Siyasal İslamcılar suspus: Molla Rejimi Mazriye Niyeri’yi de idam etti | Halil Gündoğan
“İran’da cinsel saldırıya karşı kendisini savunan 23 yaşındaki Marziye Niyeri idam edildi.”
diken.com.tr, İran İnsan Hakları Örgütü ve keza Euronews’in aktardıklarına dayanarak yaptığı habere göre: “Niyeri 17 yaşındayken ailesinin baskısıyla evlendirildi. Ekim 2021’de, 18 yaşındayken cinsel saldırısına maruz kaldığını öne sürdüğü eşinin ortağını bıçaklamıştı. Arbedede kocası da ölmüştü.” “Niyeri, dört gün sonra teslim olmuş, mahkeme, genç kadının meşru müdafaa iddiasını reddetmişti.”
“Euronews’ün aktardığına göre mağdur aile (Yaşananlar özgülünde acaba gerçekte mağdur olan kim veya hangi taraf? Bu nitelemeyi yaparken insan biraz adil olmalı ve vicdani sorumluluk taşımalı. Bir tarafta hem henüz daha 17 yaşındayken zorlan evlendirilen bir “çocuk gelin” gerçekliği, hem tecavüz mağduru bir kadın ve hem de en tabii meşru öz savunma hakkını kullandığı için idam edilecek olan bir kadın söz konusuyken; bu olaydaki gerçek mağduru bu kadını değil de tecavüzcünün ve tecavüzcünün ortağı kocanın ailelerinin “mağdur aile” olarak dile getirilmesi, gerçek anlamda bir başka adaletsizlik örneğidir. Bn.) İran hukukundaki kısas hakkını kullandı ve genç kadın, Kazvin Merkez Cezaevi’nde idam edildi.” (İnfaz 8 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleştirilmiş. Bn.)
“İran’da kadınlar en çok eş veya nişanlısını öldürdüğü gerekçesiyle idam ediliyor. İran İnsan Hakları Örgütü, 2025’te adam edilen kadınlardan (ABD Dışişleri Bakanlığı verilerine göre en az 61 kadın idam edilmiş. Bn.) en az 21’inin eşini veya nişanlısını öldürdüğü gerekçesiyle kısas kapsamında idam edildiğini açıkladı.” (abç)
İslam hukuku ve kadının meşru müdafaa hakkı
Siyasal İsalmcı molla rejiminin kuruluşundan bu yana, tamamen bu gerekçeyle kaç kadını katlettiğine ilişkin elde net bir sayı yok maalesef ki. Ancak sırf 2025 yılı içinde idam edilen 61 kadından 21’inin bu gerekçeyle katledilmiş olması, toplamda ne çok kadının aynı gerekçeyle katledilmiş olabileceği hakkında bir fikir oluşturmaya yeterli gelebilir aslında. Kaldı ki esas sorun sayıdan öte, kadınların katlediliş gerekçesi ve şeriat hukukunun, tecavüze uğrayan kadının bu durum karşısında kendisini savunmasını, “meşru müdafaa” olarak kabul etmemesidir. Evet, maalesef ki bu tekil değil, benzer durumlarda geçerli olan genel bir durumdur.
“Kul-efendi” hukuku
Bunun mantığı, genel olarak İslam’ın, özel olarak da Siyasal İslam’ın kadına, erkek karşısında tanıdığı hak ve sınırın belirlenmiş olduğu o en ilkel ataerkillikten gelir: Erkeği ve erkek egemenliğini baz alan İslam’da kadın, erkeğin buyruğu altında olması gereken bir “kul”dur. Erkek kadının “efendisi”dir. Dolayısıyla da nasıl ki “toplumun efendisi” olarak kabul edilen devlete karşı gelinemezse, aynı şekilde kadın da kendi “özel efendisi” olan erkeğe karşı gelemez. Hiçbir haklı gerekçe kadına bu hakkı vermez. Hele ki doğrudan “cehennemlik bir suç” olan, “efendisini” öldürme hakkını ise hiç vermez.
İslam hukukunu uygulayan o mahkemelerde hiçbir kadının nefsi müdafaa savunmasının kabul edilmemesinin gerçek nedeni, işte tamamen İslam’ın, kadını erkek karşısındaki bu konumlandırışıyla ilgilidir. Bu, miras ve ortak olan servetin kullanılması konusunda, keza kadının şahitliği, boşanma ve birden çok eş edinme, çocuklar üzerinde velayet hakkı vs. vs. benzeri daha birçok konuda da böyledir.
İslam hukukunda kadın, erkek için savaş ganimetidir
İslam hukukunda kadın, erkek için “helal” kılınmış bir savaş ganimetidir de. İşte böyle olduğu içindir ki İran’da idam edilen, dışa taşan bir perçem saçıyla baş örtüsü yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle işkenceyle katledilen, İŞİD barbarlarının kaçırıp cariye olarak kullandığı ve sattığı binlerce Ezidi, Suriye’de kaçırılmaya ve katledilmeye devam edilen Alevi, Türk polisi ve askeri tarafından tecavüz işkencesine maruz kalan Kürt, Alevi ve solcu, Afganistan’da Siyasal İslamist Taliban haydutları tarafından her türlü hakları ellerinden alınarak burka ve evlere hapsedilen, bakir olduğu için idamdan önce devletin görevli kıldığı tecavüzcüler tarafından tecavüz edilip sonra asılan, çocuk yaşta evlendirilen vb. vb. bütün bu kadınların hiçbiri, kendisi de bir Siyasal İslamist olan Erdoğan ve iktidarı başta olmak üzere diğer hiçbir “dini bütünün” umurunda dahi değil. Kabataş’taki düzmece senaryonun yalancı aktörü “baş örtülü bacısı” için yeri göğü inleten Erdoğan’ın, yukarıda sayılanların bir teki hakkında dahi gıkının çıktığını duyanınız oldu mu? Ya da örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın? Ya da TBMM başkanının? Çıkmaz! Çünkü İslami anlayışları gereği bunların tamamı gayet te “normal” ve olması gereken şeylerdir… Tabii bu ikiyüzlü pişkin sahtekârlığı onlara kazandıran da yine o “kutsal” saydıkları dini inançlarıdır.
Yani kadın, kendisine tecavüz edeni veya bunu yapmaya çalışanı, korunma refleksiyle de olsa, öldüremez. Öldürürse şayet, “efendisini” öldürmüş sayılır. Çünkü bir kulun/kölenin hangi gerekçeyle olursa olsun efendisini öldürmesi veya ona baş kaldırması “caiz” değil, “haram”dır. “Dünya lideri” Siyasal İslamist Erdoğan’ın yine kendisi gibi Siyasal İslamist molla rejiminin, İŞİD’in, Taliban’ın ve Colani barbarlarının vahşetlerine karşı “üç maymunu” oynaması da bundandır. Böyleyken, yani Erdoğan kaskatı Siyasal İslamcılığına devam ediyorken; birilerinin, “o artık şeriat istemcisi değil, baksanıza dini cemaatleri sıraya dizmiş her birinin ümüğüne çöküyor” demesinin, yalakalık veya siyasal körlük dışında, ne tür bir değeri olabilir?
Kadınlar ve Siyasal İslam: Antagonizma
Galiba genel de İslam hukukuna ve özelde de Siyasal İslamist zorbalığa karşı en başta ve en çok da kadınların cephe alması gerekiyor. Çünkü ne İran molla rejiminin ne Taliban’ın ne İŞİD ve Colani ve diğer şeriatçı yobaz rejimlerinin ve tabii ki ne de gıkını çıkarmayarak bu vahşeti sessizce onaylayan Erdoğan’ın, kadına karşı bu tutumları İslam ve İslam hukukundan bağımsızdır. Bu duruş ve icraatlar, tereddüt yok ki tamamen kutsal dinlerinin buyruğu gereğincedir. Dolayısıyla da burada eleştiri okunun stratejik sivri ucu, icracılardan daha çok, icranın komuta merkezi olan Siyasal İslam’a yöneltilmek zorundadır. Bu bağlamda laiklik, belki de en çok da kadınlar için hayat memat meselesi derecesinde önem ve aciliyet arz eden toplumsal bir ihtiyaç oluyor. Galiba bir diğer kamusal ihtiyaç da kadına yönelik suçlar karşısında, adalet ve hesap sorma adına, “kadın öz savunmasının”, bireysel savunmanın ötesinde, ayrıca da lokal ve enternasyonal düzeyde, kolektif bir savunma mekanizması olarak kurumsallaştırılmasıdır. Doğrudan icracılardan hesap soran, sivil “kadın intikam tugayları” (*) misali, yaygın özerk hücresel birimler oluşturma ihtiyacı vardır.
(*) Yani bir bakıma tıpkı antik Yunan mitolojisinde ki o Amazonlar misali.
Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 30.08.2026
























































