Makaleler

Published on Ağustos 9th, 2026

0

“Terörist”, “bölücü”: Tasfiyenin dili | Hüseyin Şenol


Barışın dili bu değil. Kürt halkının adı, ulusal ve kolektif hakları ile demokratikleşme talepleri bulunmayan teklif, özgürlüğe ve demokratik çözüme ilişkin olumlu yaklaşım sergilemiyor; Kürt tarafına tasfiye, devlete ise denetim ve cezasızlık sunuyor…

Bu süreci başından beri yalnızca tek bir yasa teklifine bakarak değerlendirmedim. Yıllardır, özellikle de son bir yıldır, barış ihtimalini, sürecin çelişkilerini, devletin hesaplarını ve Kürt özgürlük hareketinin attığı adımları pek çok kez yazdım. Sömürgeci devleti masaya oturtmak elbette önemli bir başarıdır. On yıllardır ağır bedeller ödeyen bir hareketin silahları devreden çıkararak siyasi mücadele alanını genişletme arayışı da küçümsenemez. Ancak bunları söylemek, devletin önümüze koyduğu her metni kabul etmeyi veya sürecin diğer tarafını eleştiri dışında tutmayı gerektirmez.

Tam tersine, barışı gerçekten savunuyorsak, somut metne bakmak zorundayız. Umut, eleştirinin ertelenmesi değildir. İhtiyat, susmak değildir. Bir sürecin tarihsel öneminden söz etmek, onun adına yapılan yanlışları görmezden gelmek anlamına gelemez.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan komisyonun raporuna güçlü bir itiraz yükselmeyince, önümüze böyle berbat bir yasa teklifi geldi. Şimdi “Bu nihai metin değil”, “İlk adım”, “Kapı aralandı” deniliyor. Oysa ilk adımın hangi yönde atıldığı önemlidir. Yanlış yönde atılan ilk adım, sonraki adımların da sınırını belirler.

Daha ilk maddede tasfiye var

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” daha ilk maddesinde amacını, “PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin” ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine bağlıyor. Ardından Milli Güvenlik Kurulu kararını, soruşturma, kovuşturma ve infaz ertelemelerinin başlangıç koşulu haline getiriyor.

Bu dil tesadüf değildir. Teklif, Kürt meselesini tarihsel, siyasal ve toplumsal nedenleri olan bir ulusal sorun olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir “terör örgütü” sorunu olarak kuruyor. Devletin yüz yıllık inkar, asimilasyon ve sömürgeci şiddeti görünmez kılınırken, karşı tarafa düşen görev “fiili varlığına son vermek”, silahlarını teslim etmek ve güvenlik kurumlarının vereceği kararı beklemektir.

Bu nedenle karşımızdaki metin, karşılıklı demokratik çözümün hukuki zemini değildir. AKP-MHP faşist koalisyonunun sömürgeci oligarşik devlet adına dayattığı bir tasfiye metnidir.

Hepsi bir yana, özellikle “terör” damgası kabul edilmemeliydi. Çünkü bu ifade sıradan veya kaçınılmaz bir hukuk terimi değildir. Yıllardır yandaş ve ulusalcı basını, Kürt özgürlük hareketinden sürekli “terör örgütü” diye söz ettiği için neden eleştirdik? Aynı dili bir yasa teklifinde görünce susmak, hatta o metne imza atmak nasıl açıklanabilir?

Barış süreçleri başka türlü yazıldı

Dünyadaki deneyimler, bu dilin zorunlu olmadığını gösteriyor. İrlanda’daki Hayırlı Cuma Anlaşması, silahlı yapılar için “paramiliter örgütler” ifadesini kullanırken Sinn Féin’i siyasi taraf olarak kabul etti. Kolombiya’daki nihai anlaşma, hükümet ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusunu (FARC-EP) anlaşmanın iki tarafı olarak adlandırdı; FARC-EP’yi metnin girişinde “terör örgütü” diye damgalamadı.

Nepal’de savaş sırasında “terörist” ilan edilen Nepal Komünist Partisi (Maoist), 2006 Kapsamlı Barış Anlaşması’nda hükümetle birlikte taraf olarak yer aldı. Sri Lanka hükümeti ile Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) arasında imzalanan 2002 Ateşkes Anlaşması, sorunu “etnik çatışma” olarak tanımladı. İsrail’in yıllarca terörist saydığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Oslo sürecinde Filistin halkının temsilcisi olarak tanındı. El Salvador’da Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN), Chapultepec Anlaşması’nın siyasi tarafı oldu. Apartheid rejiminin “terörist” dediği Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de demokratik geçişte meşru muhatap kabul edildi.

Bu örneklerin hiçbiri kusursuz değildir; bazı süreçler başarısız olmuş, bazı anlaşmalar uygulanmamış veya yarım bırakılmıştır. Ancak ortak bir gerçek vardır: Barış metni kurulurken savaş döneminin damgalayıcı dili ya terk edilmiş ya da geri plana çekilmiştir. Çünkü barış, karşı tarafı yeniden suçlu ilan ederek değil, siyasi muhatap olarak kabul ederek kurulabilir.

Yasada Kürt halkı yok

Teklifin on iki maddesinde Kürt halkının adı yoktur. Kürdistan yoktur. Anadili hakkı, ulusal ve kolektif haklar, siyasal statü, yerel demokrasi ve kendi kaderini tayin hakkı yoktur. Kayyım düzeninin sona erdirilmesi yoktur. Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması yoktur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanması ve siyasi tutsakların özgürlüğü yoktur. Sürgünlerin güvenli ve onurlu dönüşünü sağlayacak açık bir güvence de yoktur.

Buna karşılık silahların teslimi, örgütün tamamen tasfiyesi, güvenlik kurumlarının tespiti, Milli Güvenlik Kurulunun onayı ve yürütmenin denetimi vardır. Yani Kürtlerin talepleri değil, devletin ve Türk siyasetinin hassasiyetleri esas alınmıştır. “PKK hiçbir şey almadan teslim oldu” görüntüsünün özellikle yaratılmak istendiği açıktır.

Ayşegül Doğan, teklifin ifade ve örgütlenme özgürlüğünden yerel demokrasiye, anadili haklarından toplumsal adalete kadar pek çok talebin demokratik zeminde tartışılmasının önünü açacağını söylüyor. Ancak anlattıklarıyla teklifin içeriği örtüşmüyor. Metinde bunların hiçbirine ilişkin tek bir somut hüküm bulunmuyor. Yasada olmayan demokratik kazanımları geleceğe ilişkin beklentiler üzerinden varmış gibi sunmak, metnin gerçekliğini değiştirmiyor.

Bu bir özgürlük yasası değil

Teklif, özgürlüğü bir hak olarak tanımıyor. Soruşturma ve kovuşturmaları, suçun ceza sınırına göre beş veya on yıl erteliyor. Mahkumiyet hükümlerinin infazı da aynı biçimde beş ya da on yıllık koşullu ertelemeye bağlanıyor. Bu süre içinde yeniden “terör suçu” işlendiği ileri sürülürse erteleme kaldırılabiliyor. İnsanlar özgürleştirilmiyor; devletin uzun süreli tehdidi ve denetimi altında tutuluyor.

Bu nedenle metne geniş bir af, gerçek bir infaz düzenlemesi veya toplumsal barış yasası demek mümkün değildir. Üstelik örgüt faaliyeti kapsamında kasten öldürme suçundan mahkum olanlarla 1 Haziran 2005’ten önce işlenen suçlar nedeniyle müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanlar kapsam dışında bırakılıyor. Bu düzenlemenin Abdullah Öcalan’ı ve çok sayıda eski tutsağı dışarıda bırakacağı açıktır.

PKK dışındaki devrimci örgütler ve bu süreçte aynı kriminalizasyon politikaları nedeniyle bedel ödeyen sosyalistler de metinde yoktur. “Örgüt propagandası”, yardım ve finansman gibi son derece geniş suçlamalarla yargılanan insanların hangi ölçütlerle kapsama alınacağı ise yine devletin kurumlarına bırakılmıştır.

Meclis değil güvenlik kurulu

Sürecin takibi, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Milli Savunma bakanları, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden oluşan bir kurula veriliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisine ise bilgilendirilmek, izlemek ve tavsiyede bulunmak düşüyor.

Bu yapı demokratik ve sivil değil, açıkça yürütme ve güvenlik merkezlidir. Kürt halkının temsilcileri karar mekanizmasında yoktur. Hak yoksunluklarının kaldırılması bile doğrudan ve genel bir hukuk kuralına bağlanmıyor; kurulun gerekli görmesi ve ilgili merciden talepte bulunması koşuluna bırakılıyor. Hak, devletin lütfuna dönüştürülüyor.

Daha vahimi, teklifin onuncu maddesi kapsamında görev yapan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağı belirtiliyor. Kürdistan’da işlenen devlet suçlarıyla yüzleşmeyen bir metin, gelecekte görev alacaklara da sorumsuzluk zırhı getiriyor.

Devlet ne zaman silah bırakacak

PKK’den silah bırakması isteniyor. Peki devlet Kürdistan’daki tankını, tüfeğini, karakolunu ve operasyonlarını ne zaman geri çekecek? Dizginleri devletin elinde bulunan faşist güçler silahsızlandırılacak mı? Koruculuk sistemi kaldırılacak, korucuların silahları alınacak mı? Geçmişte işlenen suçlar soruşturulacak, kirli savaşın sorumluları yargılanacak mı?

Teklifte bunların hiçbiri yok. Askerin, polisin, korucunun ve diğer devlet güçlerinin işlediği suçlara tek bir gönderme yapılmıyor. Köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler, işkence, sürgün, yağma ve el koymalar yok sayılıyor. Kürt tarafına silahsızlanma ve tasfiye dayatılırken devlete hesap verme yükümlülüğü getirilmiyor.

Nasıl bir anlaşma sağlanırsa sağlansın, halklar özgür olmadığı sürece Türkiye sömürgeci bir devlettir. Sömürgeci politika ve statü ortadan kalkmadıkça sorun çözülemez. PKK silah bıraktıysa devlet de silahını ve askeri gücünü Kürdistan topraklarından çekmelidir. Tek taraflı silahsızlanmaya “barış” demek mümkün değildir.

DEM Parti neye katkı sundu

Merak ediyorum: Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), imzaladığı bu sömürgeci yasa teklifinin hangi maddesine katkı sundu? Kabul edilenleri şimdilik bir yana bırakalım; değiştirilen hangi cümle, eklenen hangi hak, çıkarılan hangi güvenlikçi hüküm DEM Parti’nin katkısıdır? “Sosyalist” DEM Partililer bu metnin neresini savunuyor?

Bu soru tartışmayı yalnızca bir maddeye sıkıştırmak değildir. İmza atılan somut metin karşısındaki siyasi sorumluluğu sorgulamaktır. Üstelik teklifin diğer partilere gönderilmesinden yalnızca yaklaşık 25 dakika sonra Meclis Başkanlığına sunulduğu açıklanmıştır. Böylesine tarihsel olduğu ileri sürülen bir konuda gösterilen bu özensizlik bile başlı başına açıklama gerektiriyor.

Ayşegül Doğan bu imzanın sıradan olmadığını, “ortak geleceğimiz için atılmış bir imza” olduğunu söylüyor. Evet, sıradan bir imza değildir. Tam da bu nedenle hesabı verilmelidir. Daha önce taslağın DEM Parti ile paylaşılmadığı, hatta Öcalan’ın metni görüp görmediğinin bile bilinmediği açıklanmışken, sonradan önümüze çıkan bu teklifin hangi müzakere sonucunda imzalandığı halka açıkça anlatılmalıdır.

Eleştiri umudun düşmanı değil

Bu eleştirileri dile getirdiğimizde, “Sürecin bütününü görmüyorsunuz”, “Hareketin değerlendirmesini ciddiye almıyorsunuz” veya “Neden bu kadar büyük tepki gösteriyorsunuz?” deniliyor. Oysa ben süreci daha başlamadan “ihanet” ya da “teslimiyet” diye mahkum etmiyorum. On yıllardır savaşın en ağır yükünü taşıyan hareketin değerlendirmesini elbette ciddiye alıyorum. Fakat hiçbir hareket, hiçbir liderlik ve hiçbir siyasi karar eleştirinin dışında değildir.

Marksistler hiçbir otoriteyi, örgütü veya görüşü sorgulama dışı bırakamaz. Eleştiri ve özeleştirinin olmadığı yerde doğruyu bulmak mümkün değildir. Her yazıda yalnızca devleti eleştirip “kendi” tarafına tek bir eleştirel cümle kuramamak, ortaya çıkan değerlendirmeyi eksik ve yanlı hale getirir.

Barış umudunu korumak, yanlışlara sessiz kalmayı gerektirmez. Tam tersine, kalıcı ve onurlu bir barış isteniyorsa, eleştiri daha fazla gereklidir. “İki tarafın” da sansürüne rağmen konuşmaya ve yazmaya devam etmek de bu sorumluluğun parçasıdır.

Sosyalistler de bedel ödedi

“Terör” damgası yalnızca Kürt yurtsever hareketini hedef almadı. Biz sosyalistler de bu devlet dili nedeniyle ağır bedeller ödedik ve ödemeye devam ediyoruz; 100 yıldır olduğu gibi. Yalnızca “terörist” değil, sürekli “bölücü” diye de damgalandık. Ben, 70’li yıllardan beri bu “bölücülük” suçlamasıyla bedel ödeyenlerden biriyim. Saldırılar hala sürüyor. PKK’yi “PeKeKe” ya da “PeKaKa” diye telaffuz etmeniz bile hangi tarafta olduğunuzun göstergesi sayılıyor ve saldırıya uğramanıza gerekçe yapılıyor.

Bu nedenle Türkiyeli sosyalistlerin eleştirel yaklaşanlarını “bedel ödememekle” suçlamak, gerçeği çarpıtmak ve ortak mücadele tarihine saygısızlıktır. Ulusal kurtuluş mücadelesi yalnızca belli bir örgütün veya çizginin, devrim de yalnızca kendisini devrimin sahibi ilan edenlerin tekelinde değildir.

Onurlu bir barışın yolu bellidir: Tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmalı, kayyımlar geri çekilmeli, Terörle Mücadele Kanunu kaldırılmalı, anadili ve Kürt halkının ulusal-kolektif hakları güvence altına alınmalı, sürgünlerin dönüşü sağlanmalı ve devletin Kürdistan’da işlediği suçlarla yüzleşilmelidir. Kürtlerin siyasal iradesi eşit taraf olarak tanınmadan, “demokratik entegrasyon” adı altında mevcut sömürgeci düzene eklemlenmesi çözüm değildir.

Süreç nasıl ilerlerse ilerlesin, Kürdistan’ın kurtuluş mücadelesi sürecektir. Saldırılar devam etse de geri adım atmayacağız. Ulusal kurtuluş da devrim de kimsenin tekelinde değildir.

Evet, biz hala “bölücüyüz!”


Hüseyin Şenol – 09.08.2026

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑