Çürümenin aynasında sol: Bilinçaltındaki ırkçılık, devlet aklı ve yüzleşemediğimiz gerçekler | Enver Enli
Irkçılık, milliyetçilik ve devlet aklıyla hesaplaşılmadıkça demokrasi ve özgürlük söylemleri eksik kalmaya mahkûmdur. Toplumsal hafızadaki çifte standartlar ise bu yüzleşmeyi sürekli erteliyor…
Her güne yeni bir siyasal tartışmayla uyanıyoruz. Uzun süredir “butlan” tartışmaları kamuoyunu meşgul ediyor. Son olarak TİP Genel Başkanı’nın açıklamaları yeni bir polemiğin kapısını araladı. Fakat asıl mesele bu tartışmaların kendisi değil. Asıl mesele, her yeni gündemin siyasal ve ideolojik zaafları görünmez kılmak için kullanılmasıdır. Sürekli yeni tartışmalar üretiliyor; ancak kimse dönüp kendi aynasına bakmak istemiyor.
Uzun zamandır kendisini solcu, sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan çevrelerde ciddi bir ideolojik tıkanma yaşandığını düşünüyorum. Bu yalnızca siyasal bir kriz değildir; aynı zamanda düşünsel ve ahlaki bir çürümedir. Ne var ki bu çürüme, açık bir özeleştiriyle tartışılmak yerine sloganlarla örtülüyor.
Halktan uzaklaşan, kendi içine kapanan ve siyasetini büyük ölçüde sosyal medya üzerinden kuran bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Elbette sözüm, ilkelerinden ödün vermeyen, halkın içinde kalmaya çalışan, kirlenmeyen insanlara değildir. Onlara her zaman saygı duydum; bugün de duyuyorum. Ancak genel tabloya baktığımızda durum hiç de iç açıcı görünmüyor. Yayın organlarını okuduğunuzda ya da bu çevrelerle birebir konuştuğunuzda her şey yolundaymış, zafer çok yakınmış gibi bir hava yaratılıyor. Oysa gerçeklik bunun tam tersini söylüyor.
Ezberlenmiş sloganlar, bağlamından koparılmış alıntılar ve sorgulanamaz hâle getirilen tabular arasında siyaset üretildiği sanılıyor. Yüz yılı aşkın süre önce yazılmış teoriler, tarihsel bağlamından koparılarak bugünün sorunlarına mutlak cevaplar gibi sunuluyor. Oysa hiçbir teori, yaşadığı dönemin toplumsal koşullarından bağımsız değildir. Dünü bugüne aynen taşımaya çalışmak, düşünceyi geliştirmek değil, onu dondurmaktır.
Farklı bir görüş dile getirildiği anda ise tartışma bitiyor. Linç kültürü başlıyor.
Aparatlık, hainlik, ajanlık gibi suçlamalar sıradanlaşıyor. İnsanlar fikirleriyle değil, üzerlerine yapıştırılan etiketlerle yargılanıyor. Böyle bir zeminde hakikati aramak değil, yalnızca taraf olmak mümkün hâle geliyor.
Bazen kendi kendime şu soruyu sormadan edemiyorum:
Gerçekten yıllarca aynı mücadeleyi bu insanlarla mı yürüttük?
Bugün Ortadoğu’ya ilişkin tartışmalarda da benzer bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Antiemperyalizm ve antisiyonizm söylemleri neredeyse her tartışmanın merkezinde yer alıyor. Elbette emperyalizme ve işgâl politikalarına karşı çıkmak meşrudur; ancak aynı eleştirel tutum kendi devletine yönelmediğinde inandırıcılığını yitirir.
Amerika’nın ya da İsrail’in yayılmacı politikalarını haklı olarak eleştirenlerin önemli bir bölümü, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınır ötesi askerî operasyonlarını, yayılmacı politikalarını ve asimilasyon uygulamalarını aynı açıklıkla tartışmıyor. Kendi coğrafyasındaki gerçeklerle yüzleşmeyen bir antiemperyalizm, eksik ve adaletsiz kalmaya mahkûmdur.
Ortadoğu’da yaşanan otoriter rejimlerin önemli bir kısmı milliyetçilik, militarizm ve tekçi devlet anlayışı üzerine kurulmuştur. Buna rağmen kimi sol çevrelerin, sırf Batı karşıtı oldukları gerekçesiyle bu rejimlere eleştiri mesafelerini kaybetmeleri düşündürücüdür. İran’da yıllardır yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, Kürtlere ve kadınlara yönelik baskılar ile siyasal infazlar çoğu zaman aynı çevrelerin gündemine bile girmemektedir. Oysa insan hakları konusundaki ilkesel tutum, coğrafyaya göre değişmez.
Sorun tam da burada başlıyor. Kendi devletine karşı sessiz, uzak coğrafyalara karşı yüksek sesle konuşan bir siyaset dili ortaya çıkıyor. Yaşadığı ülkenin gerçekleri karşısında suskun kalanların, dünyanın başka yerlerindeki adaletsizlikler konusunda inandırıcı olması giderek zorlaşıyor.
Adalet talebi evrenseldir. Yalnızca kendimiz için istediğimiz adalet, gerçek adalet değildir. Özgürlük de böyledir. Başkalarının özgürlüğünü savunmadığımız sürece kendi özgürlüğümüz de eksik kalacaktır.
CHP, Kemalizm ve solun sessizliği
CHP meselesine gelince…
Hiçbir zaman CHP’li olmadım. Çünkü CHP yalnızca bir siyasi parti değildir; Cumhuriyet’in kurucu devlet geleneğinin ve Kemalizmin tarihsel taşıyıcısıdır. Bu nedenle CHP’yi değerlendirirken yalnızca bugünkü politikalarına değil, temsil ettiği siyasal mirasa da bakmak gerekir.
Son yıllarda parti içi tartışmalar ne yazık ki siyasal eleştirinin sınırlarını aşarak kimlikler üzerinden yürütülen bir nefret diline dönüştü. Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneltilen saldırılar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ermeni olduğu iddiaları, Alevi kimliği ve “kanı” üzerinden yapılan hakaretler ile ırkçı söylemler, bu toplumun bilinçaltındaki ayrımcılığın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Burada asıl dikkat çekici olan yalnızca bu dili kullananlar değildir. Daha düşündürücü olan, kendisini demokrat, ilerici ya da sosyalist olarak tanımlayan birçok çevrenin bu nefret dili karşısında yeterince güçlü ve ilkeli bir tutum geliştirememiş olmasıdır. Irkçılık, kime yönelirse yönelsin aynı açıklıkla reddedilmediği sürece ilkesel bir demokrasi mücadelesinden söz etmek mümkün değildir.
Ancak mesele yalnızca Kılıçdaroğlu’na yönelik ırkçı saldırılar da değildir.
CHP’nin kendi tarihsel pratiğiyle yüzleşmeden demokrasi iddiasında bulunması da ciddi bir çelişkidir. Kürt meselesinden resmî tarihe, devlet şiddetinden milliyetçi reflekslere kadar birçok konuda geçmişle gerçek bir hesaplaşma yaşanmamıştır.
Bunun somut örnekleri yakın tarihte de karşımıza çıktı.
HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması sürecinde CHP yönetiminin aldığı tutum hâlâ hafızalardadır. Bu kararın ardından çok sayıda milletvekili yıllardır cezaevinde tutuluyor. Aradan geçen zamana rağmen bu konuda samimi bir özeleştiri yapılmadı. Bugün demokrasi ve hukuk devleti üzerine konuşanların, dün verdikleri siyasal kararlarla da yüzleşmeleri gerekir.
Aynı durum, Rojava, Kobane ve Afrin operasyonları sırasında yükselen milliyetçi atmosfer için de geçerlidir. “Sınır namustur” söylemleri eşliğinde yürütülen siyasete verilen destek, sol adına üzerinde durulması gereken önemli kırılma noktalarından biridir. O gün sessiz kalanların bugün demokrasi adına söyledikleri sözler ister istemez sorgulanmaktadır.
Daha da çarpıcı olan ise bazı siyasetçilerin tarihsel olarak tartışmalı isimleri sahiplenmekten çekinmemeleridir. Talat Paşa’nın adının kamusal alanlarda yaşatılması ya da Topal Osman gibi figürlerin olumlanması yalnızca sembolik tercihler değildir. Bunlar, resmî tarih anlatısıyla kurulan ilişkinin de göstergesidir. Tarihle yüzleşmek yerine onu yeniden kutsayan her adım, toplumsal barışı biraz daha uzaklaştırmaktadır.
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken çelişki tam da burada ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan soykırımlar, ağır hak ihlalleri, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla gerçek bir hesaplaşma yapılmamış olmasına rağmen bugün hâlâ “Cumhuriyetin değerlerini yaşatacağız” ya da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarının ilerici siyasetin ortak dili hâline gelebilmesi düşündürücüdür.
Demokrasi, geçmişi kutsayarak kurulmaz.
Demokrasi, geçmişle cesaretle yüzleşerek, hesaplaşarak kurulur.
Eğer bir siyasal gelenek, kendi tarihindeki karanlık sayfalarla hesaplaşamıyorsa; Ermenilerin, Kürtlerin, Rumların, Süryanilerin, Alevilerin ve bu coğrafyada acı yaşamış bütün halkların hafızasına kulak vermiyorsa, demokrasi iddiası eksik kalacaktır.
Daha düşündürücü olan ise kendisini sosyalist olarak tanımlayan bazı çevrelerin bu söylemler karşısında eleştiri mesafelerini giderek kaybetmeleridir.
Otoriter iktidara karşı mücadele etmek başka bir şeydir; devletin kurucu ideolojisini sorgulamadan yeniden üretmek ise bambaşka bir şeydir.
Sosyalist siyasetin görevi, herhangi bir düzen partisini halkın tek umudu olarak göstermek değildir. Görevi; emekçilerin, ezilen halkların, kadınların ve gençlerin bağımsız siyasal hattını güçlendirmektir.
Yakın dönemde tanık olduğumuz bazı sembolik görüntüler de bu çelişkinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Yalçın Küçük’ün cenazesinde askerî tören ile orak çekiçli bayrakların aynı alanda yan yana durması yalnızca bir cenaze fotoğrafı değildi. O görüntü, Türkiye solunun devlet, Kemalizm ve resmî ideolojiyle kurduğu karmaşık ilişkinin simgesel bir özeti gibiydi.
Bazen tek bir fotoğraf, uzun siyasal çözümlemelerin anlatamadığını anlatır.
Yüzleşmeyen toplum özgürleşemez
Belki de asıl sorun, bu toplumun geçmişiyle gerçek anlamda hiçbir zaman yüzleşmemiş olmasıdır.
Yüzleşme olmayınca özeleştiri gelişmiyor. Özeleştiri olmayınca yanlışlar kuşaktan kuşağa aktarılıyor, zamanla sıradanlaşıyor ve sonunda toplumsal hafızanın doğal bir parçası hâline geliyor.
Türkiye’de resmî tarih anlayışı yalnızca geçmişi anlatan bir tarih yazımı değildir; aynı zamanda bugünün siyasal zihniyetini de biçimlendiren güçlü bir ideolojik araçtır. Toplumsal bilinçaltına derin bir ırkçılık yerleştirmiştir.
Kendi askerî müdahalelerini “fetih”, “zafer” ve “kahramanlık” olarak anlatan devlet aklı, başka ülkelerin benzer uygulamalarını “işgal”, “yayılmacılık” ve “sömürgecilik” olarak tanımlar. Aynı eylem, öznesine göre farklı ahlaki ölçülerle değerlendirilir.
İşte çifte standart tam da burada başlar.
Bu anlayış yalnızca devlet politikalarında değil; toplumun düşünme biçiminde, eğitim sisteminde, medyada ve ne yazık ki muhalefetin önemli bir bölümünde de yeniden üretilmektedir.
Bu nedenle Türkiye’de gerçek anlamda bir geçmişle hesaplaşma kültürü gelişememiştir.
Ermenilerden Kürtlere, Rumlardan Süryanilere, Alevilerden gayrimüslimlere kadar bu coğrafyada yaşamış halkların acıları ortak bir vicdan muhasebesine dönüşememiştir. Acılar arasında bile hiyerarşi kurulmuş; bazı acılar sürekli hatırlatılırken bazıları sistemli biçimde unutturulmuştur.
Belki de bu yüzden toplumun önemli bir kesimi günlük yaşamında bile özür dilemeyi bir erdem değil, bir zayıflık olarak görüyor. Yanlışı kabul etmek güçsüzlük sayılıyor; özeleştiri ise çoğu zaman ihanetle eş tutuluyor.
Devlet, bayrak ve din eleştirilemez kutsallar hâline getiriliyor.
Oysa demokratik toplumlar kutsallar üzerine değil, eleştirel akıl üzerine yükselir.
Hiçbir devlet, hiçbir ideoloji ve hiçbir lider sorgulamanın dışında tutulamaz.
Gerçek demokrasi tam da bu sorgulama cesaretiyle başlar.
Bugün kendisini sosyalist olarak tanımlayan çevrelerin önemli bir kısmı da bu tarihsel yükten bütünüyle kurtulabilmiş değildir.
Sınıf mücadelesi ile halkların özgürlük mücadelesi birbirinin alternatifi gibi sunuluyor.
Oysa tarih bunun tam tersini söylüyor.
Bir halkın dilini, kimliğini ve varlığını inkâr eden bir düzenin işçileri de gerçek anlamda özgür olamaz.
Asıl sorun, bu mücadeleden kaçmaktır.
Çünkü bu mücadele bedel ister.
Risk almayı gerektirir.
Kolay olan, dünyanın öbür ucundaki haksızlıklara yüksek sesle tepki göstermektir.
Zor olan ise kendi devletine, kendi mahallesine ve kendi tarihine aynı cesaretle bakabilmektir.
Bugün artık yeni kamplaşmalara değil, yeni bir siyasal dile ihtiyaç var.
Ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve halkların ortak geleceğini kurabilecek yeni bir demokratik hatta ihtiyaç var.
Ne devletçi milliyetçiliğe ne de halktan kopmuş dogmatik sol anlayışa.
İhtiyacımız olan şey, özgürlüğü ve eşitliği aynı cümlede kurabilen yeni bir mücadele kültürüdür.
Belki de buna üçüncü bir cephe demek mümkündür.
Bu cephe yalnızca iktidara karşı değil; milliyetçiliğe, militarizme, resmî tarihe, ırkçılığa ve her türlü dogmatizme karşı da mücadele eden bir siyasal hat olmak zorundadır.
Çünkü özgürlük seçici olamaz.
Adalet parçalanamaz.
İnsan hakları coğrafyaya göre değişmez.
Ve demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir.
Bütün bu eleştiriler umutsuz olduğum anlamına gelmiyor.
Tam tersine…
Yıllardır söylediğim bir söz var:
“Bütün hareketlerde yoldaşlarım var benim.“
Bugün de buna inanıyorum.
Hâlâ sorgulayan insanlar var.
Hâlâ halkın içinde kalmayı seçenler var.
Hâlâ koltuklardan değil, sokaklardan konuşanlar var.
Umut tam da onların varlığında yaşıyor.
Çünkü umut sloganlarda değil, mücadelede yaşar.
Ve biliyorum ki…
Ezenler var oldukça ezilenler de direnecektir.
Artık “devrimi yapacağız” söyleminden çok, “devrimi örgütleyeceğiz” anlayışına ihtiyacımız var.
Çünkü devrim kendiliğinden gerçekleşmez.
Önce insanlar örgütlenir.
Sonra fikirler.
Sonra umut.
Ve en sonunda tarih değişir.
Yüzleşmeyen toplum özgürleşemez.
Özeleştiri yapamayan siyaset yenilenemez.
Enver Enli – 23-06.2026
























































