Makaleler

Published on Ekim 26th, 2026

0

“İkili devlet”ten sınıf merkezli geç faşizme reformist bir çerçevenin eleştirisi | Mustafa Yeşim


“İkili devlet” ve “geç faşizm” tartışmalarında asıl mesele, devletin sınıfsal niteliğinin göz ardı edilmesidir. Ertuğrul Kürkçü’nün yaklaşımı, bu gerçeği bulanıklaştırırken “devletle bütünleşme” perspektifi, devrimci mücadeleyi reformist bir uzlaşmaya indirgemektedir. Oysa faşizme karşı mücadele, sermaye egemenliğini hedef alan bağımsız sınıf siyaseti temelinde; fabrikada, mahallede, sokakta ve dijital alanda birlikte örgütlenmelidir.

Son dönemde “sosyal cumhuriyet”, “komüne açılan geçiş rejimi” ve “ikili devlet” kavramları etrafında şekillenen bir siyasal analiz, devrimci Marksist ölçütlerle ciddi bir hesaplaşmayı gerektiriyor. Bu çerçeve, yüzeysel bir okumayla Marksizmin klasik temalarını yeniden gündeme getiriyor gibi görünse de, kavramların sınıfsal içeriklerinden koparılarak reformist bir perspektife tabi kılınması, devrimci siyasetin temel direklerini aşındırmaktadır.

“Bizim mahalle” artık eskisi gibi değil. Okuyan, kritik yapan, araştıran, kavramlara şüpheyle yaklaşan, eleştiren çok az insanımız kaldı. Bazı “önderlerimiz”, “şeflerimiz”, sözüne güvendiğimiz kişiler ne derse sorgusuz kabullenme, benimseme durumu söz konusu.

Tabi ki bu hegemonik durum, Marksizmin içini boşaltmaya hizmet eden kavramları piyasaya sürenlerin işine yarıyor.

Farkındaysanız, Öcalan’ın söyleminde post-modern ve post-Marksist literatürün etkisiyle Marksizmin içini boşaltmaya hizmet eden kavramlar peş peşe dolaşıma sokuluyor. Ne yazık ki Marksist literatüre hâkim görünen, bizim Marksizmi yalayıp yutmuş, ansiklopediler çıkartmış, eskiden beri söylemine güvendiğimiz önde görünen bazı arkadaşlarımız Öcalan’ın yanında görünmek adına bu kavramları alıp rasyonalize etmeye, yani meşrulaştırmaya çalışarak kitleler nezdinde etki üretiyorlar.

Bu çaba karşılık buluyor; çünkü kitleler buna hazır. Reel sosyalizm deneyiminin çöküşü, araştırmayan, eleştirel yaklaşamayan geniş bir kesimi teoriden uzaklaştırdı, şüpheciliğe yöneltti ve güvendiği önderlerin ortaya attığı her yeni kavrama yönelmeyi hızlandırdı.

Ertuğrul Kürkçü’nün çok beğenilen, eleştirel gözle okunmadığı belli olan “Uçum kim gibi” yazısı da bu minvalde değerlendirilmelidir.

Kürkçü, Ernst Fraenkel’in “ikili devlet” (Doppelstaat) kuramına başvurarak Erdoğan’ı “norm devlet” (Normenstaat) ile “tedbir devleti” (Maßnahmenstaat) arasında konumlandırıyor ve “Erdoğan, Bahçeli ve Uçum aynı takımdadır” sonucuna varıyor.

Fraenkel’e göre bu iki alan, aynı devletin farklı egemenlik pratikleridir ve asıl belirleyici olan tedbir devletidir. Kürkçü de bu tespiti yapıyor, ancak devrimci Marksist analiz bu noktada devreye girmelidir: İkili devlet, birbirinden bağımsız iki merkezin çatışması değil, burjuva devletinin sınıf egemenliğini farklı biçimlerde sürdürme mekanizmasıdır. Devlet, sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı bir alandır ve göreli özerkliği,

egemen sınıfın çıkarlarını garanti altına almasından kaynaklanır. Kürkçü’nün analizi, devletin bu sınıfsal niteliğini bulanıklaştırarak, sorunu bir “kadro çatışması” veya “devlet içi hizip” meselesine indirgiyor. Oysa Uçum’un açıklamaları, Erdoğan-Bahçeli hattının “Terörsüz Türkiye” çerçevesinde sermayenin ve devletin yeniden yapılandırılması projesinin bir parçasıdır; bu proje, sınıf egemenliğinin yeni bir biçimde örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Peki, Kürkçü bu kavramı neden kullanmaktadır.

Fraenkel’in 1941’de ortaya koyduğu “ikili devlet” (norm devlet ve tedbir devleti ayrımı) kavramının geniş kamuoyunda duyulması, Öcalan’ın “Benim muhatabım norm devlettir” sözünün ardından hız kazanmıştır. Kürkçü’de bu kavramı “Bu kavramları kullanmak, Türkiye ile Nazi Almanyası’nı özdeşleştirmeyi gerektirmez. Burada karşılaştırılanın, tüm devlet biçimlerinde gözlemlenebilen hukukun siyasal iktidar tarafından koşullu uygulanması mekanizması olduğunu akılda tutmak yeterli.” diye rasyonalize ederek kullanmaktadır.

Yazının en kritik noktası, Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki “devletle ve toplumla bütünleşme” çağrısının, Kürkçü tarafından sorgulanmadan kabul edilmesidir. Kürkçü, Uçum’un bu perspektifi“çarpıttığını” söylerken, perspektifin kendisini değil, yalnızca uygulanış biçimini eleştiriyor. Devrimci Marksizm açısından “devletle bütünleşme”, sınıf egemenliğinin bir aygıtı olan devletle uzlaşma anlamına gelir; bu, devrimci iktidar hedefinin terk edilmesi demektir. Kürkçü’nün “sosyal cumhuriyet” ve “komüne açılan geçiş rejimi” söylemi, bu uzlaşmayı teorik olarak meşrulaştırma işlevi görüyor. Oysa Marksizm için geçiş, devletin ele geçirilmesi ve proletaryanın devlet iktidarı aracılığıyla sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Kürkçü’nün çerçevesinde ise sınıf mücadelesi yerini “ezilenlerin vicdanı” gibi moralistik bir kategoriye bırakıyor; proletarya ve burjuvazi arasındaki antagonistik çelişki görünmez kılınıyor.

Ertuğrul Kürkçü, Öcalan’ın kavramlarına yaslanıp “ikili devlet” ve “bütünleşme” gibi kavramları kullanarak mevcut siyasal çıkmazı analiz etme çabasındadır; ancak bu çaba, devletin sınıfsal doğasını ve devrimci stratejinin gerekliliğini gözden kaçırdığı için reformist bir çerçevede kalır. Devrimci Marksist yanıt, Uçum’un temsil ettiği hattın sermaye-devlet ittifakının bir yeniden yapılanma projesi olduğunu göstermek ve “devletle bütünleşme”nin bir çözüm değil, sınıf teslimiyeti anlamına geldiğini vurgulamaktır. Görev, “sosyal cumhuriyet” gibi kavramları tarihsel ve sınıfsal içerikleriyle yeniden donatarak, proletaryanın bağımsız sınıf siyasetini ve devrimci iktidar perspektifini öne çıkarmaktır.

Betimlemenin Ötesine Geçmek

Türkiye’de son dönemde yürütülen siyasal tartışmaların önemli bir bölümü, “ikili devlet” (dual state) şeması etrafında dönüyor. Ernst Fraenkel’in 1941 tarihli The Dual State çalışmasına dayanan bu çerçeve, Nazi Almanyası’nda iki farklı hukukî-siyasal işleyişin eş zamanlı varlığını tespit eder: Özel hukuk ilişkilerinin, sözleşmelerin ve ticari faaliyetlerin belirli kurallara göre yürütüldüğü “norm devlet” ile siyasal iktidarın

gerekli gördüğünde hukukî güvenceleri aşarak keyfî kararlarla hareket ettiği “tedbir devleti”.

Bu şemanın katkısı yadsınamaz: Hukukun tamamen yok olmadığını, aksine siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre koşullu olarak askıya alındığını gösterir. Fraenkel, iki alan arasında simetrik bir ilişki olmadığını da söyler; tedbir devleti norm devletinin alanına müdahale edebilir, tersi geçerli değildir. Dolayısıyla “asıl devlet” tedbir devletidir.

Ancak burada durup düşünmek gerekir: Betimleme, açıklama değildir. Fraenkel’in şeması, iki alanı aynı egemenlik aygıtının işleyiş biçimleri olarak sunmakla kalır. Bu iki alanın neden bir arada var olduğunu, hangi sınıfsal ilişkilerden kaynaklandığını, sermaye birikimi süreciyle nasıl eklemlendiğini ve faşizmin kapitalist devletin içkin bir eğilimi mi yoksa dışsal bir sapma mı olduğunu yeterince sorunsallaştırmaz. Fraenkel’de faşizm, devletin içindeki bir “gerilim” veya “ikilik” olarak okunur; bu da ister istemez faşizmi bir “istisna” ya da “sapma” gibi gösterme riski taşır.

Bu risk, siyasal düzlemde “iyi devlet/kötü devlet” ikiliğine yol açar. Sanki sorun yalnızca “kötü aktörler” ve onların “sapmaları”dır; sanki devletin “norm” alanı korunabilir, “tedbir” alanı ise izole edilebilir. Oysa sorun tam da bu ikiliğin kendisidir: Norm ve tedbir, aynı sermaye egemenliğinin farklı görünümleridir; aralarında bir gerilim değil, sınıfsal bir bütünlük vardır.

İşte tam da bu noktada, Alberto Toscano’nun “geç faşizm” kavramı devreye girer. Ancak Toscano’nun çerçevesi de devrimci Marksist analiz açısından bazı ciddi riskler barındırır. Bu yazı, o riskleri aşmak ve kavramı daha keskin, daha eyleme dönük hale getirmek için “Sınıf Merkezli Geç Faşizm” tezini öneriyor.

1. Toscano’nun Katkısı ve Sınırları

Toscano’nun yaklaşımı, faşizmi 1930’ların tarihsel analojilerine hapsetmeyen, onu neoliberalizmin kriz siyaseti, ırksal kapitalizm ve sömürgecilik mirası üzerinden okuyan bir açılımdır. Toscano’nun temel vurgusu şudur: Faşizm bir yapıdır, bir olay değildir. Liberal devletin dışsal bir ihlali değil, bizzat onun içkin bir eğilimidir. “Faşizm ile liberal devletin karşıtlık içinde görülmemesi” gerekir; zira liberal düzenin kendisi, ırkçılık, sömürgecilik ve kriz siyaseti üzerinden faşizan pratikleri zaten içerir.

Bu açılım, “ikili devlet” şemasının yarattığı “iyi devlet/kötü devlet” illüzyonunu tasfiye etmesi bakımından değerlidir. Ancak Toscano’nun çerçevesi, devrimci Marksist analiz açısından üç ana risk taşır:

Birincisi, sınıf analizinin seyrelmesi riskidir. Toscano, ırksal kapitalizm ve sömürgecilik mirasına yaptığı haklı vurguyla, faşizmin sadece Avrupa merkezli bir olgu olmadığını gösterir. Ancak bu vurgu, zaman zaman sermaye-emek çelişkisini ve sınıf mücadelesini arka plana iter. Oysa ırksal, etnik ve cinsiyetçi tahakküm biçimleri, sınıf tahakkümünün yerine geçmez; onun yeniden üretiminde merkezi araçlar işlevi görür.

İkincisi, kavramsal belirsizleşme riskidir. Faşizmi çok geniş bir “süreç” ve “yapı” olarak ele almak, her otoriterleşme eğiliminin “geç faşizm” başlığı altına alınmasına yol açabilir. Bu da kavramın analitik keskinliğini yitirmesine ve faşizme karşı somut siyasal stratejilerin bulanıklaşmasına neden olur. “Kapitalizm faşizm olmadan da baskıcıdır” uyarısı, bu riskin en açık ifadesidir.

Üçüncüsü, stratejik sessizliktir. Toscano’nun analizi, faşizmin nasıl yenileceğine dair devrimci bir strateji sunmaz. Dimitrovcu “Halk Cephesi”nin sınıf işbirlikçiliği tuzağına düşme riskini görürüz; Troçkist “Birleşik İşçi Cephesi”nin ise kitlelerden kopma (sekterizm) riskini. Bu iki uç arasında diyalektik bir köprü kurmak gerekir.

2. Sınıf Merkezli Geç Faşizm: Üç Temel Önerme

“Sınıf Merkezli Geç Faşizm” tezi, Toscano’nun kavramını terk etmez; onu devrimci Marksist bir çerçeveye oturtarak daha keskin ve eyleme dönük hale getirir. Bu tez, üç temel önermeyi merkeze alır:

Birincisi (Ekonomi-Politik): Geç faşizm, neoliberalizmin içsel çelişkilerinin bir ürünüdür

Poulantzas’ın “otoriter devletçilik” kavramıyla başlayan süreç, 2008 krizi sonrası “kriz yönetiminin süreklileşmesi” ve “baskı aygıtlarının doğrudan birikim aygıtlarına dönüşmesi” (savaş ekonomisi, kayyum rantları, sınır endüstrisi) ile niteliksel bir sıçrama yaşamıştır. Bu, faşizmin “norm” ve “tedbir” alanları arasındaki bir gerilim değil, sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesi olduğunu gösterir. Norm ve tedbir, aynı birikim rejiminin iki farklı ama bütünlüklü işleyişidir.

İkincisi (İdeoloji ve Gözetim): Geç faşizmin sınıfsal özü, tahakküm hatlarıyla diyalektik bir bütünlük içinde yeniden örgütlenir

Irksal, etnik ve cinsiyetçi tahakküm, sadece fiziksel şiddetle değil; Algoritmik Otorite aracılığıyla, bireyleri “veri-bedenlere” dönüştürerek, “gerçeklik baloncukları” içinde yalıtarak ve sınıf bilincini daha oluşmadan moleküler düzeyde dağıtarak işler. Omniptikon, sadece bir gözetim ağı değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin yeni cephesidir. Sınıf analizi, bu yeni tahakküm biçimlerini görmezden gelemez; ama bu biçimlerin sınıf tahakkümünün yerine geçtiğini de söyleyemez. İlişki, diyalektik bir bütünlük ilişkisidir.

Üçüncüsü (Strateji): Geç faşizme karşı mücadele “Çift Katmanlı” olmak zorundadır

Mücadele, ne tek boyutlu bir “demokrasi” restorasyonu ne de sekter bir sınıf indirgemeciliğidir. Mücadele, hem fabrikada, mahallede ve sokakta yürütülen geleneksel sınıf mücadelesi, hem de dijital alanda veri egemenliği, algoritmik

okuryazarlık ve alternatif platformların inşasıdır. Bu iki katman birbirinden koparılamaz; çünkü geç faşizm, her iki alanı da aynı anda örgütlemektedir.

3. Türkiye Özelinde “Melez Geç Faşizm”

Türkiye özelinde bu tezin somut karşılığı, “Melez Geç Faşizm”dir. Rejim; Kemalist-Bonapartist devlet geleneğinin “devletin bekası” fetişizmini, neoliberal kriz yönetiminin rant mekanizmalarıyla, popülist-otoriter mobilizasyonun seçim makineleriyle ve algoritmik otoritenin dijital tahakkümüyle organik olarak birleştirmiştir. Kürt meselesi ise bu melez rejimin “kurucu kolonisi”dir; burada test edilen OHAL, kayyum ve algoritmik gözetim teknikleri, “sömürgeci bumerang” etkisiyle metropole geri dönmektedir.

Bu çerçevede, son dönemde “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç, bir “normalleşme” veya “demokratikleşme” değil, sermaye-devlet ittifakının yeniden yapılandırılması projesidir. Bu proje, sınıf egemenliğinin yeni bir biçimde örgütlenmesinden başka bir şey değildir. “Norm” ve “tedbir” alanları arasında bir gerilim olduğu iddiası, bu bütünlüğü gizlemeye hizmet eder.

4. “Devletle Bütünleşme” Perspektifinin Reformizmi

Bu noktada, “devletle bütünleşme” perspektifini de ele almak gerekir. Bu perspektif, sınıf egemenliğinin bir aygıtı olan devletle uzlaşma anlamına gelir; bu, devrimci iktidar hedefinin terk edilmesi demektir. “Sosyal cumhuriyet” ve “komüne açılan geçiş rejimi” gibi kavramlar, bu uzlaşmayı teorik olarak meşrulaştırma işlevi görür.

Oysa Marksizm için geçiş, devletin ele geçirilmesi ve proletaryanın devlet iktidarı aracılığıyla sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Marx, 1848’de “sosyal cumhuriyet” sloganını, yalnızca monarşik biçimi değil, sınıf egemenliğinin kendisini de hedef alan bir talep olarak ortaya koymuş; Paris Komünü’nü bu talebin “açık seçik biçimi” olarak selamlamıştır. Komün’ün amacı, “sınıf mülkiyetini ortadan kaldırmak” ve sömürünün kaynağını kurutmaktı.

Bu devrimci kavramlar, sınıf egemenliğini ortadan kaldırma hedefinden koparıldığında, içi boşaltılmış birer retorik araca dönüşür. “Devletle bütünleşme”, bir çözüm değil, sınıf teslimiyeti anlamına gelir. “Sosyal cumhuriyet” ve “komün” gibi kavramlar, tarihsel ve sınıfsal içerikleriyle yeniden donatılmadıkça, reformist bir projenin süsü olmaktan öteye geçemez.

5. Sonuç: Kavramları Sınıfsal İçerikleriyle Yeniden Donatmak

Bütün bu tartışmanın ışığında, devrimci Marksist görev açıktır: “İkili devlet” betimlemesinin ötesine geçmek, geç faşizmi sınıf merkezli bir çerçevede kavramak ve kavramları sınıfsal içerikleriyle yeniden donatmaktır.

“İkili devlet” şeması, faşizmin hukukî-siyasal mekanizmasını betimlemek için yararlı bir başlangıçtır; ama faşizmi sınıfsal bir bütünlük olarak kavramak ve “ikilik” illüzyonunu aşmak için yeterli değildir. Toscano’nun “geç faşizm” kavramı, bu illüzyonu tasfiye etmesi bakımından değerlidir; ama sınıf analizini seyreltme, kavramsal belirsizleşme ve stratejik sessizlik riskleri taşır. “Sınıf Merkezli Geç Faşizm” tezi, bu riskleri aşmak için bir eşik önerisidir.

Türkiye özelinde “Melez Geç Faşizm” analizi, bu tezin somut karşılığıdır. Kürt meselesi, bu melez rejimin “kurucu kolonisi”dir; burada test edilen teknikler, metropole geri dönmektedir. “Terörsüz Türkiye” süreci, bir normalleşme değil, sermaye-devlet ittifakının yeniden yapılandırılmasıdır. “Devletle bütünleşme” perspektifi, bir çözüm değil, sınıf teslimiyetidir.

Görev, bu bütünlüğü teşhir etmek ve faşizme karşı mücadelenin sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulamaktır. Ne “demokrasi” restorasyonu adına sınıf perspektifini terketmek, ne de sekter bir sınıf indirgemeciliğine saplanmak. Mücadele, çift katmanlı olmak zorundadır: fabrikada, mahallede, sokakta ve dijital alanda; veri egemenliği, algoritmik okuryazarlık ve alternatif platformların inşasıyla birlikte.

Çünkü geç faşizm, her iki alanı da aynı anda örgütlemektedir. Ve ona karşı mücadele, ancak bu bütünlüğü kavrayan bir stratejiyle mümkündür.


Seçtiklerimiz: Mustafa Yeşim – 25.10.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑