Makaleler

Published on Ağustos 13th, 2026

0

Türkiye’nin kültürel ve toplumsal yapısı üzerine birkaç söz | Cumali Yağmur


Kültür, her dönemde bir toplumun gelişmişlik seviyesini belirleyen temel faktör olmuştur. Türkiye, feodal düşünce yapısından kapitalist sisteme ve modern düşünce yapısına geçiş sürecinde büyük sancılar yaşamıştır ve bu sancılar hâlâ devam etmektedir. Bu kültürel geçiş süreci, toplumun her kesimini ciddi şekilde etkilemektedir.

Türkiye toplumu bugün, televizyon dizilerindeki karakter yapılarıyla büyük bir benzerlik göstermektedir. Bu dizilerde tasvir edilen, “kimin elinin kimin cebinde olduğunun” belli olmadığı ilişkiler yumağı, toplumsal gerçekliğin bir yansıması gibidir. Birine düşman olanlar, kısa süre sonra hiçbir şey olmamış gibi dost olabilmektedir. Kadının hak ettiği değeri görmediği bu yapıda, feodal zihniyete sahip ancak dışarıdan modern görünen figürler tarafından kadınlar birer “seks objesi” olarak konumlandırılmaktadır. Kendilerini dış dünyaya “modern” olarak lanse eden bu erkekler, kadına bakış açısı söz konusu olduğunda Orta Çağ feodal zihniyetinden henüz sıyrılabilmiş değillerdir.

Türkiye kültürü, “yoz Fransız” ve “feodal” etkilerin kıskacından kurtulup gerçek bir kapitalist-endüstriyel sivil toplumun kültürel yapısına henüz evrilememiştir. Türkiye’de çarpık ve dışa bağımlı olarak gelişen kapitalist sistemin üstyapısı olan kültür ve sanat da aynı ölçüde çarpık gelişmiştir. Altyapıda kapitalist üretim araçları ve ilişkileri hâkim görünse de üstyapıda, yani kültür ve sanatta, hâlâ az gelişmiş ve yozlaşmış bir feodal yapı mevcuttur. Bu durum, modern sivil toplum anlayışının oldukça uzağında bir varlık sürdürmektedir.

Antonio Gramsci’nin teorilerinden yola çıkarak mevcut durumu tanımlarsak; “kültür rantı”, “taşralılık”, “melodramatik folklor”, “provinz” (yerellik) ve “ulusal kültür” olarak tarif edilen unsurlar, Türkiye’nin bugünkü kültürel dokusunu oluşturmaktadır. Bu unsurlar toplumda iç içe geçmiş bir şekilde yaşanmaktadır. Ulusal kültür, çeşitli azınlık kültürleriyle harmanlanmış olsa da mevcut Türk milliyetçiliği ve şovenist yaklaşımlar toplumda tam bir hegemonya kurmaya çalışmakta, ancak mutlak bir başarı sağlayamamaktadır.

Gramsci’ye göre kültürel hegemonya: “Egemen grubun, alt grupların genel çıkarlarıyla somut bir uyum sağlaması ve devlet hayatının, istikrarsız dengelerin sürekli kurulup aşılması süreci olarak kavranmasıdır. Bu dengelerde egemen grupların çıkarları ağır basar; ancak bu, dar bir ekonomik-kurumsal çıkar düzeyine inmeyecek bir sınıra kadar geçerlidir.”

“Ne mutlu Türküm diyene” ve “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi milliyetçi ve ırkçı söylemler varlığını korumaktadır. Ülke, bayrak ve Atatürk sevgisi bağlamındaki bu ifadeler, çoğu zaman özünden koparılarak “ucuz kahramanlıklara” alet edilmektedir. Türkiye’nin çok kültürlü yapısına rağmen, azınlıkları yok sayan inkârcı bir kültür egemendir. Türk kültür hegemonyası, diğer kimlikler üzerinde baskıcı bir üstünlük kurmaya çalışmaktadır. “Tek millet, tek bayrak, tek dil” sloganlarıyla beslenen milliyetçi, ırkçı ve şovenist bu anlayış, toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiştir. Bu inkâr politikası, yirmi birinci yüzyılda bile sürdürülmek istenmektedir.

Özellikle son yirmi yılı aşkın AKP-MHP dönemiyle birlikte, yozlaşmış bir dinsel anlayışa dayalı feodal yapı toplumun tüm katmanlarına yukarıdan aşağıya empoze edilmiştir. Toplumsal idealler gerilerken, “Er olan ekmeğini taştan çıkarır” prensibi her türlü etik dışı davranışın mazereti hâline gelmiş ve toplumda karşılık bulmuştur. Aile bağları zedelenmiş, bireylerin birbirini çıkarları uğruna kandırdığı bir yapı ortaya çıkmıştır. Toplumsal yapıda neyin doğru, neyin yanlış olduğu artık seçilemez bir noktaya ulaşmıştır. Kültürel değerler aşınırken, azınlık kültürlerine karşı düşmanlık ve önyargı körüklenmektedir. Bu ortam, insanlar arasındaki temel güven duygusunu yok etmektedir. Sünni inancı ve dinsel kültür içerisinde, diğer inanç ve kültürlere karşı dışlayıcı bir yaklaşım hâkimdir.

Bu kültürel kirlilik siyaseti de zehirlemektedir. Politik arenada etik tamamen yok olmuştur. Politikacılar, ideolojik bir tutarlılık sergilemek yerine şahsi çıkarları için kolayca saf değiştirebilmektedir. İlkelerin yerini çıkarların aldığı bu kaos ortamı, sorunları çözülemez bir hâle getirmektedir. Yıllardır tamamlanamayan bu sancılı dönüşüm süreci, toplumu büyük bir çıkmaza sürüklemektedir. Tartışma kültürünün yokluğu, siyasi aktörlerin birbirine sadece düşmanlık beslemesine neden olmaktadır.

Ahmet Davutoğlu, kurduğu partinin (Gelecek Partisi) temel vizyonunu açıklarken Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu değişimin kapsamlı bir ahlak, zihniyet, kurum ve siyaset devrimi olduğunu vurgulamaktadır. Mevcut tabloya göre bu temel şartlarda ağır bir gerileme yaşanmaktadır. Toplumun ve siyasetin; farklılıkları ortak bir aidiyette buluşturan güçlü bir vatandaşlık bilincine, tutarlı bir ahlak anlayışına, liyakat esaslı devlet kurumlarına ve millet iradesine dayalı meşru bir düzene ihtiyacı vardır.

Toplumsal ilişkilerdeki ikiyüzlülük ise en alt tabakadan en üst elit gruplara kadar yayılmıştır. İnsanlar yüz yüze geldiklerinde sergiledikleri sahte samimiyeti, birbirlerinin arkasından konuşarak bozmaktadır. Bu kısır döngünün aşılması için acilen bir “kültürel devrim” gerekmektedir. Sivil toplum anlayışının yerleşmesi için yeni bir zihniyet tartışması açılmalıdır. Bir sosyolog olarak gözlemlerim bana göstermektedir ki yeni seçenekler üretmek ve yapıcı bir kültürel tartışma başlatmak artık bir zorunluluktur.

Günlük yaşamda rüşvet ve yolsuzluk, kanıksanmış bir yaşam biçimi hâline gelmiştir. “Balık baştan kokar” deyiminde olduğu gibi, bu kokuşmuşluk tüm siyasi ve sosyal çevreleri sarmıştır. Bu yozlaşmanın önüne geçmek için evrensel kültürel değerler referans alınmalı ve toplumsal bilinci ileriye taşıyacak projeler üretilmelidir. Dijitalleşme çağında feodal zihniyetle modern dünyaya uyum sağlama çabası, büyük bir bocalamaya neden olmaktadır. Kültürel seviye yükselmedikçe bu karanlık tablo derinleşecektir.

Her türlü yanlış kültürel değerden arınarak çağa uygun bir sivil toplum anlayışına geçilmediği sürece toplumdaki belirsizlik devam edecektir. Bu değişim de akşamdan sabaha gerçekleşmeyeceğine göre, sancılı tartışma süreci bir süre daha devam edecektir.


Cumali Yağmur – 13.08.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑