Antoloji | İskan Tolun
“Gurbet hâli ah / İçimde büyük sancı / Her zaman Avrupa’da yabancı / Memlekette Almancı / İçimde yanar / Kalbimde kanar / Artar bu acı / Yolumuza serseler / İnci ile mercan / Kabul eder mi bunu / Seksenlik bu can? / Bendeki / Gurbetin de gurbeti / Artar her an / Doğum sancısı / Uğraşır uğraşırım / İçimi yakar / Acı mı acı / Dindirilmez bu sancı.”
Aşağıda, değerlendirmekte olduğum kitabın içeriğine uygun olduğundan dolayı Sabri Varan ile bir söyleşi nihayetinde, Celal Kaya’nın doğaçlama söylediği “AH…” adlı şiiriyle makaleye başlamak istedim. (257-258. Sayfa)
Aslında neşeli başlıyor kitap, lâkin göçün, gurbetin acısı, derdi, çilesi de malum. Neyse. Bu hafta soluk soluğa, zevkle okuduğum ve bol çiçekli bir bahçeye benzettiğim kitabı anlatacağım. Kitap kolektiftir, birçok değerli yazarın seçkilerinden oluşuyor. “Fakir Baykurt’un Edebiyat İşliği”nin devamı olan “Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu”nun (ATYG) hazırladığı Antoloji bir eserdir. Antoloji, Antik Yunan kökenli bir kavramdır. Bu kavram, eski Yunancada tam kelime anlamıyla “Çiçek Derlemesi” veya “Çiçek Destesi” anlamına gelen anthologia sözcüğüne dayanıyor ve ben, bu kitabı, “Bol çiçekli bir bahçeye” benzetmekle pek abartmadım, sanırım. Neyse…

Aslında bu kitap, hiç hesapta yoktu. Zira, dünya edebiyatıyla (…? Edebiyatında Kısa Bir Yolculuk) ilgili yazı dizisine çalışıyordum ve her zaman olduğu gibi, elimde hiç eksik olmayan, sırayla okumakta olduğum bir kitap vardı. İşte böyle, arada bir enteresan bir kitap elime geçiyor ve rutin dışına çıkıp değerlendirme gereğini duyuyorum. Anlaşıldığı üzere, dünya edebiyatıyla ilgili yazı dizisine biraz ara vermek icap ediyor. Neyse, bu da edebiyat, hem de yerli.
(Göç-İnsan-Edebiyat / 60 Uzun Yıl / Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu ATYG Antolojisi / Yeni Anadolu Yayıncılık / 1. Baskı / Ocak 2022 / Topkapı-İstanbul / 419 Sayfa)
Bu kitapta birleşmiş olan değerli yazarların çoğunu tanıyorum; ya kitaplarından, ya etkinliklerde, ya da kitap fuarlarında, ara sıra da yollarımız kesişiyor. Kişisel, aile ve toplumsal sorunlardan ve sorunların çözümlerinden tutun da, göçün, eğitimin sorun ve sorunların çözümlerine dek, her bir şeye vurgu yapmış, çok da güzel değerlenmişler. Kitabı, hediye olarak imzalayıp göndermişler, sağ olsunlar. Kitapları çok seven, değer veren biriyim. Zaten, yazarından imzalanmış olarak gelen kitabın değerine paha biçilmez ve yeri de apayrıdır, yanımda.
Kitap, 60’lı ve 70’li yıllarda sistemli ve belirli periyotlarda Avrupa’ya, özellikle de Almanya’ya “Misafir İşçi” olarak gelip yerleşen gurbetçilerin yaşam koşullarının panoramasını sunuyor âdeta. Elbette, muhtelif nedenlerle gelmiş olanları da ihtiva ediyor. Dolayısıyla, Avrupa’ya göç etmiş gurbetçilerin sevinçleri, özlemleri, acıları edebi ve gayet yalın bir şekilde anlatılıyor. Yirmiye yakın yazarın seçkin metinlerini kapsamına almış olan bu kitap, edebiyata odaklı olarak görünsede, çok yönlüdür ve ayrıca, birçok yerde felsefi yanı ağır basıyor; özellikle de söyleşilerde. Hepsine değinmek isterdim, lâkin makale çok uzar. Bundan dolayı birkaç örnek vermekle yetineceğim:
Kitabın yayın yönetmeni Kemal Yalçın’dır. Sunuş metnini de kendisi yazmış ve birçok yerde, o güzel yorumlarıyla döktürmüş âdeta. Yukarıda da belirttiğim gibi, kitap neşeli başlıyor ve okuru giderek etkileyici hikâyelerin içine çeki veriyor…
Sırrı Ayhan’ın “Kaşe” başlıklı metnini tekrar ve tekrar okumak isterim. “…Aziz Nesin’in anısına saygıyla.” diye başlıyor. Kaşe başlıklı metin; her kitabını zevkle okuduğum üstadın hikâyelerini aratmıyor desem, pek de abartı sayılmaz sanırım. (22-31. Sayfaya kadar)
Kazım Cumer’tin, “Ekimde Bir Gün” başlığı altındaki metin, yürekleri dağlıyor:
“Ankara Garı şimdi kan diyarı, can pazarı..” (64. Sayfa)
“Giderek gözlerim ıslanıyor… Ölüler var dipte, çoğu çocuk ve kadından oluşan… … … Birbirine sarılmış ölüler, gözleri açık kalmış ölüler… Ben niye yaşayayım ki, sen niye varsın ki?” (66. Sayfa)
125. Sayfadan başlayan Fikret Güneş’in “Hüseyinlerin Dönüşü” başlığı altındaki metin de, beni çok etkiledi. Dersim Tertelesi arifesinde dünyaya gözlerini açan Hüseyinler, kıyımın yarattığı acıları, dinleyerek büyümüşler ve yasaklarla mücadele ederken çok acı çekmiş, sürgünler yaşamışlar. Değerli yazarın, Güneş Ülkesinin Çığlığı adlı son kitabını merak ediyorum şimdi: 3 Ağustos 2014 Şengal Soykırımını kaleme almış.
161. Sayfadan başlayan Almanca ve Karabiber’in Kaderi başlıklı metin, Lutz’ların (Nevin ve Helmut) hikâyesidir ve filmlere konu olacak niteliktedir. Alman öğretmen Helmut, Nevin öğrencisini ölümden kurtarırken yara alıyor ve böylece derin bir aşkın kapısı da açılmış oluyor. Bunu, kısaca değerli eğitimci Nevin Lutz’tan dinleyelim:
“Bu göçün nedeni aşktı.
Birinin öldürücü aşkı.
Diğerinin yaşatıcı aşkıydı.
Karabiber’in göç nedeni aşktı, aşk!” (173. Sayfa)
Ayrıca 174. Sayfadan başlayan Umutlu Gelişim başlığı altında, Nevin Lutz’un Nalan Bilgin ile olan söyleşisi de oldukça dikkat çekicidir. Nevin Lutz’un son sorusu:
“Burada yaşayan göçmen ailelere ve çocuklarına önermek istediğin bir şey var mı?”
Nalan Bilgin:
“Burada yaşayan göçmen ailelere ve çocuklarına önerim ancak şu olabilir: Eğitim, eğitim, eğitim…”
184. Sayfada Kemal Yalçın, Dilim Kimliğimdir başlığı altındaki metinde, film yönetmeni Süleyman Özdemir’i anlatırken, hem ana dilin önemine vurgu yapıyor, hem de değerli yönetmenin dikkat çekici mesajlarına yer veriyor. Son mesajını aktarayım:
“Dünyadaki tüm anaların anadillerine saygıyla, sevgiyle.” (185. Sayfa)
Bir önceki sayfada da, “Atilla Keskin, yazar Pınar Kür’ün ve Ozan Armani’nin hayatlarını içeren belgeselleri, henüz çalışma aşamasındadır.” diye, güzel bir duyuru dikkatimi çekti. (183. Sayfa)
Ve son olarak, kırka yakın esere imza atmış olan değerli yazar, Kemal Yalçın:
Kemal hocayı, o mütevazı kişiliğiyle yıllardır tanıyorum. Birkaç kitabını da almıştım ve nedense, okumamışım, maalesef. Demek ki bugüne kadar denk gelmemiştir; raflara baktım, öylece duruyorlar. Ee, okumayı bekleyen üç yüze yakın kitap birikince, böyle değerli yazarın eserleri de gözden kaçıyor, hâliyle. Ama öne aldım, ilk fırsatta okuyacağım. Neyse, asıl konuya, sadede geleyim:
Kemal hoca, “12 Eylül 1980 Askeri Darbesi” döneminde “Vur Emri” ile aranırken Almanya’ya kapağı atıyor. Bunun gerisini, çok kısa bir hülâsayla Kemal hocanın Hasretine Dayanırım, Ölümüne Dayanamam! başlıklı metninden okuyalım:
“Türkiye’ye hiç küsmedim. Çünkü benim Türkiye’m; bana ceza verenler, hakkımda vur emri çıkaranlar değildir. Benim Türkiye’m; mücadele eden, vicdanlı, dürüst, vefalı insanların Türkiye’sidir. Benim Türkiye’m; Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Pir Sultanların, Karacaoğlanların, Hacı Bektaş Velilerin, Nazım Hikmetlerin, Yaşar Kemallerin Türkiye’sidir.
En zor günlerimde bana sığınma hakkı, yaşama hakkı veren, bana kitap yazacak huzurlu bir ortam sağlayan Almanya’ya minnettarım. (… … …)
Benim tek arzum; özgür ve adil bir dünya kurulması, insanların düşüncelerinden, inançlarından, dünya görüşlerinden dolayı yerlerinden yurtlarından ayrılmak, mülteci olarak yaşamak zorunda kalmamalarıdır.” (266-267. Sayfa)
Akışkan ve zevkle okunacak bir kitaptır bu!..
İskan Tolun – 31.10.2026

























































