15 Temmuz’un 10 yılı: Erdoğan darbesi hâlâ sürüyor | Hüseyin Şenol
• 15 Temmuz, darbeye karşı kazanılmış bir demokrasi zaferi değil, bizzat Erdoğan tarafından gerçekleştirilen ve hâlâ devam eden bir darbedir.
• “Allah’ın lütfu” denilen o gece, önceden hazırlanan tasfiyelerin, OHAL’in ve tek adam rejiminin hayata geçirilmesinin başlangıcı oldu. Aradan on yıl geçti; Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrasındaki “darbeleri” sona ermedi, devletin ve siyasetin içine yerleşerek kalıcılaştı.
15 Temmuz 2016’nın üzerinden tam on yıl geçti. İktidar yine meydanları dolduracak, devletin bütün olanaklarıyla törenler düzenleyecek ve “demokrasi destanı” anlatacak. O gece yaşamını yitirenlerin acısı bir kez daha Erdoğan iktidarının propaganda malzemesine dönüştürülecek.
Ben ise ilk günden beri aynı şeyi söylüyorum: 15 Temmuz, Erdoğan’ın karşı koyduğu, bastırdığı ve daha sonra fırsata çevirdiği bir darbe değildir. Başından sonuna kadar bizzat Erdoğan’ın darbesidir.
Fethullahçı kadroların darbede rol almış olması, darbenin Erdoğan’dan bağımsız olduğu anlamına gelmez. Erdoğan ile Gülen hareketi yıllarca aynı devlet yapılanmasının ortaklarıydı; orduyu, polisi, yargıyı, bürokrasiyi ve eğitim sistemini birlikte şekillendirdiler. Devlet içindeki iktidar kavgası büyüdüğünde ise bu eski ortaklık, Erdoğan’ın bütün iktidarı kendi elinde toplamasını sağlayan kontrollü ve karanlık bir hesaplaşmaya dönüştü.
Darbenin gelişiminden sonuçlarına kadar ortaya çıkan tablo, Erdoğan’ı devirmekten çok güçlendirdi. Önceden hazırlandığı anlaşılan tasfiye listeleri hemen yürürlüğe konuldu; OHAL ilan edildi, muhalif kurumlar kapatıldı ve tek adam rejiminin önü açıldı. Erdoğan’ın “Bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfudur” sözü de yalnızca beklenmedik bir olaydan yararlanmanın sevinci değil, darbenin siyasal anlamının itirafıydı.
Bana göre Erdoğan’ın en büyük korkularından biri, bu darbeden üç yıl önce yaşanan Gezi Direnişi’nin yeniden ve daha güçlü biçimde patlak vermesiydi. Milyonların sokağa çıktığı Gezi, iktidara karşı toplumsal öfkenin ne kadar büyük olduğunu göstermişti. 15 Temmuz darbesiyle kurulan baskı düzeni, bir bakıma Gezi’nin devamını önleme ve toplumsal muhalefeti daha doğmadan bastırma girişimiydi.
Oysa 15 Temmuz, darbeye karşı çıkma bayramı değil, Erdoğan darbesini kutlama bayramıdır. Güya darbeye karşı koyanlar, bugün onu kutlayanlar ve on yıldır kaymağını yiyenler aynı AKP’li faşistlerdir. Darbeyi yapan da, darbeye sözde karşı koyan da, bugün kutlayan da ve bütün sonuçlarından yararlanan da aynı iktidardır.
Üstelik 15 Temmuz, “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla resmi tatile dönüştürüldü. Böylece Erdoğan darbesi yalnızca “demokratik” değil, aynı zamanda “milli” ilan edildi.
Geçen yıl da yazdığım bu konudaki yazımın başlığını “15 Temmuz darbesi ve artçıları” koymuştum. Onuncu yılda artık yalnızca artçılardan söz edemeyiz. Çünkü yaşananlar, tamamlanmış bir darbenin artçıları değil, hâlâ devam eden Erdoğan darbesinin yeni uygulamalarıdır.
15 Temmuz’un kazananı Erdoğan’dır. Darbenin sonucunda yalnızca Fethullahçı kadrolar değil; Kürtler, sosyalistler, akademisyenler, sendikacılar, gazeteciler, belediye başkanları ve bütün demokratik muhalefet hedef alındı. Erdoğan’a karşı yapıldığı söylenen bir darbenin bütün sonuçları, Erdoğan’ın yıllardır gerçekleştirmek istediği programla örtüştü.
Sosyalistlerin önemli bir bölümünün bunu hâlâ görememesi ya da görmek istememesi ayrıca tartışılmalıdır. “Fethullahçı darbe girişimi” denilerek Erdoğan mağdur, halk ise onun arkasında birleşmiş gibi gösterildi. Böylece Erdoğan’ın kurduğu anlatı, yalnızca sağa değil, sosyalistlerin ve muhaliflerin büyük bölümüne de kabul ettirildi. Oysa darbeyi yapanın, darbeye sözde karşı koyan kişinin kendisi olduğunu görmeden 15 Temmuz anlaşılamaz.
AK-darbe ve on yıllık düzen
Olağanüstü hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yüz binlerce insanın yaşamı değiştirildi. Üniversitelerden belediyelere, basından sendikalara kadar toplumsal alan yeniden düzenlendi. Darbeyle ilgisi bulunmayan binlerce kişi ihraç edildi, gözaltına alındı ya da tutuklandı. OHAL kâğıt üzerinde kaldırıldığında da darbe sona ermedi; olağanüstü halin yöntemleri yasalara, kurumlara ve devletin günlük işleyişine yerleştirildi.
15 Temmuz Erdoğan darbesinin ilk ve en ağır hedeflerinden biri Kürt siyasi hareketiydi. O dönem Halkların Demokratik Partisi’nde (HDP), bugün ise Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nde (DEM Parti) temsil edilen siyasal iradeye yönelik tutuklamalar, parti kapatma tehditleri ve belediyelere kayyım atanması darbenin temel uygulamaları arasında yer aldı. Kayyım siyaseti, Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını gasp ederken darbenin geçici değil, kalıcı bir yönetme biçimi olduğunu da gösterdi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme gücü tek kişide toplandı; parlamento, yargı ve denetim kurumları büyük ölçüde Saray’a bağlandı. Bugün darbe tankla, savaş uçağıyla ve sıkıyönetim bildirisiyle değil; yargı kararıyla, polis ablukasıyla, kayyımla, erişim engeliyle, tutuklamayla ve seçim iradesinin etkisizleştirilmesiyle sürdürülüyor.
AKP ve MHP faşist partilerdir; kurdukları iktidar da faşisttir. Ancak bu, Türkiye’de devlet biçiminin bütünüyle faşist diktatörlüğe dönüştüğü anlamına gelmiyor. Ülkede hâlâ sömürgeci oligarşik diktatörlük hüküm sürüyor; AKP-MHP faşizmi ise bu devletin kurumlarını ve baskı aygıtlarını kullanarak iktidarını sürdürüyor. Bunu da her türlü faşizan uygulamayla yapıyor.
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” müdahalesi de bu sürecin yeni halkalarından biridir. Bu müdahale yalnızca bir parti yönetimine değil, büyüyen toplumsal muhalefete ve Kürt sorununun demokratik çözümü yönündeki çabalara da yönelmiştir. Ancak buna karşı çıkmak, AKP ile CHP arasındaki çatışmayı basitçe demokrasi ile faşizm arasındaki temel karşıtlık olarak görmek anlamına gelmez. Yaşananların önemli bir yönü, sömürgeci egemen klikler arasındaki iktidar kavgasıdır. İç dalaşıdır.
Yenikapı ruhu ve CHP’nin sorumluluğu
CHP ve dönemin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da 15 Temmuz Erdoğan darbesine destek verdi. Yenikapı ruhuyla iktidara can suyu taşıdı; Kürt sorununda, militarizmde, milliyetçilikte ve sömürgecilikte AKP ile aynı devlet çizgisinde durdu. Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi “devlete istikamet çizdiren bir parti” olarak tanımlaması boşuna değildir. CHP yalnızca bir muhalefet partisi değil, sömürgeci devletin kurucu partisidir.
Bana göre Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’dan Yenikapı’ya ve bugünkü tutumuna kadar Erdoğan iktidarının kritik dönemlerinde ona destek olan bir AKP işbirlikçisidir. “Kılıçdaroğlu’na oy yok” dediğimde linç edilmiştim. Bugün ise geçmişte ona ve kurduğu ittifaka oy verenlerin ciddi bir özeleştiri yapmadan en sert eleştirileri yöneltmesi düşündürücüdür.
CHP’ye yönelik yargı müdahalesine karşı çıkmak gerekir; ancak bu, CHP’ye tarihsel bir demokrasi misyonu yüklemeyi gerektirmez. CHP’li belediyeler ve kongreler de eleştiriden muaf değildir. AKP-MHP’nin hırsız ve faşist olması, CHP içindeki yolsuzluk iddialarının, belediyelerdeki rüşvet şikâyetlerinin ya da parti içi antidemokratik uygulamaların üstünü örtmez. Muhalefette olmak, soygunculukta haklı olmak anlamına gelmez.
CHP mitinglerinden beklenen sonucun çıkmamasının bir nedeni de budur. İktidarın diliyle konuşup “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demekle halkçı bir muhalefet kurulamaz. Halkın önemli bir bölümü yalnız AKP’ye değil, CHP’ye de güvenmiyor.
Çağırdığınız yerde kalakaldılar
Yıllardır CHP’yi adres gösteren solun bir bölümü artık CHP’liler gibi konuşuyor. “Şimdilik mecburen” denilen tercih, önce kalıcı siyasete sonra da siyasal aidiyete dönüştü. İnsanları sürekli bir yere çağırırsanız, bir süre sonra çağırdığınız yerde kalakalırlar.
“Yedeklenme” kavramı bir hakaret değil, siyasal sonucu tarif eden bir değerlendirmedir. Babacan’a, Davutoğlu’na, Akşener’e ve diğer sağcılara destek verenlerin bugün başkalarından özeleştiri istemesi inandırıcı değildir. Geçmişte “Erdoğan’a karşı Kılıçdaroğlu” denildi; yarın aynı gerekçeyle faşist Mansur Yavaş’a da oy istenecek mi?
İspanya’da PSOE ile aşırı sağ Vox arasına sıkışmanın işçi sınıfının bağımsız siyasetini görünmez kıldığı söyleniyorsa, aynı ölçü Türkiye’de de geçerli olmalıdır. Madrid’de görülen sosyal demokrasinin sınırları Ankara’da neden görülmüyor? “Kötünün iyisi” siyaseti kalıcı strateji olamaz.
Düşmanımın düşmanı dostum değildir. İYİ Parti’ye, Zafer Partisi’ne ve muhalefetteki diğer faşist örgütlere de hayır! AKP, MHP, BBP, Ülkü Ocakları, İYİ Parti ve benzeri bütün faşist parti ve örgütlenmeler yasaklanmalıdır. Demokratik ve sosyal bir cumhuriyetin ilk görevlerinden biri, faşizmin örgütlenme ve yeniden iktidar olma olanaklarını ortadan kaldırmak olmalıdır.
Faşizmle omuz omuza halaya durulmaz. Faşizme karşı omuz omuza mücadele edilir. Sosyalistler, ilericiler, demokratlar, yurtseverler ve CHP seçmenlerinin demokratik bölümünün katılacağı bağımsız bir seçim cephesi yaratılabilir. Birleşik mücadele başka, CHP’ye misyon yüklemek başka şeydir.
Faşizm tartışması ve devlet gerçeği
“Sol”, faşizm kavramının içini sürekli boşaltıyor. Her yeni gelişmeden sonra “faşizm yeni bir aşamaya geçti” demek, gerçek faşizmin insanlık dışı yüzünü belirsizleştirebilir.
Bana göre Türkiye’de devlet biçimi hâlâ sömürgeci oligarşik diktatörlüktür. AKP-MHP iktidarı ise bu devlet yapısı içinde faşisttir. Seçimler, parlamento, kontrollü muhalefet ve belirli ölçülerde toplumsal rıza hâlâ sistem açısından önem taşıyor. Faşist devlet kaybedeceği seçimi yaptırmaz; faşist hükümet ise seçimi devlet olanaklarıyla kazanmak, kaybederse sonucu etkisizleştirmek için baskı uygular.
Kemalist devlet yerinde duruyor; nöbeti yaklaşık çeyrek asırdır AKP-MHP tutuyor. Türkiye’de dincilerin, faşistlerin, “sosyal demokratların” ve ne yazık ki sosyalistlerin bir bölümü de Kemalisttir. Erdoğan’ın Mustafa Kemal’i ve “Peygamber Ocağı” dediği orduyu övmesi; Bahçeli’nin, Özgür Özel’in ve sol basının önemli bir bölümünün aynı kurucu anlatıyı sahiplenmesi tesadüf değildir.
Osmanlıcılık ile Kemalizm arasında kurulan karşıtlık da yanıltıcıdır. Biri “Osmanlı da bizim, Cumhuriyet de bizim” derken diğeri sıralamayı tersine çeviriyor. İstanbul’un fethi ve benzeri sömürgeci fetih kutlamaları ister AKP ister CHP tarafından yapılsın, ırkçı ve yayılmacıdır. NATO liderlerini mehteran ve askerî gösterilerle karşılayan Erdoğan da Osmanlıcı, Türkçü ve Kemalist devlet çizgisini birlikte sergilemektedir.
Devlet yalnız kurumları değil, dili de yönetiyor
Gülen hareketine “FETÖ” adının verilmesi, Erdoğan tarafından üretilmiş siyasi bir tanımlamadır. Nasıl Beşşar Esad’a “Esed” diyerek olumsuz bir anlam yüklemeye çalıştıysa, “FETÖ” kavramıyla da kendi sözlüğünü topluma kabul ettirdi. Başlangıçta bu dili kullanmayan muhaliflerin önemli bir bölümü zamanla iktidarın terminolojisini benimsedi.
Fethullah Gülen öldü; ancak “FETÖ” operasyonları sürüyor. Amaç yalnızca suç işleyenlerin yargılanması değil, sürekli tehdit atmosferini canlı tutmak ve iktidarın eski ortağıyla suç ortaklığını unutturmaktır.
Aynı baskı dili, kültür ve medya alanında da işliyor. Komedyen Deniz Göktaş’ın gösterisinden alınan kesitlere “milli güvenlik” gerekçesiyle erişim engeli getirilmesi ve kendisinin tutuklanması, iktidarın mizahtan bile korktuğunu gösteriyor. Macaristan devlet televizyonu yıllarca yalan söylediği için özür dilerken, Türkiye’de devlet medyası ve iktidar basını halka hesap vermeden yoluna devam ediyor. Gün gelecek, bizde de özür dilemek zorunda kalacaklar elbet.
Ortada gerçek bir barış süreci yok
Tam bir yıl önce, silahların yakıldığı ateş yakılmıştı. Ama aradan geçen sürede, bırakın sönmesini, sömürgeciliğin ateşi dindirilemedi.
Bugün ortada gerçek, karşılıklı ve demokratik bir barış süreci yoktur. Abdullah Öcalan’ın çağrısı, Kürt hareketinin attığı adımlar ve DEM Parti’nin çalışmaları vardır; ancak devlet cephesinden bunlara karşılık gelen somut bir demokratikleşme programı bulunmamaktadır. Tek tarafın silah bırakmasının ve sürekli yeni adımlar atmasının istenmesi barış süreci değildir.
DEM Parti bu dönemi “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırıyor; ancak devletin ve yürütmenin sorumluluk almadığını da belirtiyor. Kayyımlar, tutuklamalar, tecrit ve Kürt halkının siyasal iradesine yönelik baskı sürerken gerçek bir barış sürecinden söz edilemez.
Mahmut Alınak’ın 74 yaşında, yazdığı bir kitap nedeniyle 11. kez cezaevine gönderilmesi bu tablonun çarpıcı örneklerinden biridir. Bir yandan barıştan söz edip diğer yandan Kürt siyasetçileri, yazarları ve seçilmişleri cezaevine koymak açık bir çelişkidir.
Barıştan söz edilecekse yalnızca Kürtlerin silah bırakması konuşulamaz. Türk devleti de Kürdistan’daki zulmüne, sömürgeci politikasına ve silahlı baskısına son vermelidir. Kürt halkının dili, kimliği, kültürü ve siyasal hakları güvenceye alınmalı; kayyımlar kaldırılmalı, siyasi tutsaklar serbest bırakılmalıdır.
CHP ve ona yedeklenen solun bir bölümü seçim kazanmak için DEM seçmeninin oyunu isterken Kürt halkının kolektif haklarını ve Kürdistan gerçeğini konuşmaktan kaçınıyor.
DEM Parti’nin CHP’ye yönelik müdahalelere karşı çıkması doğrudur; fakat aynı ilkeselliğin Kürt belediyelerine kayyım atandığında CHP tarafından da gösterilmesi gerekirdi. Bizim savunduğumuz barış, Kürt halkının tek taraflı biçimde teslim olması değil, sömürgeci devletin de geri adım atması ve demokratik hakları tanımasıdır. Barış ancak eşitler arasında ve karşılıklı adımlarla kurulabilir.
Helalleşme değil, hesaplaşma
Bu nasıl bir Cumhuriyet? Devlet yaklaşık çeyrek asırdır AKP’ye emanet ve zulüm onun eliyle devam ediyor. Ancak bu zulmün kurumsal kökleri AKP’den çok daha eskidir. Devletin polisi, askeri, yargısı ve bürokrasisi yalnızca hükümet değişince demokratik hale gelmez.
İktidarın değişmesi yetmez. Sosyal ve demokratik bir cumhuriyet için suça ortak olmuş bütün dönemlerin polisleri, askerleri, siyasetçileri, bürokratları, diplomatları ve yargı mensupları hesap vermelidir. Yalnızca AKP-MHP’liler değil, CHP’liler de yargılanmalıdır.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu döneminde dillendirilen “helalleşme” çizgisi kabul edilemez. Katliamlarla, işkencelerle, kayıplarla, sürgünlerle, yolsuzluklarla ve sömürgecilikle helalleşilmez. Helalleşmeyeceğiz; hesap soracağız ve yargılayacağız.
Devletçilerden medet uman değil, onlardan bağımsız gerçek bir halk hareketi yaratılmalıdır. Sosyalistlerin, ilericilerin, demokratların, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin, göçmenlerin ve emekçilerin bağımsız cephesi kurulmalıdır.
15 Temmuz’un 10. yılında çıkarılması gereken ders budur. 15 Temmuz, geride kalmış bir olay değil; Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak tanımladığı, CHP’nin Yenikapı’da desteklediği ve AKP-MHP’nin oligarşik devlet içinde faşist iktidarını kalıcılaştırmak için kullandığı darbedir.
Darbe hâlâ sürüyor.
İslamcı ve postalcı darbelere hayır!
Faşistlerle ve ırkçılarla ittifaka asla!
Faşizme, sömürgeciliğe ve burjuvazinin bütün kanatlarına karşı mücadeleye devam!
Helalleşme değil, hesaplaşma!
Hüseyin Şenol – 12.07.2026





















































