanya, savaşa hazırlanabilmek için ağır sanayisini, öncelikle de Ruhr Bölgesi’ndeki demir, maden ve savaş sanayisini yeniden kurmak ve geliştirmek zorundaydı.  Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin ardından Almanya, Versailles Anlaşması’nın ağır ve dayatılmış yükümlülükleri altına sokulmuştu; bu koşullarda söz konusu görevi kendi başına kısa sürede yerine getirmesi imkânsızdı.

Bu noktada, Almanya’nın ağır sanayisini ve özellikle savaş sanayisini yeniden kurmaya yönelik Dawes Planı önemli bir rol oynadı. Bununla birlikte amaçlanan, Alman sanayisinin dev sermaye yatırımları yoluyla Amerikan ve İngiliz tekellerine bağımlı hâle getirilmesiydi. Bu süreçte öncü rolü, uzun vadeli kredilerin %70’ini oluşturan Amerikan sermaye yatırımları oynuyordu. Alman dış borçlanması, 1924-930 yılları arasında 30 milyar markı aştı.

Almanya’nın ağır sanayisi ve silah sanayisi ancak bu mali yardımla ayağa kalkabildi; bu da daha sonraki Nazi saldırganlığının en önemli ön koşullarından birini oluşturdu. Diğer tayin edici bir olgu ise İngiltere ve Fransa’nın izlediği “karışmama” politikasıydı. Bu politika, kolektif güvenlikten vazgeçme anlamına geliyor ve pratikte Nazi Almanya’sının saldırgan taleplerinin onaylanması anlamını taşıyordu.

Bunun en iyi bilinen sonuçları, 1936’da Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sının İspanya İç Savaşı’nda Franco faşistlerinin yardımına koşması ve ardından 1938’de Avusturya’nın Naziler tarafından ilhak edilmesiydi.

Sovyetler Birliği, sürekli olarak ülkelerin eşit haklara sahip olması ve bağımsızlıkları ilkesini savunarak kolektif savunmanın örgütlenmesi için çağrıda bulunurken, imtiyazların ve tavizlerin Almanya’ya cesaret verdiğini ve onu saldırı yoluna ittiğini açıkça görmelerine rağmen ABD, Fransa ve İngiltere hükümetleri parmaklarını bile kıpırdatmadı.

Aynı şekilde, Çekoslovakya’nın Naziler tarafından işgal edilmesi de İngiliz ve Fransızların doğrudan desteğiyle mümkün oldu. 1938 Eylül’ünün sonunda Münih’te, Hitler, Chamberlain, Mussolini ve Daladier’in katıldığı ve Çekoslovakya’nın temsil edilmediği koşullarda, Almanların ağırlıklı olarak yaşadığı bölgelerin ve aynı zamanda çoğunlukta olmadıkları bazı bölgelerin 10 Ekim’e kadar Nazi Almanya’sına verilmesini karara bağlayan bir konferans düzenlendi. Münih Anlaşması’nın esas önemi, Çekoslovakya topraklarının Almanya’ya, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa başlama yükümlülüğünün bir karşılığı olarak verilmesidir.

Batılı güçlerin “karışmama” politikaları, gerçekte hangi çıkarları savunduklarını ortaya koydu: Nazi saldırısı Doğu’ya, Sovyetler Birliği’ne karşı yönelmeliydi. Çekoslovakya’nın Mart 1939’da işgal edilmesi ise bunun tayin edici adımıydı. Bir yandan Nazilere verilen tavizler, diğer yandan Batılı güçlerin Sovyetler Birliği’ni tecrit etme çabaları, Hitler Almanya’sının SSCB’ye saldırmasını cazip kılıyordu. Daha sonra, Büyük Britanya ve Fransa için uygun koşullara sahip bir barışın dikte ettirilebilmesi amacıyla her iki tarafın da vahşi bir savaşta güç kaybetmesi bekleniyordu.

Sovyetler Birliği’ne saldırı

Faşist Almanya, Temmuz 1940’ta Sovyetler Birliği’ne karşı askerî saldırının planlarını somutlaştırmaya girişti. Nazi generalleri, Avrupa’daki zaferlerinden başları dönmüş bir şekilde, bu girişim için “yıldırım savaşı” taslağını temel aldılar. Savaşın hedefi yalnızca Ukrayna’daki maden ve kömür yatakları ile Kafkasya’daki petrol kaynakları değildi; bunun ötesinde, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir soykırımın gerçekleştirilmesi düşünülüyordu. SSCB’ye karşı savaş, faşistler tarafından bir “kurutma seferi”, bir “yok etme savaşı” olarak planlandı ve yürütüldü.

Faşist Almanya, 21 Haziran 1941 akşamı ordusunun hemen hemen dörtte üçünü Sovyetlerin batı sınırı boyunca yoğunlaştırdı. Almanya, 22 Haziran’da SSCB’ye saldırdı. Avrupa ve Amerika’nın çeşitli çevreleri saldırıya farklı tepkiler gösterdiler. Büyük Britanya ve ABD’nin gerici güçleri, henüz Almanya ve Sovyetler Birliği’nin karşılıklı olarak güçten düşmesi yoluyla egemen bir konuma ulaşmayı umuyorlardı. İngiltere ve Amerika halklarının çoğunluğu ise Hitler Almanya’sına karşı mücadele için Sovyetler Birliği ile birleşmeyi talep ediyordu.

“Yıldırım savaşı”nın başarısızlığa uğraması

Nazi generalleri, Sovyetler Birliği’ne karşı saldırılarını planlarken SSCB’yi yaklaşık iki ay içinde alt edebileceklerinden ve Urallara kadar ilerleyebileceklerinden yola çıkıyorlardı. Sovyetler Birliği’nin başlangıçtaki toprak kayıpları, faşistlerin bu planının gerçekleşebileceği izlenimini veriyordu. Batılı güçlerin askerî uzmanları, Sovyetler Birliği’ne Nazi Almanya’sına karşı bir ay, en fazla da üç ay dayanma şansı tanıyordu.

İkinci bir cephenin olmaması tayin edici bir durumdu; çünkü bu durum, Almanya’ya ve müttefiklerine ait birlikleri Kızıl Ordu’ya karşı cepheye sürme olanağı sağlıyordu. Bu nedenle Kızıl Ordu, geniş bölgeleri düşmana bırakmak zorunda kaldı. Sovyetler Birliği, buna rağmen Büyük Britanya ve ABD şahsında “sallantılı da olsa” yeni müttefikler buldu.

Sovyet cephe gerisi sağlam kaldı. Sovyetler Birliği’nin halkları, bir savunma savaşı yürütmenin moral üstünlüğüyle kenetlendi; Alman ordusunun ikmali ise partizanlar tarafından sekteye uğratıldı. Tüm SSCB nüfusunun desteğiyle Kızıl Ordu, cesaret ve dayanıklılıkla düşmanı yavaş yavaş durdurmayı başardı. Faşist ordu, sık sık ilerleyişini yavaşlatan ve Nazilerin zaman planlamasını altüst eden kayıplar nedeniyle cephe savaşına geçmeye zorlandı.

Burjuva tarihçileri arasında, Kızıl Ordu’nun ülkenin “muazzam derinliği sayesinde kurtulduğu”, faşist ordunun ise “Rusya’da yolunu kaybettiği” şeklindeki görüş oldukça yaygındır. Bizzat Hitler, “Barbarossa” harekâtının planlanması sırasında, “Rusya’daki mesafelerin büyük olduğunu, ancak Alman ordusunun daha önce aştığı mesafelerden daha büyük olmadığını” söylemiştir.

Elbette Almanya’nın yenilgisine yol açan nedenler; uzak mesafeler, iklim, kötü yollar ya da buna benzer etkenler değildir. Bu tür açıklamalar, Alman emperyalizminin intikamcı politikasına hizmet etmekte ve Sovyet ordusunun faşizmden kurtuluştaki gerçek rolünü gizlemektedir. Gerçekte bu muazzam görev, ağır bedellerle verilen bir mücadele içinde Kızıl Ordu, partizanlar ve SSCB halkları tarafından yerine getirildi.

“Yıldırım savaşı”, 1941’in sonuna kadar tümüyle başarısızlığa uğrayana dek “yıldırım” niteliğini yavaş yavaş yitirdi. 1942 yılının başında ise Sovyet birlikleri cephenin ana kesitlerinde saldırıya geçti.

Avrupa’nın kurtuluşu

1942 yazında Nazi birlikleri, Avrupa’da ikinci bir cephenin olmamasından yararlanarak açıkta olan bütün rezervlerini topladı ve cephenin güneybatı kesimine sürdü. Böylelikle bu alanda bir güç üstünlüğü sağladılar ve cepheyi burada yardılar. Alman saldırısının hedefi, bir taşla iki kuş vurmaktı. Ana hedef, Moskova’nın doğusuna geçmek, şehri kuşatmak ve Kızıl Ordu’yu teslim olmaya zorlamaktı. Yan hedef ise Grozni ve Bakü’deki petrol yataklarının Alman işgalcilerinin eline geçmesini sağlamaktı. Nazi birlikleri, önemli bir taktik başarı elde ettiler, ancak Transkafkasya ve Stalingrad’da durduruldular.

Faşistler, Stalingrad’ı almadan Kafkasya’yı denetim altına alamayacaklarını bildiklerinden, ağustos ortasından itibaren kenti ele geçirmeye çalıştılar. Altı buçuk ayı aşan ve savaşın gidişatını belirleyen bir savaş başladı. Bunun nasıl sonuçlandığı biliniyor. Çember içine alınan Nazi altıncı ordusunun imha edilmesinden sonra, Kızıl Ordu’nun karşı saldırısı Şubat 1943’te başarıyla tamamlandı ve böylelikle Nazi işgalcilerine karşı genel saldırıya ve onların kitleler hâlinde geri püskürtülmesine geçildi. Savaşın başlangıcından bu yana ilk kez, Stalingrad savaşının dönüm noktasıyla birlikte güçler dengesi, inisiyatifi ele geçiren ve Berlin’e doğru ilerleyişe geçen Sovyet ordusunun lehine değişti.

Sovyet birlikleri, 26 Mart 1944’te Prut’ta 85 kilometrelik bir genişlikte Sovyet-Romen sınırına ulaştılar. Bunun üzerine Nazi birlikleri Macaristan’ı işgal etti ve bu ülkeleri faşist blokta tutabilmek, Hitler Almanyası’nın yaklaşan sonunu geciktirmek amacıyla Romanya’ya yedek birlikler sevk etti.

6 Haziran 1944’te Amerikan ve İngiliz birlikleri Kuzey Fransa’ya çıkarma yaptılar. Anti-Hitler Koalisyonunun müttefikleri, ikinci cepheyi ancak Kızıl Ordu’nun tek başına da Avrupa halklarını kurtarabilecek durumda olduğunu gördüklerinde açtılar.

1944 Ekim’inin sonuna kadar, Barents Denizi’nden Karadeniz’e kadar olan Sovyet toprakları kurtarıldı.

Bundan sonraki altı buçuk ay içinde Sovyet ordusu; Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Polonya ile Çekoslovakya, Yugoslavya ve Avusturya’nın geniş alanlarını kurtardı. Bu ülkelerin hemen hemen hepsinde Nazi işgalcilerine karşı ayaklanmalar gerçekleşti; büyük partizan birlikleri Kızıl Ordu ile birlikte ilerledi. Nazi İmparatorluğu, Sovyet ordusunun ve müttefik birliklerin darbeleri altında yıkıldı. Naziler, 8 Mayıs 1945’te Berlin-Karlshorst’ta teslimiyet anlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar.

Kızıl Ordu’nun faşizmin yıkılmasındaki rolü

Faşizme karşı zafer uğruna verilen mücadelede en büyük katkıyı yapan ve en ağır kayıpları veren Sovyetler Birliği idi. Ancak savaşın bitiminden kısa bir süre sonra, SSCB’nin Anti-Hitler Koalisyonu içindeki müttefikleri olan ABD, Büyük Britanya ve Fransa, Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı mücadelenin ve barışın güvence altına alınmasının kalesi olarak artan saygınlığını sabote etmek için bir yalanlar, tarihsel saptırmalar ve çarpıtmalar ağı örmeye başladılar. Yeniden güçlenen Alman emperyalizminin ideologları tarafından, tarihsel faşist caniliği relativize etmek için kullanılanlar, o dönemde ortaya atılan bu yalanlar ve iftiralardır.

Birinci Varşova ayaklanması

Varşova Gettosu’nun duvarları içinde kalan yaklaşık 60 bin Yahudi –1940’ta sürüler hâlinde buraya getirilen 400 bin kişiden geriye bu kadarı kalmıştı– Nazilere karşı ayaklanarak direnişe geçti. 1940 yazının sonlarına doğru, Nazilerin Polonya’yı işgalinden bir yıl sonra, SS birlikleri yaklaşık 400 bin Yahudi’yi toplayıp Orta Çağ’dan kalma eski gettonun çevresine kapattı. Bu bölge, Varşova şehrinden yüksek duvarlarla ayrılmış, yaklaşık dört buçuk kilometre uzunluğunda ve bir buçuk kilometre genişliğindeydi.

Normalde 160 bin kişinin yaşadığı bu bölgenin nüfusu bir anda 400 bine çıktı. Varşova Valisi Frank, bu 400 bin kişiden yarısının bile yaşamını sürdürebilmesine ancak yetecek kadar yiyecek sağlıyordu. Gettodan çıkmak yasaktı; çıkmaya çalışanlar ise hemen vurularak öldürülüyordu. Gettodaki Yahudiler, Nazi ordusu için üretim yapan ve köle emeğinin büyük kazanç sağladığı silah fabrikalarında çalışmaya zorlanıyordu. En az 100 bin Yahudi, gün boyunca başkalarının yardımıyla sağlanan, çoğu zaman samanla kaynatılmış bir tabak çorbayla hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu, umutsuz bir yaşam mücadelesiydi.

Naziler, 300 binden fazla Yahudi’yi gettodan sürdü ve bölgeyi daha da küçülttü. Varşova Gettosu Ayaklanması, 19 Nisan – 16 Mayıs 1943 tarihleri arasında gerçekleşti. Naziler 19 Nisan sabahı tanklar, toplar, alev makineleri ve dinamit birlikleriyle saldırıya geçtiğinde, getto yaklaşık 900’e 300 metrelik dar bir alana sıkışmış durumdaydı. Ancak suyolları, lağımlar, mahzenler ve bodrumlarla örülmüş yeraltı ağı, Yahudiler tarafından âdeta bir savunma hattına dönüştürülmüştü. Ellerinde çok az silah vardı: birkaç tabanca ve tüfek, güçlükle temin edilmiş on-on beş makineli tüfek ve el yapımı bombalar. Buna rağmen, o nisan sabahı tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmaya kararlıydılar. Nazi Almanya’sı döneminde Yahudiler, ilk ve son kez Nazilere karşı bu ölçekte silahlı bir direniş sergiledi.

Nazilerin gettoda iki bini aşkın askeri bulunuyordu. Silahları son derece yetersiz olan direnişçiler, tankların, alev makinelerinin ve topların saldırısı karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar; ancak direnmekten vazgeçmediler. Direniş, 16 Mayıs’a kadar sürdü.

İkinci Varşova ayaklanması

1944 yılı ağustos ayının başında, Varşova’da on binlerce Polonyalı, Nazi işgaline karşı bir ayaklanma başlattı. Varşova Ayaklanması olarak bilinen bu girişimde, bir yıl önce Yahudi halkının Varşova Gettosu Ayaklanması sırasında yaptığı gibi, direnişçiler son derece sınırlı imkânlarla mücadeleye atıldılar. Az sayıda silah, neredeyse yok denecek kadar yetersiz donanım ve çok kısıtlı erzakla, faşist Alman ordusunun devasa savaş gücüne karşı eşitsiz bir mücadele yürüttüler. Ancak bu direniş, Nazi birliklerin sayıca ve donanımca üstünlüğü, ayrıca dışarıdan yeterli desteğin sağlanamaması nedeniyle başarısızlığa uğradı. Varşovalılar, kurtuluş anının yaklaştığına iyice inandılar. Ancak Polonya burjuvazisinin politik bir oyun oynadığının farkına varamadılar. Burada bir kez daha, burjuvazinin sınıf çıkarları için, her türlü caniliğe muktedir olduğu ortaya çıktı.

1 Ekim 1944’te, iki aylık kanlı mücadelelerden sonra isyancılar teslim oldular. 300 bin insan burada yaşamını yitirdi. Polonya burjuvazisinin ordusu Armija Krajowa’nın komutanı General Bor-Komorowski ve Polonya sürgün hükümetinin üyesi Mikołajczyk, ilk olarak yenilginin suçunu Stalin ve Kızıl Ordu’ya yüklemeye çalıştılar! Hitler üzerindeki zaferden sonra Polonya’da komünizm yanlısı bir hükümet kurmak için Varşova ayaklanmasına ihanet edildiğini öne sürdüler! Kızıl Ordu’nun ilerleyişini durdurduğunu ve “siyasal karşıtlarını katlettirmek için” ayaklanmanın bastırılmasına kadar beklediğini iddia ettiler!

 Kızıl Ordu, isyancılara yardıma gelmek için elinden geleni yaptı. Sovyet ordusunun o zamandan Eylül ortasına kadar sözde “beklemesi”, Prag’ın ele geçirilmesiyle ve 160 bin Sovyet askerinin ölmesi ya da ağır yaralanmasıyla sonuçlandı. 10 Eylül tarihinden itibaren Sovyet topları, Almanların yoğun olduğu Varşova’nın doğusunu dövmeye başladı. Sovyet pilotları, 14 Eylül’den itibaren isyancılara havadan silah, patlayıcı ve besin maddesi attılar. 16 Eylül gecesi, Kızıl Ordu ile birlikte savaşan Polonya Halk Ordusu’nun (Armija Ludowa) 1. Ordusu Vistül Nehri’ni aştı. Bununla, Vistül’ün batı yakasında bir köprübaşı oluşturulması planlanıyordu. Ancak köprübaşını genişletme, Nazi birliklerinin savunmasını yarma ve isyancılarla bağlantı kurma çabaları faşist Alman ordusu tarafından püskürtüldü. Çünkü Nazi generalleri, Varşova’dan sonra Berlin’e giden yolların serbest olduğunu biliyorlardı ve bütün güçlerini oraya yoğunlaştırmışlardı.

Bütün bu nedenlerden ötürü, Sovyet ordusunun isyancılara yardıma gelmek için elinden geleni yaptığı açıktır. Armija Krajowa’nın subaylarından biri olan Albay Rawicz, Lublin Komitesi’nin 26.08.1944 tarihli bir basın konferansında, Armija Krajowa’nın genel karargâhının ayaklanma emrini, Rusların Varşova’nın henüz 35 kilometre uzağında durduğu sırada verdiğini bildirdi. Kendisi ve diğer subaylar, Ruslar Vistül köprülerine ulaşmadan ayaklanma emrini vermenin çılgınlık olduğunu savunmuşlardı.

 Auschwitz

Kuzey Kürdistan-Türkiye’de sol basında çıkan bazı yorumlarda, cezaevleri sık sık Nazi kamplarına benzetilir. Tabii ki Kuzey Kürdistan-Türkiye’deki hapishanelerde insanlık dışı uygulamalar vardır. Ancak bu uygulamalardan yola çıkarak Auschwitz veya Nazi toplama kampları ile karşılaştırma yapmak haklı kılınabilir mi? Bu soruya doğru yanıt verebilmek için önce Nazi toplama kamplarının ve Auschwitz’in ne olduğuna bakmak gerekir.

Hitler, iktidara gelmeden yaklaşık 10 yıl önce yayımlanan Kavgam adlı, programatik görüşlerini içeren kitabında, “bütün kötülüklerin başlıca kaynaklarından biri” olarak Yahudileri göstermiş ve “Avrupa’nın ve dünyanın Yahudilerden temizlenmesi gerektiğini” savunmuştur.

Almanya’da Hitler önderliğinde faşist NSDAP (Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisi), 30 Ocak 1933’te iktidara geldi. 1 Nisan 1933’te Yahudi işyerleri boykot edildi, 7 Nisan’da “ari” kana sahip olmayan memurlar devlet dairelerinden uzaklaştırıldı. 15 Eylül 1935’te “Alman kanının ve Alman şerefinin korunması kanunu” ile Yahudilerle evlenmek yasaklandı. 9-10 Kasım 1938’de “Reichskristall Gecesi”nde Yahudilere karşı Almanya ve Avusturya genelinde toplu katliamın ilk provaları yapıldı.

1 Eylül 1939’da Alman ordularının Polonya’ya girmesiyle İkinci Dünya Savaşı başladı. 21 Eylül’de Polonyalı Yahudilere ülkenin belirli şehirlerinde toplanma emri verildi. Ekim ayında Lodz’un güneyinde ilk getto oluşturuldu. 31 Haziran 1941’de Göring, Heydrich’e Avrupa’daki Yahudi sorununun “nihai çözümü” için tüm önlemleri almasını emretti. 3 Eylül 1941’de Auschwitz’teki toplama kampında gaz odalarında ilk tutuklular öldürülmeye başlandı. 600 esir Sovyet askeri “Siklon B” gazı ile boğuldu.

15 Eylül 1941’den itibaren tüm Yahudilerin Davut yıldızı taşımaları şartı getirildi. Eylül ayından yılsonuna kadar Naziler, kendi rakamlarına göre 535.000 Yahudi’yi katletti. Kasım ayından itibaren katliam için “gaz arabaları” kullanılmaya başlandı. Yahudiler bu araçlara tıka basa dolduruldu, ardından aracın egzozundan çıkan gaz içeri verildi; bu yöntemle, büyük çoğunluğu Yahudi olmak üzere 500 binin üzerinde insan katledildi.

20 Ocak 1942’de Nazi yöneticileri Wannsee’de toplanarak Avrupa’daki 11 milyon Yahudi’nin katledilmesini planlayıp kararlaştırdılar ve bunu uygulamaya koydular. Bu kararı takip eden aylarda Auschwitz’in yanı sıra Birkenau, Belzec, Treblinka, Sobibor ve benzeri yerlerde toplama kampları oluşturuldu.

Bu kamplarda insanların “nasıl daha hızlı ve ucuz katledilebileceği” üzerine âdeta bir sanayi sistemi kuruldu. Mercedes, Siemens, Krupp, IG Farben gibi Alman tekelleri, esirlerin emeğini yoğun biçimde sömürdü. Her gün on binlerce insan gaz odalarında ölüme gönderildi. 27 Ocak 1945’te Kızıl Ordu birlikleri Auschwitz’te geriye kalan yaklaşık 6.000 kişiyi kurtardığında, Alman faşistleri planlı, programlı, sistematik bir soykırımla 6 milyondan fazla Yahudi’yi katletmişti. Auschwitz ve diğer toplama kampları, işte bu sistematik soykırımın simgesidir.

Kuzey Kürdistan-Türkiye’deki cezaevlerinin durumu elbette korkunçtur. Ancak Auschwitz veya diğer Nazi toplama kampları ile ne nitel açıdan (Nazi yasalarına dayanan planlı katliam), ne de nicel açıdan (katletme biçimi ve katledilenlerin sayısı) karşılaştırılabilir. Bu tür karşılaştırmalar, Nazi vahşetinin küçümsenmesi anlamına gelir.

Bu cezaevlerinde esas olarak tecrit ve izolasyon uygulanmaktadır. Hasta mahkûmlar serbest bırakılmamakta, keyfi uygulamalar ve kötü muamele görülmektedir. Ancak bu hapishaneleri Auschwitz ile karşılaştırmak, Auschwitz’in gerçek boyutunun korkunçluğunu göz ardı eder ve daha büyük bir barbarlığın olamayacağı gibi yanlış bir bilinç yaratır. Oysa burjuvazinin barbarlığının sınırı yoktur ve Auschwitz, bunun tarihteki en korkunç örneklerinden biridir.

Bugün bu cezaevlerinde, tüm barbar koşullara rağmen, açıkça ve yasal düzeyde bir ulusun yok edilmesi ilan edilmemiş, gaz odaları kurulmamış, günde on binlerce insanın yakıldığı fırınlar işletilmemiştir. Eğer bugünkü durumu Nazi kamplarıyla eş tutarsak, benzer uygulamalar gerçekten başladığında bunu nasıl tanımlayacağız?

Burjuvazinin barbarlığı kadar sahtekârlığının da sınırı yoktur. Burjuva medya, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin 81. yılında da, savaşın esas yükünü çeken ve Hitler faşizmini yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği’nin rolünden söz etmezken, bu zaferi Batılı müttefiklere mal etmektedir.

Ancak gerçekler değişmez. 27 Ocak 1945’te Auschwitz’ten kurtulanlar, gerçek kurtarıcılarının kim olduğunu hâlâ hatırlamaktadır: Sovyet Kızıl Ordusu.

İnsanlığın bir daha Auschwitzler yaşamamasının yolu, faşizmi mümkün kılan koşulların ortadan kaldırılmasından geçmektedir.

Auschwitz ve diğer Nazi toplama kamplarını hatırlarken, oluşan öfkeyi ve kinimizi yeni bir dünyanın yaratılması için verilen mücadeleye dönüştürmek gerekir.


Cihan Yıldız – 23.04.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑