Demokratik cumhuriyetten sosyal cumhuriyete: Devrimci bir geçiş mi, reformist bir uzlaşma mı? | Mustafa Yeşim
Ertuğrul Kürkçü’nün “sosyal cumhuriyet” ve “komüne geçiş” yaklaşımını Marksist açıdan eleştiren Mustafa Yeşim, bu kavramların Öcalan’ın devletle uzlaşma perspektifi içinde devrimci içeriğini yitirerek reformist bir projeye dönüştüğünü savunuyor. Yazıda, sınıf mücadelesi ve sosyalist iktidar hedefinden uzaklaşmanın Türkiye solunu stratejik bir çıkmaza sürüklediği vurgulanıyor.
Bu yazı, Ertuğrul Kürkçü’nün Yeni Özgür Politika‘da yayımlanan söyleşisinde ortaya koyduğu “sosyal cumhuriyet” ve “komüne açılan geçiş rejimi” tezlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Kürkçü’nün söylemi, Marksizmin klasik kavramlarını çağdaş siyasal mücadelenin diliyle yeniden formüle etme iddiası taşımakla birlikte, bu kavramların Öcalan’ın son dönem tezleri bağlamında nasıl konumlandırıldığı incelendiğinde ciddi bir stratejik belirsizlik ve reformist kayma ortaya çıkmaktadır. Yazı, öncelikle Kürkçü’nün kullandığı kavramların Marksist kökenlerini ele alacak, ardından bu kavramların Öcalan’ın “devletle uzlaşma” perspektifiiçine yerleştirilmesinin yarattığı sorunları tartışacak ve son olarak faşizm koşullarında devrimci bir stratejinin olanaklarını sorgulayacaktır.
…
Ertuğrul Kürkçü’nün söyleşisi, Türkiye solunun silahlı mücadele döneminin kapanmasının ardından girdiği yeni siyasal arayışın en berrak ifadelerinden birini sunmaktadır. Kürkçü, bir yandan “Demokratik Cumhuriyet Hareketi”nin egemenliği devletten topluma aktaran bir geçiş hareketi olarak tasarlanması gerektiğini belirtirken, diğer yandan “sosyal cumhuriyete ve komüne açılan bir geçiş rejimi” perspektifini ortaya koymaktadır. Bu söylem, yüzeysel bir okumayla devrimci Marksizmin klasik temalarını yeniden gündeme getiriyor gibi görünse de, kavramların Öcalan’ın son dönem tezleri bağlamında nasıl konumlandırıldığına bakıldığında ciddi bir stratejik belirsizlik ortaya çıkmaktadır.
Bu yazı, Kürkçü’nün söyleşisini üç düzeyde eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutacaktır:
Birincisi, kavramların Marksist kökenleri ve bu kökenlerin söyleşide nasıl kullanıldığı;
İkincisi, bu kavramların Öcalan’ın “devletle uzlaşma” perspektifiiçine yerleştirilmesinin yarattığı teorik ve pratik sorunlar;
Üçüncüsü, faşizm koşullarında devrimci bir stratejinin olanakları ve sınırları.
1. Kavramların Marksist Kökenleri: “Sosyal Cumhuriyet” ve “Komün”
A. “Sosyal Cumhuriyet” Kavramının Tarihsel-Siyasal Kökeni
“Sosyal cumhuriyet” kavramı, sanıldığının aksine, sosyal demokrasinin veya reformizmin değil, devrimci Marksizmin kurucu metinlerinin bir ürünüdür. Bu slogan ilk olarak 1848 Şubat Devrimi sırasında Paris proletaryası tarafından ortaya atılmıştır. Marx, bu talebin “belirsiz bir özlem”i ifade ettiğini, ancak yönünün doğru olduğunu belirtir: Bu, “yalnızca sınıf egemenliğinin monarşik biçimini değil, sınıf egemenliğinin kendisini de” ortadan kaldıracak bir cumhuriyet talebidir.
Marx, 1871’de Paris Komünü’nü bu talebin “açık seçik biçimi” olarak selamlar. Fransa’da İç Savaş‘ta Komün’ü tanımlarken onun “işçi sınıfının hükümeti”, “emeğin kurtuluşunun nihayet keşfedilmiş siyasal biçimi” olduğunu söyler. Komün, burjuva devlet aygıtını devralmak yerine onu parçalayan, temsilcileri seçilebilir ve geri çağrılabilir kılan, işçi konseylerine dayanan bir iktidar biçimiydi.
B. “Siyasal Cumhuriyet” ile “Sosyal Cumhuriyet” Arasındaki Ayrım
Marx’ın “sosyal cumhuriyet” tercihini anlamak için, onun “siyasal cumhuriyet” ile arasına koyduğu ayrımı görmek gerekir. Marx, “kurtuluş” kavramını iki anlamda kullanır: “Siyasal kurtuluş”, demokratik cumhuriyetin tamamına erdirilmesiyle ilgilidir. Ancak Marx bunun yetmediğini gördüğü yerde “sosyal cumhuriyet” tabirini kullanır. Çünkü 1789 tipi “siyasal cumhuriyet”, biçimsel eşitliği getirse de özel mülkiyeti ve sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmaz. “Sosyal cumhuriyet” ise mülkiyet rejimini hedef alır. Nitekim Marx, Komün’ün amacının “sınıf mülkiyetini ortadan kaldırmak” olduğunu, bunun da sömürünün kaynağı olduğunu vurgular.
C. “Proletarya Diktatörlüğü” Teriminin Dönemsel Konumu
Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” terimini ilk kez 1850’de Fransa’da Sınıf Mücadeleleri‘nde kullandığı kabul edilir. Ancak bu terim, 1871’e gelindiğinde hâlâ
soyut ve programatik bir kavramdı; somut bir siyasal biçimi ifade etmiyordu. “Sosyal cumhuriyet” ise Paris Komünü’nün somut kurumlarını, pratiklerini ve siyasal biçimini tanımlıyordu. Marx’ın tercihi, bir kavramı diğerine üstün tutmak değil; henüz kurumsal bir karşılığı olmayan soyut bir kavramı değil, tarihin içinden çıkmış somut bir biçimi öne çıkarmaktır. Bu, onun “somutun somut düşüncesi” yöntemine uygun bir tercihtir.
Engels, Marx’ın ölümünden sonra Komün’ün “proletarya diktatörlüğü” olduğunu açıkça yazacaktır; ancak Marx’ın kendisi, yaşarken bu soyut terimi değil, Komün’ün kendi dilinden gelen “sosyal cumhuriyet”i tercih etmiştir. Dolayısıyla “sosyal cumhuriyet” ile “proletarya diktatörlüğü” karşıt kavramlar değil, aynı gerçekliğin farklı soyutlama düzeyleridir.
2. Kürkçü’nün Söyleminin Eleştirel Analizi
A. Sınıf Perspektifinin Buharlaşması: “Ezilenler” Retoriği ve Proletaryanın Kayboluşu
Kürkçü’nün söyleşisinde dikkat çeken ilk husus, Marksizmin temel kategorisi olan sınıfın neredeyse tamamen silinmiş olmasıdır. Kürkçü, “solun tarihsel misyonu”nu tanımlarken “ezenlerle ezilenler arasındaki çatışmada ezilenlerin safında yer almak” ifadesini kullanıyor ve ekliyor: “Sol, ezilenlerin aklı ve vicdanıdır”. Bu, Marksist anlamda bir sınıf analizine değil, moralistik bir karşıtlığa denk düşer.
Devrimci Marksizm için solun anlamı, proletaryanın sınıf çıkarının siyasal ifadesi olmaktır. Proletarya, kapitalist üretim ilişkileri içindeki konumu itibarıyla devrimci öznedir; çünkü üretim araçlarından koparılmış, emeğiyle yaşayan ve bu nedenle kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmadan kendini özgürleştiremeyecek olan sınıftır. Kürkçü’nün “tek ve biricik özne” arayışını reddederek “çoklu öznelerin ortak kurucu siyaseti”ni savunması, sınıf siyasetini kimlik siyasetine indirgeme riski taşır. Farklı ezilme biçimleri (ulusal baskı, kadın emeğinin sömürüsü, kültürel asimilasyon) ancak proletaryanın öncülüğünde ve sınıf mücadelesinin birliği içinde anlam kazanır; bunların birbirinden kopuk “özneler” olarak ele alınması, kapitalist sömürüye karşı ortak mücadeleyi parçalar.
B. Devlet Sorunu: “Egemenliğin Topluma Aktarılması” Yanılsaması ve Burjuva Devlet Aygıtının Görünmezliği
Kürkçü, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin “egemenliği devletten topluma aktaran bir geçiş hareketi” olması gerektiğini söylüyor. Bu ifade, yüzeysel olarak radikal görünse de, Marksizm-Leninizm’in devlet teorisiyle taban tabana zıttır.
Lenin’in Devlet ve Devrim‘de ortaya koyduğu üzere, burjuva devleti parçalanması gereken bir aygıttır; “yola getirilecek” ya da “demokratikleştirilecek” bir araç değildir. Kürkçü’nün “aşağıdan örgütlenme” ve “yerel meclisler” gibi önerileri, özünde burjuva devlet aygıtını parçalamadan onun yanına paralel yapılar inşa etme çabasıdır. Bu, tarihsel olarak anarşizmin ve reformizmin ortak yanılgısıdır: Devlet aygıtına dokunmadan, onun dışında “özgür alanlar” yaratılabileceği yanılsaması.
Kürkçü’nün söyleşisinin en kritik noktası, bu stratejinin Öcalan’ın “devletle uzlaşma” perspektifiiçine yerleştirilmiş olmasıdır. Öcalan, 27 Mart 2026’daki mesajında açıkça şunları söylüyor: “Bizim Cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur. Asıl mesele Cumhuriyetin demokratik olmamasıdır. Demokrasi Cumhuriyetin güçlenmesini sağlayacak yegane çözümdür. … Yaşadığımız süreç Demokratik Cumhuriyet ile barışa geçiş sürecidir. Arzulanan süreç başarıya ulaştığında Cumhuriyet iki kat güçlenecektir”. Burada hedef, devleti parçalamak değil, onu güçlendirmektir. Öcalan daha da ileri giderek “Kürtlerin devletle olan ilişkisini pozitif tarzda düzenleyen bir toplumculuk ve yurttaşlık anlayışı geliştirmeliyiz” diyor. Bu, devrimci Marksizmin “devlet aygıtını parçalama” perspektifinden tam bir kopuştur.
Kürkçü, Öcalan’ın bu çerçevesini “sosyal cumhuriyet” eklemesiyle genişletmeye çalışsa da, temel yönelim değişmiyor: Devletle çatışma değil, devletle müzakere ve entegrasyon. Kürkçü’nün “egemenliği devletten topluma aktarma” söylemi, Öcalan’ın “cumhuriyetin güçlenmesi” hedefiyle çelişiyor gibi görünse de, pratikte devletin sınıfsal karakterini değiştirmeden, onun içinde daha fazla temsil ve hak talebine indirgeniyor.
C. Mülkiyet Sorunu: Radikal Söylem, Programatik Boşluk
Kürkçü, söyleşisinde “toplumsallaşmış üretim araçlarının, toprağın, doğal kaynakların, enerjinin, konutun, dijital altyapının, verinin ve yapay zeka sistemlerinin özel mülkiyeti üzerine tartışma bitmeden demokrasi tartışması da sonuçlanmış olmayacaktır” diyerek Marksizmin temel tezine yaklaşır. Ancak burada kritik bir soru sormak gerekir: Bu mülkiyet rejimi nasıl aşılacaktır?
Kürkçü, bu soruya net bir yanıt vermez. “Sosyal cumhuriyet” ve “komün” gibi kavramlar, mülkiyet ilişkilerinin nasıl dönüştürüleceğine dair bir yol haritası sunmaz. Oysa mülkiyet sorunu, devrimci kamulaştırma ve işçi özyönetimi ile çözülür. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, kapitalist sınıfın iktidarının maddi temelidir; bu temel ortadan kaldırılmadan “sosyal cumhuriyet” kurulamaz. Kürkçü’nün söylemi, bu maddi temeli işaret etmekle birlikte, onu nasıl ortadan kaldıracağı konusunda susar.
Dahası, Öcalan’ın “devrim bir iktidar alışverişi değil, inşa ederek dönüşümdür” ifadesi, devrimci kamulaştırma perspektifini tümüyle dışarıda bırakır. Bu çerçevede “toplumsallaştırma” talebi, burjuva devlet eliyle yapılacak bir “kamusallaştırma”ya dönüşme riski taşır; bu da devlet kapitalizminden başka bir şey üretmez.
D. Ulusal Sorun: “Demokratik Ulus” ve Sınıf Perspektifinin Terki
Kürkçü’nün Öcalan’a atıfla “demokratik ulus” ve “demokratik konfederalizm” kavramlarına yaslanması, devrimci Marksist perspektiften ciddi sorunlar içerir. Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” çağrısı, “asimilasyonsuz ve ayrılıksız” bir çözümü savunur; bu, ulusal sorunu sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görmek yerine, ulusal kimliği sınıf çelişkilerinin üzerinde bir kategori olarak kurar.
Marksizm, ulusal sorunu sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görür; ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunur, ancak bu hakkın emekçi halkların çıkarına kullanılması gerektiğini vurgular. Öcalan’ın “Cumhuriyet ile sorunumuz yok” söylemi ve “devletle pozitif ilişki” vurgusu, ulusal baskının maddi temelini görmezden gelen bir soyut entegrasyonizm üretir. Kürkçü’nün bu çerçeveyi “sosyal cumhuriyet” ile genişletme çabası, ulusal sorunu sınıf perspektifinden koparma riskini daha da derinleştirir.
E. Strateji Sorunu: “Geçiş Programı” mı, Reformizm mi?
Kürkçü, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’ni “bir parti ya da seçim ittifakı olarak değil, egemenliği devletten topluma aktaran bir geçiş hareketi” olarak tanımlıyor. Ancak bu “geçiş”in hangi araçlarla ve hangi özneyle gerçekleştirileceği belirsizdir.
Tarihsel deneyim göstermiştir ki, burjuva devleti ve parlamenter sistem içinde kalarak yürütülen mücadeleler, ne kadar radikal taleplerle yola çıksalar da, sonunda sistemin mantığına teslim olurlar. Öcalan’ın “devrim bir iktidar alışverişi değil, inşa ederek
dönüşümdür” sözü, aslında devrimci bir kopuşu değil, mevcut düzen içinde tedrici bir dönüşümü işaret eder. Bu, reformizmin ta kendisidir.
Kürkçü’nün “sokağın örgütlenmesi” ve “aşağıdan örgütlenme” vurgusu değerlidir; ancak bu mücadele, devrimci bir öncü partinin önderliğinde ve devrimci bir strateji etrafında örgütlenmedikçe, sendikalizmden ya da anarşizmden öteye geçemez. “Yerel meclisler, kadın meclisleri, gençlik ağları” gibi yapılar, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak anlam kazanır; ancak bunlar tek başına iktidar sorununu çözmez.
3. Faşizm Koşullarında Devrimci Stratejinin Olanakları ve Sınırları
A. “Geç Faşizm” Kavramı ve Türkiye’nin Somut Durumu
Türkiye’deki rejim dönüşümü, klasik 1930’lar faşizmiyle birebir örtüşmez. Akademisyen Şebnem Oğuz’un vurguladığı gibi, bugünkü rejimi “demokrasi geriliyor” çerçevesine sıkıştırmak, devletin iç sömürgeci çekirdeğini ıskalamaya yol açar. Geç faşizm, istikrar üreten bir rejim değil; belirsizliği yönetim tekniği hâline getiren bir siyasal form olarak tanımlanıyor. Bu koşullarda:
● Kurumlar içten içe oyulur; tek bir adım “demokrasi bitti” gibi görünmez, ama süreç ilerler.
● Irksallaştırılmış şiddet rejimi, kapitalist kriz momentlerinde merkezileşir.
● Muhalefet, “kurumları restore etme” hattına sıkıştırılır; asıl mesele olan devletin sınıfsal ve iç sömürgeci karakteri görünmez kılınır.
Bu koşullarda “sosyal cumhuriyet” ve “komün” gibi hedeflerin gerçekleşebilirliği, faşistleşmenin hangi aşamasında olduğumuza ve devrimci öznenin ne kadar örgütlü olduğuna bağlıdır.
B. Reformist Stratejinin İflası ve Devrimci Perspektifin Gerekliliği
Geç Faşizm koşullarında “önce demokrasiyi kurtaralım, sonra sosyalizme geçeriz” stratejisi, geç faşizmin kendisini besleyen bir teslimiyet siyasetine dönüşür. Geç faşizmde muhalefetin “hukuk devleti”, “parlamenter sistem” gibi taleplere sıkışması, tam da bu tuzağın günümüzdeki görünümüdür.
Bordiga’nın faşizm analizi bu noktada çarpıcıdır: “Proletarya, kapitalist iktidarın ve devletin polis, asker, bürokrasi ve hukuk aygıtının geri kalanını parçalamak için yasallık dışında mücadele etme tarihsel sorunuyla yüzleşmelidir.”
Tarihsel deneyim, faşizm koşullarında devrimci mücadelenin iki temel biçim aldığını gösterir:
1. Tarihsel deneyim, faşist baskı koşullarında devrimci siyasetin açık ve kapalı mücadele biçimlerini eşzamanlı olarak yürütmek zorunda kaldığını göstermektedir; zira kitlelerle bağın korunması, baskı dönemlerinde dahi devrimci örgütlenmenin sürekliliği için belirleyicidir.
2. “Kurumları Restore Etme” Yanılsamasını Reddetmek: Geç faşizmde muhalefet, sürekli “hukuk devletini geri getirme” tuzağına çekilir. Oysa faşizmi demokratik gerilemeye indirgemek, devletin iç sömürgeci ve sınıfsal çekirdeğini görünmez kılar.
4. Sonuç: Kavramların İşlevi, Bağlamı Tarafından Belirlenir
Ertuğrul Kürkçü’nün söyleşisi, Türkiye solunun içinde bulunduğu ideolojik krizi yansıtmaktadır. Silahlı mücadelenin sona ermesi, solun stratejik bir yenilgi yaşadığını gizlememelidir. Bu yenilgi, yalnızca bir mücadele biçiminin değil, aynı zamanda devrimci bir perspektifin terk edilmesinin sonucudur.
Kürkçü’nün “sosyal cumhuriyet” eklemesi, Marksist kökeni itibarıyla devrimci bir kavram olsa da, Öcalan’ın “devletle uzlaşma” temelindeki demokratik cumhuriyet projesi içine yerleştirildiğinde, reformist bir hedefe dönüşmektedir. Öcalan’ın tezleri, devlet aygıtının parçalanmasını ve işçi özyönetimini içermediği için, Kürkçü’nün “sosyal cumhuriyet”i de pratikte devletle müzakere edilen, sınırları devlet tarafından çizilen bir “sosyal düzenleme” talebine indirgenmektedir.
Marksist yaklaşım, şu temel ilkeleri savunur:
Birincisi, proletaryanın öncülüğü: Emekçi sınıfların kurtuluşu, ancak işçi sınıfının öncülüğünde mümkündür. “Çoklu özneler” siyaseti, sınıf birliğini parçalar.
İkincisi, burjuva devletinin parçalanması: Devlet, “yola getirilecek” bir aygıt değil, parçalanması gereken bir baskı aracıdır. Komün, devlet aygıtının yerine geçmelidir.
Üçüncüsü, devrimci kamulaştırma: Üretim araçlarının özel mülkiyeti, devrimci iktidar tarafından kamulaştırılmalı ve işçi özyönetimine devredilmelidir.
Dördüncüsü, ulusal sorunda sınıf perspektifi: Ulusal baskıya karşı mücadele, emekçi halkların birliği ve proletarya enternasyonalizmi temelinde yürütülmelidir.
Beşincisi, devrimci öncü parti: Kitle mücadelesi, devrimci bir öncü partinin önderliğinde ve devrimci bir strateji etrafında örgütlenmelidir.
Altıncısı, enternasyonalizm: Mücadele, uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesiyle bütünleşmelidir.
Kürkçü’nün “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” önerisi, bu ilkelerden yoksun olduğu sürece, reformist bir proje olarak kalmaya mahkumdur. Türkiye ve Kürdistan’ın emekçi halkları, ne “demokratik cumhuriyet” ne de “sosyal cumhuriyet” ile yetinebilir; onların ihtiyacı olan şey, proletarya iktidarı ve sosyalizmdir. Faşizm koşullarında “önce demokrasiyi kurtaralım, sonra sosyalizme geçeriz” stratejisi, faşizmin kendisini besleyen bir teslimiyet siyasetine dönüşür. Devrimci Marksist çizgi, faşizm koşullarında “kurumları restore etme” değil, “iktidarı yeniden kurma” perspektifini savunur.
Kaynakça
● K. Marx, (1871). Fransa’da İç Savaş.
● K. Marx, (1875). Gotha Programı’nın Eleştirisi.
● V. I. Lenin, (1917). Devlet ve Devrim.
● F. Engels, (1891). Fransa’da İç Savaş’a Giriş.
● E. Kürkçü, (2026). “Demokratik Cumhuriyet ancak sosyal cumhuriyete ve komüne açılan bir geçiş rejimi olarak anlam kazanabilir”. Yeni Özgür Politika, 6 Ekim 2026.
● A. Öcalan, (2026). 27 Mart Mesajı.
● Ş. Oğuz, (2026). “Türkiye’de geç faşizmi alt-emperyal iç sömürgeci dinamikler üzerinden okumak.”
● A. Bordiga, (1922). “Faşizm ve Komünist Parti”. Komünist Enternasyonal Yayınları.
Mustafa Yeşim – 15.10.2026

























































