Kapitalist sistem doğal yaşam kaynaklarını yok ediyor | Cihan Yıldız
Kapitalizm doğal yaşam kaynaklarının gerçek düşmanıdır. Doğayı ve insanlığı kapitalist sömürüden kurtarma mücadelesi, aynı zamanda yeryüzünü yaşanabilir bir gezegen olarak koruma mücadelesidir.
Temel dürtüsü kâr olan kapitalist sistem, yalnızca emekçi insanın değil, aynı zamanda doğal kaynakların da sömürülmesi üzerine kuruludur. Kapitalizm, en yüksek aşaması olan tekelci kapitalizm/emperyalizm aşamasında bu sömürünün kapsamını olağanüstü ölçüde genişletmiş, boyutlarını büyütmüştür. Gelinen noktada, bu sınırsız ve açgözlü sömürünün sonucunda doğal dengelerin bozulduğu, insanlığın yaşam kaynaklarının giderek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.
Dünya, 1960’lı yıllarda kimi bilim insanlarının dikkat çektiği “büyümenin sınırları”na gelip dayanmış durumda. Doğal kaynakları yalnızca birer sömürü nesnesi olarak gören, insanın doğayla ilişkisini doğanın bir parçası olmak yerine “doğaya hâkim olmak” biçiminde tanımlayan kapitalist sistemin sonuçlarını özellikle 2000’li yılların başından bu yana çok daha açık biçimde yaşıyoruz.
Her yıl yaz aylarında –aslında birçok bölgede artık normal anlamda dört mevsimden bile söz etmek giderek zorlaşıyor– yeni aylık ve mevsimlik sıcaklık rekorları kırılıyor. 2000’li yılların başından bu yana, sanayi üretiminin, uluslararası ticaretin ve turizmin önemli ölçüde durduğu Korona virüs salgını yılı dışında, yıllık ortalama sıcaklıklar genel olarak bir önceki dönemin üzerine çıkıyor. Dünyanın ortalama sıcaklığı sürekli artıyor.
Okyanuslardaki sıcaklık yükseldikçe buna bağlı olarak yüzeydeki buharlaşma da artıyor. Kutuplardaki buzullar hızla eriyor; kıtalardaki yüksek dağların buzulları da aynı süreçten etkileniyor. Bunun sonucu, birbirini izleyen aşırı hava olayları oluyor: olağanüstü şiddetli yağışlar, seller, fırtınalar ve daha önce tayfun, hortum vb. gibi olayların neredeyse hiç yaşanmadığı coğrafyalarda bu olayların giderek olağanlaşması… Yükselen sıcaklıklar ve uzun süren kuraklıklar orman yangınlarının da daha sık, daha geniş alanlarda ve daha yıkıcı biçimde ortaya çıkmasına yol açıyor. Ormanlar yanarken yalnızca büyük miktarda doğal yaşam alanı yok olmuyor; aynı zamanda atmosfere büyük miktarda karbon dioksit (CO₂) salınıyor ve bu da iklim krizini daha da derinleştiriyor.
Bir yanda yıkıcı su baskınları ve seller yaşanırken, başka bölgelerde kuraklık ve çölleşme giderek artıyor. Çok sayıda canlı türünün yaşam alanları daralıyor ya da ortadan kalkıyor. Bunların tümü, artık dünyanın hemen her bölgesinde etkilerini gösteren “iklim değişikliği”nin somut görünümleridir.
Ancak bugün yaşanan iklim değişikliğini kendisinden önceki doğal iklim değişikliklerinden ayıran temel özellik, 19. yüzyılın başlarından bu yana gelişen kapitalist üretim tarzıyla ve buna bağlı yaşam biçimiyle doğrudan bağlantılı olmasıdır. Fakat kapitalist üretim tarzının ve onun doğayla kurduğu ilişkinin sonucu yalnızca iklim değişikliği değildir.
Türlerin yok oluşu ve salgın hastalıkların yayılması
Dünya çapında kapitalizmin egemenliğinin başlamasından, yaklaşık 19. yüzyılın başlarından bu yana yok olan türlerin sayısı, Dünya Doğayı Koruma Birliği’ne (IUCN) göre, normal dönemlerde yaşanan tür kayıplarının 1000 ila 10.000 katı arasında değişiyor. Bu, kapitalist üretim tarzının doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin ulaştığı boyutu açıkça gösteriyor.
Bunun yanında, coğrafyalar arasındaki ulaşım ve turizmin hızla gelişmesiyle kimi canlı türlerinin doğal yaşam alanlarından başka bölgelere taşınması da önemli bir sorun hâline geliyor. Bu türler, yeni yaşam alanlarında hızla çoğalarak yerleşik türlerle rekabete girebiliyor ve kimi durumlarda onların yok olmasına yol açabiliyor. Böylece ekolojik dengeler bozuluyor ve biyolojik çeşitlilik daha da azalıyor.
Aynı üretim ve yaşam tarzı içinde, farklı coğrafyalarda ortaya çıkan salgın hastalıklar da büyük bir hızla dünyanın diğer bölgelerine yayılabiliyor. 1970’lerde AIDS’in, 2020’de ise COVID-19 pandemisinin ortaya çıkışı, modern ulaşım ve küresel ekonomik ilişkiler ağı içinde bir virüsün ne kadar kısa sürede dünya çapında yayılabileceğini açık biçimde gösterdi.
kapitalist üretim tarzının doğa üzerindeki yıkımı yalnızca iklim değişikliğiyle sınırlı değil. Türlerin yok olması, biyolojik çeşitliliğin azalması, ekolojik dengelerin bozulması ve salgın hastalıkların hızla yayılması da aynı üretim tarzının doğayla kurduğu ilişkinin sonuçları arasında yer alıyor.
Doğal kaynakların tükenişi
Doğal kaynakların bu üretim ve yaşam tarzında nasıl hoyratça, yok edici ve yarını düşünmeksizin kullanıldığına dair en iyi göstergelerden biri “Dünya Tükenme Günü” veya “Ekolojik Borç Günü”dür. Bu gün, bir yıl içinde tüketilen doğal kaynakların, dünyanın kendini yenileme kapasitesini aştığı günü ifade eder. Bu günden sonraki her gün tüketilen kaynaklar, doğanın kendini yenileme kapasitesinin üzerinde kullanılır; uzun vadede bu kaynaklar tükenir ve ekolojik borç giderek büyür.
“Dünya Tükenme Günü” uzun vadede giderek daha erken bir tarihe çekiliyor. Global Footprint Network’ün güncel veri setine göre 1972’de 31 Aralık olan bu tarih; 1980’de 29 Kasım, 1990’da 23 Ekim, 2000’de 23 Eylül, 2010’da 15 Ağustos, 2020’de 18 Ağustos, 2023’te 2 Ağustos, 2024’te 1 Ağustos, 2025’te 1 Ağustos ve 2026’da 30 Temmuz olarak gerçekleşti.
Tarihlerde yıllara göre küçük dalgalanmalar yaşansa da genel eğilim açıktır: İnsanlık, dünyanın bir yıl içinde kendisini yenileyebileceğinden çok daha fazla doğal kaynak tüketiyor. Bu tüketimin temelinde ise doğal kaynakları sınırsız bir sömürü alanı olarak gören kapitalist üretim tarzı bulunuyor. Yani kapitalizm doğal kaynakları yok ediyor.
Kapitalizmin ürettiği atıklar ve iklim değişikliği
Doğal kaynakların yerine üretilen sentetik maddelerin bir bölümü de doğaya görülmedik ölçüde zarar veriyor. Bunun en açık örneklerinden biri plastiktir. Dünyayı dolduran ve doğada yok olması yüzyıllar sürebilen plastik atıklar, özellikle denizler ve deniz canlıları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Plastiklerin parçalanmasıyla ortaya çıkan mikroplastikler ise artık insanların ve hayvanların beslenme zincirinin bir parçası hâline gelmiş durumda.
Kapitalist üretim ve yaşam tarzı, yalnızca doğal kaynakları tüketmekle kalmıyor; aynı zamanda yarattığı gereksiz ve zararlı atıklarla dünyayı giderek büyük bir çöplüğe dönüştürüyor. Bilim insanlarının büyük çoğunluğu, özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana dünya ortalama sıcaklığının kaygı verici ölçüde arttığını ortaya koyuyor. Bu artışın sınırlandırılamaması durumunda iklim değişikliğinin sonuçlarının daha da ağırlaşacağı, bazı etkilerin geri döndürülemez hâle geleceği ve insanlığın yaşam koşullarının ciddi biçimde tehdit altında kalacağı konusunda uyarıyorlar.
İklim zirveleri ve kapitalist sistemin sorumluluğu
Bir dizi ekoloji örgütü raporlar yayımlıyor. İklim zirveleri yapılıyor, kararlar alınıyor. Fakat alınan kararlar, kapitalist üretim ilişkilerinin sınırlarına çarptığında büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalıyor. Aradan geçen yıllar, iklim krizinin çözümüne yönelik uluslararası toplantıların ve verilen sözlerin, kapitalist devletlerin gerçek politikalarıyla çeliştiğini daha açık biçimde gösteriyor.
30 Kasım–12 Aralık 2023 tarihleri arasında Dubai’de gerçekleştirilen 28. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP28), ülkelerin Paris Anlaşması hedeflerinden uzaklaştığını bir kez daha ortaya koydu. Zirvede, küresel sera gazı emisyonlarının 2030 yılına kadar 2019 düzeyine göre yüzde 43 azaltılması gerektiği kabul edildi; ancak ülkelerin bu hedefi gerçekleştirme yolunda olmadıkları da açıkça ortaya konuldu.
2024 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen COP29’da gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim finansmanının artırılması konusunda kararlar alındı. Ancak finansman konusunda verilen sözlerle ihtiyaç arasındaki büyük uçurum kapanmadı.
2025 yılında Brezilya’nın Belém kentinde gerçekleştirilen COP30’da aynı temel çelişkiyi ortadan kaldırmadı. Zirvede iklim finansmanı konusunda çeşitli kararlar alınırken, fosil yakıtlardan çıkış konusunda bağlayıcı ve yeterli bir program ortaya konulamadı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası zirveyi uluslararası iklim işbirliğinin sürdüğünün göstergesi olarak değerlendirirken, mevcut tablo küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlama hedefinin giderek daha fazla zorlaştığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2025 yılında yayımladığı Emisyon Açığı Raporu, durumun vahametini açık biçimde ortaya koyuyor. Ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında açıkladıkları yeni ulusal katkılarını bütünüyle uygulamaları hâlinde bile, yüzyıl boyunca küresel ortalama sıcaklık artışının 2,3–2,5 derece arasında olması bekleniyor. Mevcut politikaların devam etmesi hâlinde ise sıcaklık artışı 2,8 dereceye kadar çıkıyor. UNEP ayrıca çok yıllı küresel sıcaklık ortalamasının önümüzdeki on yıl içinde 1,5 derece eşiğini aşmasının büyük olasılık olduğunu belirtiyor.
Bütün bunlar, iklim krizinin çözümünün yalnızca yeni kararlar almakla mümkün olmadığını gösteriyor. Çünkü kapitalist üretimin temel amacı toplumun ve doğanın ihtiyaçlarını karşılamak değil, azami kâr elde etmektir. Fosil yakıtlara dayalı enerji sistemi, büyük tekellerin ve emperyalist devletlerin ekonomik ve siyasal çıkarlarıyla iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle kapitalist devletler bir yandan iklim krizinin önlenmesi gerektiğini kabul ederken, diğer yandan üretimin ve kârın sürekliliğini güvence altına almak için doğanın sömürüsünü sürdürüyorlar.
Bu bağlamda sürekli “insanlığın sorumluluğu”ndan söz edilmesi de gerçek sorumluları görünmez hâle getiriyor. Elbette insanın üretim ve tüketim faaliyetlerinin doğa üzerinde etkisi vardır. Ancak sorun, soyut anlamda “insan” değil; hangi üretim ilişkileri içinde, ne için ve kimin çıkarına üretim yapıldığıdır. Bir işçinin günlük yaşamındaki tüketimi ile büyük enerji tekellerinin, petrol ve gaz şirketlerinin, ağır sanayi tekellerinin ve finans sermayesinin yarattığı emisyonları aynı sorumluluk düzeyinde değerlendirmek mümkün değildir.
İklim krizinin sınıfsal karakteri, emisyonların toplum içinde eşit dağılmamasında da açıkça görülüyor. Oxfam’ın son araştırmaları, dünyanın en zengin kesimlerinin kişi başına düşen karbon emisyonlarının yoksul kesimlere göre katbekat yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Oxfam’ın 2025 verilerine göre dünyanın en zengin yüzde 0,1’lik kesiminin kişi başına düşen emisyonlarının, 1,5 derece hedefiyle uyumlu hâle gelebilmesi için 2030’a kadar yüzde 99 oranında azaltılması gerekiyor.
Daha geniş bir açıdan bakıldığında, dünyanın en zengin yüzde 1’i de küresel emisyonlarda nüfus içindeki payının çok üzerinde bir sorumluluğa sahip. Oxfam, bu kesimin emisyonlarının 2030 yılında 1,5 derece hedefiyle uyumlu düzeyin 22 katına ulaşabileceğini hesaplıyor.
Dolayısıyla iklim krizinin sorumluluğunu bütün insanlığa eşit biçimde dağıtmak, kapitalist üretim tarzının ve onun en büyük emisyon üreticilerinin tarihsel ve güncel sorumluluğunu gizlemeye hizmet ediyor. İklim krizinin gerçek çözümü, birkaç uluslararası zirvede alınacak kararların ötesinde, doğayı ve insan emeğini kârın hizmetine sunan üretim ilişkilerinin değiştirilmesini gerektiriyor.
İklim krizini yaratan kapitalist üretim tarzıdır; çözüm ise doğayı ve insanı kârın değil, toplumun ihtiyaçlarının merkezine koyan yeni bir üretim düzenindedir.
Çevreyi koruma ve savunma mücadelesi, yeryüzünün yaşanabilir bir gezegen olarak kalması mücadelesi, kapitalizme karşı mücadeleden koparılamaz. Doğanın tahribatını durdurmak, yalnızca bireysel tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle ya da kapitalist devletlerin kâğıt üzerinde kalan çevre kararlarıyla mümkün değildir. Doğayı ve insan emeğini kârın hizmetine sunan kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması gerekir.
Kapitalizm doğal yaşam kaynaklarının gerçek düşmanıdır. Doğayı ve insanlığı kapitalist sömürüden kurtarma mücadelesi, aynı zamanda yeryüzünü yaşanabilir bir gezegen olarak koruma mücadelesidir.
Cihan Yıldız – 22.08.2026






















































