Faşist rejimin “meşruiyet” arayışı | Hüseyin Yeter
Bugün, AKP-MHP Cumhur Hükümeti’nin yönetilenler ya da aşağıdakiler nezdinde hiç bir meşruiyeti kalmamıştır. AKP-MHP Hükümeti’nin meşruiyetini, ABD ve NATO sağlayamaz.
Faşist şef T. Erdoğan ve hükümetinin toplumsal dayanağı zayıfladıkça, Türkiye’nin ABD ve NATO’ya bağımlılığı gittikçe derinleşiyor. Bu durum, İran savaşı sürecinde ve 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi’nde daha da belirginleşti.
Bir dönem, Faşist şef T. Erdoğan, ABD ve Rusya arasında derinleşen hegemonya rekabeti ve savaşı koşullarında, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği katliamlardan hareketle “Ey Amerika!” diyebiliyordu. İsrail Cumhurbaşkanı Shimon Peres’e “One Minute!” çıkışı yaparak Türkiye’de ve Müslüman dünyada destek görüyordu. Ama T. Erdoğan aynı dönemde bile, İsrail’in Marmara gemisinde katlettiği kendi vartandaşları için “Bize mi sordular?” diyebildi ve tazminatla yetindi. Ve bugün, ABD etkisiyle Gazze “Barış Kurulu”nun parçası ya da bileşeni durumunda.
T. Erdoğan, şimdilerde, uluslararası ilişkilerde “stratejik özerklik” alanı ve Türkiye’de toplumsal dayanağı daralınca, dış politika ve diplomatik ilişkilerde olduğu gibi, ABD emperyalizmi ve savaş örgütü NATO’ya sığınarak “meşruiyet”ini güçlendirmek ve sürekli kılmak arayışı içindedir.
Türkiye’de yüksek enflasyonun işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamına ağır yansımaları, kitlelerde alım gücünün düşüşü, gençlikte gelecek belirsizliği, kadınlara yönelik şiddetin büyümesi ve sürekliliği; Mevcut anayasa ve yasaların yok sayılarak CHP, muhalif gazeteciler ve devrimci güçlere yönelik kitlesel siyasi gözaltı ve tutuklama saldırılarının devam ettirilmesi, AKP’de toplumsal dayanağı aşındırdı ve daralttı. Faşist şef Erdoğan, yaptırdığı dönemsel anketlerle bunun farkında. Zira meşruiyetin ana kaynağı, işçi sınıfı, ezilenler ve halkların ulaştıkları toplumsal refah ve yönetenlerden memnuniyet düzeyleridir. Bu konularda, aşağıdakilerin son yıllarda gösterdikleri itiraz, uğultu ve memnuniyetsizlik, “milli güvenlik ve devletin bekası”, “terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge”; “yerli ve milli” silah sanayi, Kaan ve İHA üretimi propagandaları ve manüplasyonlarıyla örtülmeye çalışıldı. Türkiye’nin küresel ve bölgesel alanda, Ortadoğu ve Avrupa’da vazgeçilmez bir aktör ülke olduğu ve yine Filistin davasında” mazlumların sesi” olduğu söylemi, AKP-MHP hükümeti tarafından toplumsal “meşruiyeti” güçlendirmek için kullanıldı.
T. Erdoğan hükümetleri, Türkiye’yi 24 yıldır meşruiyet ölçer anketlerle yönetti. O meşruiyetini sandık ve seçimler, güçlü devlet ve yargı, kendisi ve Türkiye’nin bölgesel ve küresel liderliği söylemleriyle sürdürdü.
T. Erdoğan, seçimlerde sürekli “milletin iradesi ve kararı”nı önemsediğini belirtir. Öyle ki, Türkiye’de sandıklar kurulsun ve seçimler yapılsın, ama seçimlere öyle bir hazırlıkla gidilsin ki, her durumda AKP ve Erdoğan kazanabilsin! Bugünkü dünyada faşist ve gerici devlet başkanlarının ortak özelliğidir bu: Trump, Modi, Putin, Erdoğan bunların başında gelir. Ve bunlar “seçimli diktatörler”dir.
Diğer bir meşruiyet güçlendirici araç ise, yargı sopasıdır. Bununla seçimlerde istenilen sonuçlar elde edilemeyince, usulsüzlük ve yolsuzluk tartışmaları çoğalınca, ekonomik yıkım sonuçları artıkça, hükümetlerin izlediği politikaların anayasal bir gereklilik olduğu; kararların “devlet ve hukukun üstünlüğü” çeçevesinde alındığı belirtilerek yargının kararlarıyla muhalif güçler hizaya çekilir, baskı ve şantajla AKP karşısında etkisiz ve parçalı kalmaları sağlanır.
Gizli tanık ve etkin pişmanlık yöntemleriyle gerçekleşen tartışmalı mahkeme kararları siyasal karakterde kararlardır. Ve herkese, bu “bağımsız yargı” kararlarına uyulması gerektiği dayatılır. Bunun en belirgin örneği, bugün, CHP’ye yapılan tasfiye saldırıları ve CHP’nin içine düşürüldüğü durumdur.
Yakın dönemde, T. Erdoğan’ın ABD’ye yapmış olduğu ziyarette, ABD için yaptıklarının karşılığı olarak Trump tarafından kendisine çok istediği “meşruiyet”in bahşedildiği açıklanmıştı. Yine, ABD ve AB ülkelerinin, Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi’nde Erdoğan’a övgülür, Türkiye’nin vazgeçilmezliği ve içte faşist saldırı politikalarına karşı sessiz kalmalarıyla bir kez daha güçlendirici bir meşruiyet verilmiş oldu.
Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nde sergilediği “dünya lideri” imajı, içte meşruiyeti güçlendirme hamlesi olarak pazarlandı. NATO Zirvesi’ne katılan AB ülkeleri, CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararına karşı tek bir söz etmediler. Zaten “mutlak butlan” kararı, Erdoğan’nın Trump’la yaptığı telefon görüşmesi sonrasında gerçekleşmişti.
ABD ve AB için önemli olan Türkiye’nin jeosteratejik önemiydi. Zira Türkiye Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de NATO için bölgesel stratejik kesişme noktasında bulunuyordu. Ve bölgede sürdürülen Ukrayna ve İran savaşı vardı. Dolayısıyla Türkiye’deki rejimin niteliğinin kendileri için önem arzetmediği daha önce çeşitli vesilelerle ifade edilmişti.
AKP-MHP hükümeti, Türkiye’nin mali ve ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda NATO ve ABD’ye bağımlılığını derinleştirdi. Zeten, T. Erdoğan 24 yıldır ABD’nin icazetiyle Türkiye’yi yönetiyor. Bu bağımlılığı gizleyecek şekilde, NATO Zirvesi’nde “NATO birbirine bağımlı ülkelerin değil, birbirine güç katan müttefiklerin ittifakı olmalıdır” dedi. Böylece hem bağımlılığa, hem de askeri sanayi ve ticareti alanındaki bu bağımlılığa engel teşkil eden yaptırımların kalkması gerektiğine işaret etti. Nitekim, NATO Zirvesi Bildirgesi’nde “savunma sanayi ticaretindeki kısıtlamalar kaldırılmalı” ibaresi de yer alabildi. Ve Rusya’da satın alınan S-400’lerin de elden çıkarılması yoluna gidildi. Aynı zirvede, Türkiye’nin Avrupa savunma girişimlerine dahil edilmesi gerektiği de ifade edildi.
İran savaşı sürecinde, askeri alandaki bu derin bağımlılık, Türkiye’de hava savunma güvenliğinin NATO tarafından sağlandığı gerçeğiyle bir kez daha ortaya çıktı. İran’da fırlatılan füzeleri, NATO Hava Savunma sistemleri imha etti.
Bugün, AKP-MHP Cumhur Hükümeti’nin yönetilenler ya da aşağıdakiler nezdinde hiç bir meşruiyeti kalmamıştır. AKP-MHP Hükümeti’nin meşruiyetini, ABD ve NATO sağlayamaz.
Ekonomik yıkım, enflasyon ve işsizliğin toplumsal sınıf ve kesimlerde büyük bir öfke ve birikim oluşturduğu siyasal ve toplumsal görüngülerle sabittir.
Kendi yaptıkları anayasa ve yasalara uymamak, Cumhurbaşkanı kararnameleriyle siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel alanlarda yarattığı sıkışmışlık; üniversite rektörlerinin bile faşist şef T. Erdoğan tarafından atanması, halklarda ve ezilenlerde büyük bir öfke ve tepki oluşturmaktadır.
Mecliste muhalif vekiller için dokunulmazlığın kaldırılması dosyaları yığılmakta, seçilmiş belediye başkanları tutuklanmakta, kayyum atamaları ile seçmen iradesi gaspedilmektedir. Bazı belediye başkanlarının şantaj, tehdit ve mali vaadlerle AKP’ye taransfer edilmeleri burjuva siyasal ahlaksızlık ve çirkefliğin dip noktasıdır.
Türkçü-İslamcı faşist rejimin, Türkiye’de ve bölgede oluşturduğu, koruduğu, beslediği ve savaştırdığı faşist islamcı çetelerin icraatları devam ediyor.
Yargı, siyasi sopa olarak kullanılmakta, siyasi zor ve baskının aracı haline getirilmiş; binlerce muhalif siyasetçi hapishanelere doldurulmuştur. TC devleti tarihinde ilk kez, hapishanelerdeki genel tutsak sayısı 500 bini geçmiştir.
Devrimci, ilerici ve burjuva liberal siyasi faaliyetlerin yürütülmesi, örgütlenmesi ve eylem yapma özgürlüğü gasp edilmiş; sendikalaşma oranı yüzde 10’lara inmiştir. Siyasi çalışma, örgütlenme ve siyasal etkinlikler yasaklanmıştır.
Bunun karşısında Türkiye’de işçi sınıfı, emekçi halklar ve ezilenler, Kürtler, kadınlar ve aleviler ise özgürlük ve demokrasi, ekmek, adalet ve eşitlik istiyor. Bu da, en başta faşist rejimin yıkılmasını zorunlu kılar. Ve bunun yolu da, faşizme, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı birleşik devrimci mücadele ve savaşımı büyütmekten geçecektir. Gerçek siyasal yönetim meşruiyeti, ancak o zaman gerçekleşecektir!
*Atılım Gazetesi 277’inci sayısından alınmıştır.
Seçtiklerimiz: Hüseyin Yeter – etha – 02.08.2026























































