“𝐕𝐚𝐥𝐚𝐡î”: 𝐁𝐞𝐝𝐞𝐧𝐝𝐞 b𝐢𝐫𝐢𝐤𝐞𝐧 d𝐢𝐥, “s𝚤𝐧𝚤𝐟𝐭𝐚” k𝐚𝐲𝐛𝐨𝐥𝐚𝐧 s𝐞𝐬
Mustafa Yeşim
Ali Kemal Çınar’ın Valahî (Boşluk), ana dil meselesini alışıldık bir hak talebi retoriğinin uzağında, bedenin içinden ve sınıfsal bir çatlağın kenarından anlatan bir film. Kerem Fırtına’nın canlandırdığı Baran’ın hiç susmayan karın gurultusu, ilk anda tıbbi bir rahatsızlık gibi görünse de film ilerledikçe bunun bastırılmış bir dilin, yani Kürtçenin, bedende birikerek geri dönüşü olduğu anlaşılıyor. Çınar’ın deyişiyle anadili “bedensel bir reflekstir; kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz”. Film, bu geri dönüşü absürt ama gerçeklik zemininden kopmayan bir dille anlatarak, dilin yokluğunun yarattığı varoluşsal boşluğu seyircinin karnında hissettiriyor.
Filmin asıl gücü, dili bir “kimlik meselesi” olarak değil, bir sınıf meselesi olarak kurmasında yatıyor. Baran’ın ailesi ona Kürtçeyi öğretmemiş; çünkü tarihsel yasakların yarattığı korku, dilin kuşaklar arasında bir “boşluk” olarak aktarılmasına yol açmış. Burada “gönüllü asimilasyon” denen şeyin aslında ne kadar zoraki bir varoluş stratejisi olduğu görünür hale geliyor. Yoksul ve siyaseten güçsüzleştirilmiş kesimlerden ebeveynler, çocuklarının egemen dili öğrenmesini “ister” görünür; ama bu istem, bir tercihten çok, “anadilini koru ve yok ol” ile “egemen dili öğren ve hayatta kal” arasında sıkıştırılmış bir zorunluluğun adıdır. Dilin kaybı, bu anlamda sınıfsal bir kayıptır; Baran’ın bedeninde guruldayan şey, yalnızca bir dil değil, aynı zamanda o dilin taşıdığı sınıfsal hafızadır.
Ancak Valahî’nin bu sınıfsal sezgiyi sonuna kadar açık ettiğini söylemek zor. Diyaloglarda “dilin asimilasyonla orta tabakaya geçtiği” gibi fikirlere yer verilse de, filmin bu çerçeveyi net bir sınıfsal analize bağlamak yerine seyirciye sezdirmeyi tercih ettiği söylenebilir. Bu, bir kusur olmaktan çok, belki de bilinçli bir anlatı stratejisi: Çınar, hazır bir tez sunmak yerine, absürtlüğün ve gündelik detayların içinden meselenin kendisini hissettirmeyi seçiyor. Nitekim yönetmen, gerçeklik zeminini koruduğu sürece en absürt olayın bile anlatılabileceğini belirtiyor; karın gurultusunun Kürtçe konuşması da tam olarak bu dengeye oturuyor.
Ne var ki, filmin bu sezdirmeyle yetinmesi, asimilasyonun bugünkü dinamiklerini tartışmayı geciktirme riski taşıyor. Zira asimilasyon yalnızca devletin resmî yasaklarıyla işlemez; aynı zamanda siyasal alanın “süreç” adı altında yeniden düzenlenmesiyle de derinleşir. Son dönemde Kürt hareketinin “süreç” yönetiminde izlediği politikalar, bu diyalektik ilişkiyi çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Hareketin uzun yıllar boyunca dile getirdiği kültürel taleplerin —anadilde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel özerklik— giderek geri plana itilmesi, yerini “demokratik bütünleşme” ve “devletle entegrasyon” gibi formüllere bırakması, asimilasyonun yolunu rahatlatan bir etki yaratıyor.
Valahî’nin metaforu burada bir kez daha anlam kazanıyor: Nasıl ki Baran’ın bedeni, yasaklanan dili bir semptom olarak arşivliyorsa, hareketin siyasi bedeni de kendi tasfiyesini bir “çözüm” söylemi içinde arşivliyor. Karın gurultusu geri dönüyor, ama artık bir çözüm değil, bir semptom olarak. Dil, bedende konuşmaya devam ediyor; ama siyaset, o dili özgürleştirecek bir perspektiften giderek uzaklaşıyor.
Bu noktada diyalektik materyalist bir okuma, meselenin sınıfsal özünü daha da berraklaştırır. Asimilasyon, altyapıdaki eşitsizliklerin üstyapıda dil ve kimlik üzerinden yeniden üretilmesidir; egemen dil, devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla “geçerli” ve “kazançlı” kılınırken, tabi dil “değersiz” ve “mahrem” alana itilir. Bu süreçte siyasal hareketin kültürel taleplerden vazgeçmesi, tabandaki sınıfsal direnci zayıflatır; çünkü dilini kaybetmiş bir kuşağın, kaybını adlandıracak kavramsal ve siyasal araçları da elinden alınmış olur. Bu alanda birçok çalışma tam da bu noktaya işaret ederek Öcalan’ın “devletle ve toplumla bütünleşme” önerisinin Türkleştirme eğilimlerini pekiştirebileceğini ve “gönüllü asimilasyon”un bir biçimi olarak yorumlanabileceğini öne sürer. Yani asimilasyon, bir yandan devletin zoruyla, diğer yandan mücadelenin içinden gelen “gerçekçi” addedilen geri çekilmelerle çift taraflı işler. Valahî’nin Baran’ı, bu çift taraflılığın bedende bıraktığı izi taşır: Ne devletin yasağını doğrudan yaşamıştır ne de siyasal bir taleple o boşluğu doldurabilmiştir; geriye yalnızca anlaşılmaz bir gurultu kalmıştır.
Kerem Fırtına’nın performansı, bu çıkmazı görünür kılması bakımından filmin taşıyıcı unsuru. Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği gürültüyü sonradan geri istemesi, kimlik arayışının trajik çekirdeğini açığa çıkarır: İnsan, bastırılmış olanın varlığını sürdürdüğünü gösteren en rahatsız edici sese bile, o boşluktan yeğdir diye sarılabilir. Film, bu diyalektik gerilimi —boşluk ile gürültü, kayıp ile direnç arasındaki salınımı— koruduğu sürece güçlü; ancak asimilasyonun sınıfsal ve siyasal mekanizmalarını daha açık tartışmaya açtığında çok daha fazlasını vaat ediyor.
Sonuç olarak Valahî, ana dil meselesini beden, sınıf ve asimilasyonun zorunluluğu üzerinden ele alan, bunu yaparken de absürt ile gerçek arasındaki hassas dengeyi koruyan bir film. Dilin yokluğunun yarattığı boşluğu, karın gurultusu gibi rahatsız edici ama bir o kadar da mahrem bir metaforla anlatması, onu alışılagelmiş “anadil” filmlerinden ayırıyor. Filmin belki de en büyük katkısı, asimilasyonun “gönüllü” olamayacağını, çünkü her “tercih”in arkasında tarihsel yasakların, ekonomik eşitsizliklerin ve sembolik şiddetin yattığını seyirciye hissettirmesi. Bu his, film bittikten sonra da karınlarda bir yerlerde guruldamaya devam ediyor; ama artık o gurultunun sadece bir dil değil, bir sınıfın ve bir siyasetin kaybı olduğunu biliyoruz.
Ancak film, bu hissi bireysel bir hikâye düzleminde bırakıyor. Oysa asimilasyon, sadece bedende değil, siyasette de işliyor. Valahî’nin açtığı kapıdan girildiğinde, karşımıza çıkan soru şu: Bir dil, bedende semptom olarak geri döndüğünde, bu geri dönüşü özgürleşme olarak okuyabilir miyiz? Yoksa semptom, tam da özgürleşmenin engellendiği koşullarda ortaya çıkan bir vekil midir? Bu soru, filmin bittiği yerde başlıyor ve siyasetin alanına düşüyor. Çünkü dil, ancak bedenden sokağa, sınıftan kuruma, semptomdan pratiğe taşındığında gerçekten yaşayan bir dil haline gelebilir. Bunun için de asimilasyonun sadece devletin yasaklarıyla değil, ezilenlerin kendi siyasi çizgileriyle de işleyebildiğini görmek gerekiyor.

























































