İtalyan edebiyatında kısa bir yolculuk | İskan Tolun
Bir deniz kızı misali, masmavi sulardan karaya kulaç atmış gibi ince ve upuzun duran İtalya Yarımadası’na hayran kalmamak mümkün değildir. Tarihine (Antik Roma) bakıldığında birçok ülke gibi nice badireler atlatmış, nice medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve imparatorlukla, krallıkla (1871’de Roma, resmen İtalya’nın yeni başkenti oluyor), hatta diktatörlükle yönetilmiş zamanında ve şimdi de gelişmiş ülkelerin gözdesi sayılabilecek nitelikte harika bir Avrupa ülkesidir.
Ve bu ülkenin başkenti olan Roma’nın merkezine yaklaşık 5 km uzaklıkta, Tiber Nehri’nin batı kıyısında yer alan, bağımsız ve dünyaca saygı gören küçük, şirin bir inanç devleti de vardır: Vatikan. Vatikan’ın müzelerini dolaşırken neye bakacağını şaşırıyor insan. Mezkur müzenin devasa salonu, “başlı başına bir edebiyat dünyasıdır” dense hiç de abartı sayılmaz: Figürler, resimler, heykeller konuşuyor sanki ve her biri ayrı bir hikâyeyi simgeliyor.
Tarihin tüm kalıntılarının figürleri, doğal halindeymiş gibi itinayla sergilenmiş. Antik Roma, Yunan ve Mısır mitolojisindeki doğa olaylarını simgeleyen resimler, tanrıların heykelleri, ilahi güçlerin, erdemlilerin figürleri tıpkı tarih kitaplarında okunduğu gibidir. Ve hayvan figürleri: Kartalın güç ve imparatorluğu, aslanın cesareti, yılanın ise yenilenme ve şifayı temsil ettiği figürler, resimler, heykeller itinayla tasvir edilmiştir.
Özel bir bölümde, Antik Roma dönemine ait mermer hayvan heykelleri de var ve bu koleksiyondaki figürler avcılık, doğa güçleri ve mitolojik kahramanlık hikâyelerini simgeliyorlar. Bütün bunların yanı sıra, çocuklara anlatılan hikâyelerin birçoğunun da tasvir edilmiş figürlerine rastlamak mümkündür. Ceylanların, keçilerin, aslanların özenle dizilmiş figürleri, hikâyelerinin vücut bulmuş halidir. Yaban domuzunu avlayan avcı ve sadakati temsil eden av köpeği ve de bereketi simgeleyen Antik Roma tanrısı Mithras’ın bir boğayı kurban ettiği heykel, görülmeye değerdir doğrusu.
Odanın zeminindeki resimler, vahşi doğa sahnelerini, avcıları ve avlanan hayvanları simgeliyor. Bunlar aklımda kalanlar ama daha neler neler var, saymakla bitmez. Gerçekten de görmek gerekir. Bu müze, figürlerle tasvir edilmiş hayvanlar alemindeki hikâyelerin koleksiyonu/repertuvarıdır ve aynı zamanda da muazzam bir edebiyatın görsel olarak sergilenmiş sedasız halidir adeta.
İtalyan edebiyatında derine inersem eğer makale çok uzar. Bundan dolayı sadece birkaç yazarın epos niteliğindeki eserlerine değineceğim. Lakin İtalyan (Roma) yazarlarınca yazılmış olan edebiyat ve felsefe yapıtlarını kapsayan her romanı, her kitabı okumak istediğimi ifade edeyim ilk önce. İtalyan edebiyatının ve felsefesinin çok önemli olduğu aşikardır zaten. Neyse, konu edebiyattır. İtalyan edebiyatı, Antik Yunan mitolojisiyle şimdiki çağdaş edebiyat arasında bir köprü görevi görmektedir. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarını okuyunca çok daha iyi anlaşılıyor bu.
Yunan dünyasıyla Roma dünyası arasındaki temasın Taras Savaşı’na dayandığı ve meyvelerini İkinci Kartaca Savaşı’ndan (MÖ 219-220) itibaren vermeye başladığı göz önüne alınırsa, İtalyan edebiyatının Antik Yunan edebiyatı ile bağlantı halinde olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Neyse. İtalyan ve Antik Roma edebiyatı; Cicero, Vergilius ve Seneca gibi Antik dönem ustalarından Dante, Italo Calvino ve Elena Ferrante gibi modern, dünya çapındaki isimlere kadar uzanıyor.
Cicero’dan bahsetmişken aklıma geldi. Kitapsız oda, ruhsuz bir beden gibidir gibisinden anlamlı söylevleri ve felsefi metinleri ile tanınan ünlü devlet adamı, düşünür ve yazar Cicero, bir kitabında (Yükümlülükler Üzerine), Med İmparatorluğu kralının adil yargılarına vurgu yapmıştı. (Cicero’nun Medler üzerindeki bu pozitif yorumları, bildiklerimi teyit etmiş, romanlarıma da esin kaynağı olmuştur.)
Ve şairlerin şairi Vergilius:
Vergilius’un Aeneis destanı, İtalyan edebiyatının başlangıcı olarak addediliyor. Roma’nın kuruluşunu anlatan destanın kahramanı Aeneis, Yunanlıların zaferinden sonra yanına ailesini, yandaşlarını ve aile tanrılarını alarak yanmakta olan Troya’dan kaçarken karışıklık içinde karısını kaybeder. Ama karısının hayali ona batıya, Tiber Irmağı’nın suladığı topraklara gitmesini bildirir. Aeneas, bunun üzerine çıktığı maceralarla dolu uzun yolculukta Trakya, Girit Adası ve Sicilya’dan geçer. Afrika kıyısına geldiğinde Kartaca yakınlarında gemisi kazaya uğrar ve böylece yolculuğu da son bulur.
Ve de İtalyan dilinin kurucusu olarak addedilen Dante:
Öfke, sürgün ve dehayla geçen bir hayat yaşamış olan Dante’nin yapıtları, İtalyan edebiyatının kaynağını oluşturuyor. Dante’nin İlahi Komedya’sı, tarihsel çelişkilerinin arkasındaki gizli düzenin araştırılmasına odaklıdır. Cehennem, Araf ve cennet olarak üç bölüme ayırdığı bu yapıtında Dante, öbür dünyaya yaptığı yolculuğunda sadece Tanrı’nın ışığıyla aydınlanmış bir dünya görüşünün bilançosunu çıkarıyor. İnsanların hatalarının ve tarihsel çelişkilerinin arka planında kendisini hissettiren Orta Çağ’a has retoriği tamamlar ve bununla beraber, onu da alegorik bir dizgeyle varılabilecek nihai gerçeği aramaya zorlar.
Bir de ilgimi çekmiş bir yazar daha var: Umberto Eco. Daha fazla uzatmadan, yıllar önce okuyup etkisinde kaldığım mezkur yazarın Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi adlı romanına atfen yazılmış birkaç kısa yorumla makaleyi noktalayayım:
Gazetta di Parma:
“Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, geçmişi arayışın romanı. Bir romanın sınırlarını aşan, büyüleyici bir deneme. Gölgelerin doldurduğu, Don Bosco’nun ve Lili Marlen’in sesiyle canlanan bir sahne, bir Broadway sahnesi. Savaş sonrası belleğine kaygı dolu, sürükleyici bir yolculuk.”
La Stampa:
“Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, bir yaşamöyküsü değil, bir kuşağın anılarından oluşmuş bir kitap. Masallarla, yazınsal alıntılarla ve halk şarkılarının sözleriyle harmanlanmış bir öykü. Miki Fare, Mandrake, Mussolini ve göğüsleri çıplak Josephine Baker… İkinci Dünya Savaşı yılları İtalya’sıyla ilgili her şey.”
Times:
“Yaş, bellek ve nostalji. Bu kez Umberto Eco hiç olmadığı kadar iğneleyici ve çağdaş.”
İskan Tolun – 13.08.2026























































