Makaleler

Published on Ekim 17th, 2026

0

Sömürgecilik sürdükçe barış gelmez | Hüseyin Şenol


Bir yanda barış söylemleri, diğer yanda basın yasakları, kayyumlar ve baskılar… Devlet sömürgeci politikalarını sürdürürken Kürt Özgürlük Hareketi’nin tek taraflı adımlarını ve entegrasyon anlayışını da eleştiriyorum. Gerçek barış, Kürt halkının ulusal haklarının tanınması ve sömürgeciliğin sona ermesiyle mümkündür...

Barıştan, demokratikleşmeden, toplumsal uzlaşmadan söz edilen bir ülkede muhalif televizyonlara polis baskınları düzenleniyor, gazetecilerin ve siyasi partilerin sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getiriliyor, halkın seçtiği belediye başkanları görevlerine dönemiyor. Kürt hareketi silahlı güçlerini geri çektiğini açıklarken devletin güvenlikçi dili ve baskı politikaları değişmiyor. Bütün bunlara rağmen sürecin ilerlediği söyleniyor. Peki, kim için, ne yönde ilerliyor bu süreç?

Son günlerde yaşananlar, bu soruyu daha da önemli hâle getirdi.

Hafta ortası, geçtiğimiz çarşamba sabahı Halk TV’ye polis baskını düzenlendi. Televizyonun yayını durduruldu, yönetimine kayyum atandı. Aynı gün Mezopotamya Ajansı’nın Türkçe X hesabına bir kez daha erişim engeli getirildi. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) sosyal medya hesapları hakkında da erişim engeli kararları alındı. Yurtsever basına yönelik engellemelerin son örneği ise dün yaşandı ve hedef Yeni Yaşam gazetesi oldu; gazetenin Instagram hesabı askıya alınırken TikTok hesabı da kapatıldı.

Bunlar birbirinden bağımsız olaylar değil. Daha önce TELE1’e yönelik müdahaleler, Evrensel’in ve başka muhalif yayın organlarının sosyal medya hesaplarına getirilen engeller, gazetecilere yönelik soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar aynı baskı siyasetinin parçalarıdır.

Üstelik sansürün boyutları artık sansürü belgeleyenleri de kapsıyor. Türkiye’deki erişim engellerini kamuoyuna duyuran EngelliWeb’in sosyal medya hesabının bile engellenmesi, gelinen noktayı anlatmaya yetiyor.

Yazarlarından biri olduğum Avrupa Demokrat’ın internet sitesi de Türk devletinin mahkemelerince bugüne kadar dokuz kez erişime engellenerek yasaklandı. Facebook ve X hesaplarımız ise yine Saray’ın şikâyetleri ve yaptırım şantajları sonucunda kapatıldı. Yani sözünü ettiğim baskılar yalnızca dışarıdan gözlemlediğim gelişmeler değil, doğrudan içinde bulunduğum basın kuruluşunun da yaşadığı saldırılardır.

Ben bu satırları yazarken baskılara yenileri ekleniyor. Mahir Çayan’ın yazılarını içeren kitap hakkında toplatma kararı verilirken çok sayıda gazeteci de gözaltına alındı. Gözaltına alınan gazetecilerin bir bölümünün siyasi görüşlerine ve gazetecilik anlayışlarına katılmıyorum. Ama mesele kişisel yakınlık ya da siyasi görüş birliği değil, basın ve ifade özgürlüğüdür. Düşüncelerine katılmadığımız insanların da özgürlüklerini savunmadıkça gerçek demokratlıktan söz edemeyiz.

Yasaklar yalnızca basın kuruluşlarıyla da sınırlı değil. Diyarbakır’da gösterilmesi planlanan, yasakları konu alan “Rojbaş” filminin ücretsiz gösterimi de Emniyet’in girişiminin ardından iptal edildi. Yasakları anlatan bir filmin kendisinin de yasaklanması, yaşanan çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri. Barış ve demokratikleşmeden söz edilen bir dönemde bir filmin gösterilmesine bile tahammül edilemiyorsa, hangi özgürlükten söz ediyoruz?

Ülkenin içine sürüklendiği çürümüşlüğün boyutlarını görmek için son fon krizine bakmak da yeterli. Yaklaşık 456 bin yatırımcıyı etkileyen, 131 yatırım fonunun tasfiyesine kadar uzanan skandal, AKP iktidarının ekonomi politikalarını ve denetim mekanizmalarını yeniden gündeme getirdi. Milyarlarca liranın akıbeti sorgulanırken, yıllardır ülkeyi yöneten AKP iktidarının ve sorumlu kamu kurumlarının bu gelişmelerdeki rolü ve sorumluluğu da sorgulanmalıdır. Üstelik skandala ilişkin haberlere bile erişim engelleri getiriliyor. Bir yanda sermaye çevreleriyle siyasal iktidar arasındaki ilişkiler, diğer yanda halkın bilgi edinmesini engelleyen yasaklar… AKP iktidarının yönetiminde derinleşen ekonomik ve siyasal çürümenin tablosu da budur. Böyle bir ortamda aynı iktidarın demokratikleşme ve barış vaatlerine nasıl güvenilebilir?

Barışın dili mi, susturmanın siyaseti mi?

İktidar bir yandan barıştan söz ederken diğer yandan kendisini eleştiren basını susturmaya çalışıyor. Bir yanda demokratik toplum söylemi, diğer yanda muhalif seslere yöneltilen baskılar…

Burada mesele yalnızca gazetecilerin mesleklerini özgürce yapabilmeleri değildir. Elbette bu başlı başına vazgeçilmez bir demokratik haktır. Ama daha önemlisi, toplumun olup bitenleri öğrenme, iktidarı sorgulama ve siyasal süreçlere özgürce katılma hakkıdır.

Haber alma hakkının kısıtlandığı, eleştirinin cezalandırıldığı, muhalif yayın organlarının susturulduğu bir ortamda yürütülen görüşmelerin ne kadar demokratik olduğu sorgulanmalıdır.

Hele Kürt sorununun çözümünden söz ediliyorsa…

Yıllardır Kürt halkının sesini duyurmaya çalışan basın organlarına uygulanan yasaklar, sömürgeci baskı siyasetinin en görünür araçlarından biridir. Mezopotamya Ajansı’nın defalarca engellenmesi tesadüf değildir. Kürtlerin yaşadıklarının, taleplerinin ve mücadelesinin toplumun geniş kesimlerine ulaşması istenmiyor.

Ama artık baskılar yalnızca Kürt basınına yönelmiyor. Sosyalistlere, demokratlara, sendikacılara, hak savunucularına ve düzen muhalefetinin yayın organlarına kadar uzanıyor.

Çünkü sömürgeci devlet anlayışı, yalnızca sömürge halkını baskı altında tutmakla kalmaz; buna karşı çıkan bütün demokratik güçleri de hedef alır.

Bu nedenle Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle Türkiye’deki basın özgürlüğü ve demokrasi mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez.

Barış mı, seçim hesabı mı?

Bir de Erdoğan’ın yeniden adaylığı tartışması var. DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, Erdoğan’ın anadilde eğitimin önündeki engelleri kaldıracak anayasal değişiklik sözü vermesi durumunda yeniden adaylığının değerlendirilebileceğini söyledi. Sezai Temelli ise bunun Çandar’ın kişisel değerlendirmesi olduğunu belirtti. Ancak mesele yalnızca bir milletvekilinin ne söylediği değildir. Kürt halkının temel hakları neden Erdoğan’ın siyasi geleceğiyle bağlantılı bir pazarlığın konusu hâline getiriliyor? Anadilde eğitim bir seçim vaadi değil, güvence altına alınması gereken temel bir haktır.

            Taner Akçam’ın sürece ilişkin değerlendirmesi de bu açıdan dikkat çekici. Akçam, çatışmaların sona erdirilmesi yönünde ilerleme sağlanırken demokratik hukuk devleti konusunda somut adımlar atılmadığını belirtiyor ve sürecin Erdoğan’ın yeniden seçilmesi hedefine bağlanmasından kaygı duyuyor. Öcalan’a cumhurbaşkanı yardımcılığı veya danışmanlık verilmesi ihtimalini de bir senaryo olarak tartışıyor. Böyle bir düzenlemeye ilişkin somut bir karar bulunmasa da asıl soru önemini koruyor: Kürt halkının ulusal haklarının çözümü mü öncelikli, yoksa Erdoğan’ın siyasi iktidarının devamı mı?

Tek taraflı adımlarla nereye kadar?

Kürt hareketi, Türkiye içindeki silahlı güçlerini çektiğini, sınır yakınındaki bazı mevzilerini boşalttığını açıklıyor. Murat Karayılan da kentlerde gizli görevde bulunan güçlerin geri çekilmesi talimatını verdiklerini belirtiyor.

Bunlar küçümsenecek adımlar değildir. Silahlı çatışmaların sona ermesini, insanların ölmemesini ve halkların barış içinde yaşamasını elbette istiyorum.

Ancak barış tek taraflı teslimiyet anlamına gelemez.

Devletin attığı somut demokratik adımlar nerede? Kürt halkının siyasal statüsü konusunda hangi güvence verildi? Anadilinde eğitim hakkı ne oldu? Halkın kendi kendini yönetme hakkı neden hâlâ tartışma dışı tutuluyor?

Üstelik kayyumlar yerlerinde duruyor. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasi tutsaklar özgürlüklerine kavuşmuş değil. Avrupa insan hakları kurumlarının tahliye çağrılarına rağmen hukuki ve siyasi engeller sürüyor.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan bile en basit adımların atılmadığını söylüyor. Haklıdır. Ama o zaman sormak gerekiyor: En basit adımlar bile atılmıyorsa Kürt tarafından neden sürekli yeni adımlar ve sabır bekleniyor?

Ahmet Türk, görevlerinden uzaklaştırılan belediye başkanlarının yeniden görevlerine dönmesini istiyor. Elbette dönmeliler. Ama bu talep neden sürecin vazgeçilmez koşullarından biri hâline getirilmiyor?

Devletin tutumunu görmek için 30 Eylül’de yayımlanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisini okumak yeterli. Bildiride bir taraftan “Terörsüz Türkiye” hedefi dile getirilirken diğer taraftan PKK/KCK-PYD/YPG’ye karşı “terör örgütü” denerek yürütülen güvenlik politikaları vurgulanıyor.

Yani devlet, görüşme yürüttüğü hareketi tanımlarken bile eski güvenlikçi söyleminden vazgeçmiyor.

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ise yasal adımları örgütün feshi ve silahsızlanması koşuluna bağlıyor.

PAJK Koordinasyon Üyesi Evîndar Ararat, devletin “terör” söylemiyle toplumsal birliği sağlayamayacağını söylüyor. Bu eleştirisine katılıyorum. Ancak kendisine de sormak gerekiyor: Devletin aynı söylemle hazırladığı çerçeve yasaya kendi siyasi cephesinden verilen desteği nasıl değerlendiriyor? Devletin dilini eleştirmek doğru, fakat bu dili esas alan hukuki düzenlemelere karşı aynı açıklıkla tutum alınmadığında ortaya çıkan çelişki nasıl aşılacak?

Abdullah Öcalan da Londra’daki konferansa gönderdiği mesajda, cumhuriyet demokratikleşmeden entegrasyonun gerçekleşemeyeceğini, hukuki güvence olmadan güven inşa edilemeyeceğini belirtiyor. Peki, bu kadar temel bir mesele neden yalnızca açıklamalarda kalıyor? Kürt halkının siyasal ve ulusal haklarını güvenceye alacak düzenlemelerin çerçeve yasada açıkça yer alması için neden ısrar edilmiyor? Hukuki güvence olmadan yürütülen entegrasyonun Kürt halkına ne kazandıracağı açıklanmalıdır.

Marksist Teori yazarı İbrahim Çiçek de sürece ilişkin katıldığı panellerde, gerillanın silah bırakma kararını zaten oluşturduğunu, çerçeve yasanın ise bu süreci kolaylaştıracak hukuki zemini hazırladığını belirtiyor. Çiçek, bunu “devletin teslimiyetçi stratejisinin bir yansıması” olarak değerlendiriyor ve tasfiye meselesinin yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı olmadığını vurguluyor. Ben de bu yaklaşımın aynı zamanda güvenlikçi bir anlayışı yansıttığını düşünüyorum. Asıl mesele burada düğümleniyor: Silahsızlanma için hukuki düzenlemeler gündeme getirilirken Kürt halkının siyasal statüsü, kendi kaderini tayin hakkı ve ulusal demokratik talepleri neden güvenceye alınmıyor? Kürt halkının haklarını kapsamayan bir yasanın demokratik çözümün temeli olması nasıl beklenebilir?

Peki, karşılıklılık nerede?

Kürt Özgürlük Hareketi’nin bugünkü siyasi çizgisini de bu nedenle eleştiriyorum. Sömürgeci devletin politikalarında köklü bir değişiklik yokken, Kürt halkının ulusal hakları güvenceye alınmadan silahsızlanma ve entegrasyon yönünde ilerlenmesini doğru bulmuyorum. Barış istemek başka, barış adına ulusal kurtuluş mücadelesinin kazanımlarını ve temel hedeflerini tartışmalı hâle getirmek başkadır.

Benim savunduğum ilke açık: Önce barışın siyasal ve hukuki koşulları oluşturulur, ardından karşılıklı silahsızlanma gerçekleştirilir. Tersi, ulusal kurtuluş güçlerinin, kazanımları güvence altına alınmadan tasfiye edilmesi tehlikesini barındırır.

MHP lideri Devlet Bahçeli de Meclis’in açılış resepsiyonunda DEM Parti heyetiyle sohbet ederek Öcalan’a selam gönderdi. Dün Kürt halkının en temel hak taleplerini bile düşmanlıkla karşılayan Bahçeli’nin bugün Öcalan’a selam göndermesi, benim açımdan bir demokratikleşme göstergesi değil. Kürt halkının ulusal hakları tanınmış mı, kayyumlar kaldırılmış mı, siyasi tutsaklar serbest bırakılmış mı? Hayır. Faşist siyasetin temsilcileriyle kurulan sıcak ilişkiler, sömürgeci politikaların değiştiği anlamına gelmiyor. Benim bu tablo karşısındaki tutumum açık: Faşizme de selamına da lanet olsun!

Sömürgecilik değişmeden cumhuriyet demokratikleşir mi?

Asıl tartışılması gereken mesele budur.

Mehmed S. Kaya’nın da bugünkü yazısında dikkat çektiği gibi, Kürt halkına yönelik inkâr, asimilasyon ve baskı politikalarının temelini oluşturan Kemalist devlet yapısı ve tarihsel suçları sorgulanmadan, yalnızca silahsızlanmayla Kürt sorununun çözülmesi mümkün değildir.

Kürt sorunu yalnızca bir dil ya da kültürel haklar sorunu değildir. Kürdistan’ın parçalanması, Kürt ulusunun kendi geleceğini belirleme hakkından yoksun bırakılması ve siyasal egemenliğinin inkâr edilmesi sorunudur.

Bu nedenle anadilde eğitim hakkı bile tek başına çözüm değildir. Elbette vazgeçilmezdir. Ama ulusal statü, kolektif haklar ve kendi kaderini tayin hakkı olmadan Kürtlerin gerçek eşitliğinden söz edilemez.

Son dönemde sıkça duyduğumuz “demokratik entegrasyon” kavramına da buradan bakıyorum.

Kürtlerin ulusal kazanımları korunmadan, kendi kendilerini yönetme hakları tanınmadan mevcut devlet yapılarına entegrasyonlarının sağlanması, nasıl demokratik çözüm olabilir?

25 Eylül 2017’de Irak Kürdistan Bölgesi’nde yapılan bağımsızlık referandumunda seçmenlerin yaklaşık yüzde 93’ü bağımsızlığa “evet” dedi. Ben o referandumu destekledim. Çünkü bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkını savunmak benim için ilkesel bir meseledir. O dönemde PKK yöneticileri Cemil Bayık ve Duran Kalkan ise referandumun o koşullarda yapılmasına karşı çıkmışlardı.

Aradan geçen dokuz yılın ardından aynı temel soruyla karşı karşıyayız: Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı mı savunulacak, yoksa mevcut devlet sınırları içinde entegrasyonla mı yetinilecek?

Yusuf Karadaş’ın, Arif Çelebi’nin ve başka yazarların Rojava’dan Şengal’e uzanan gelişmeler üzerine yaptıkları değerlendirmeler bu açıdan önemlidir. Bölgedeki Kürtlerin siyasal ve askerî kazanımlarının merkezi devletlerin denetimine alınması, özgürleşme değil, yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratma tehlikesi taşımaktadır.

Neçirvan Barzani’nin Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülü’ne layık gören açıklaması da bu koşullarda düşündürücüdür. Daha Kürt halkının temel hakları güvence altına alınmamışken hangi barışın ödülünden söz ediliyor?

Ertuğrul Kürkçü’nün “sosyal cumhuriyet” yaklaşımına Mustafa Yeşim’in yönelttiği eleştirileri de büyük ölçüde paylaşıyorum. Sınıf mücadelesini ve sosyalist iktidar hedefini geri plana iten, mevcut devlet düzeninin demokratikleştirilmesine bel bağlayan bir anlayışı devrimci bir çıkış olarak göremiyorum.

Ben sosyal ve demokratik bir cumhuriyetten yanayım. Ama bugünkü oligarşik devlet yapısının biraz düzeltilerek sürdürülmesinden yana değilim.

Çünkü sömürü düzeniyle sömürgeci egemenlik ilişkileri ortadan kaldırılmadan gerçek demokratikleşme mümkün değildir.

Barış elbette gereklidir. Üstelik yalnızca Kürtler için değil, Türkler, Araplar, Aleviler, işçiler, emekçiler ve bütün ezilenler için gereklidir.

Ama barış, halkların haklarından vazgeçmesi karşılığında devletin onları mevcut düzene kabul etmesi değildir. Barış, eşit ve özgür halkların kendi iradeleriyle kuracakları bir yaşamın ifadesi olmalıdır.

Bugün gazeteciler susturulurken, seçilmişler görevlerinden uzak tutulurken, siyasi tutsaklar hapishanelerdeyken ve Kürt halkının ulusal hakları tanınmazken yapılan barış çağrıları inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor.

Bize düşen, barış adına bu çelişkileri görmezden gelmek değil, daha yüksek sesle sorgulamaktır.

Çünkü silahların susması savaşın durması olabilir; ama sömürgeciliğin sona ermesi değildir.

Bijî Rizgariya Kurdistan! (Yaşasın Kürdistan’ın Kurtuluşu!)

Sömürge zinciri kırılmadıkça barış olmaz!


Hüseyin Şenol – 17.10.2026

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑