Kemalizmin sol üzerindeki gölgesi | Hasan Aygün
Türkiye solu Kemalizmin gölgesinden çıkamıyor. Sandığa sıkıştırılan siyaset toplumsal mücadeleyi zayıflatıyor; gerçek değişim ancak halkın örgütlü mücadelesiyle mümkün olabilir.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, “DEM Parti, ana dili Kürtçe olan bir aday ile çıkmak isteyebilir. Biz burada ortaklaşmayabiliriz.” demiş.
İyi ki çıkıp da: “Alevi inancından olan biriyle ortaklaşmayabiliriz.” dememiş.
Bu açıklama bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’de kendisini sosyalist, solcu veya devrimci olarak tanımlayan birçok yapı hâlâ Kemalizmin ve devletçi anlayışın gölgesinden çıkabilmiş değil.
Trabzon’dan TİP’e uzanan bu çizgide sırılsıklam bir ulusalcılık kokusu var. Daha önce Ahmet Şık’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğini seçim açısından dezavantaj olarak göstermesi de aynı anlayışın başka bir yansımasıydı.
Bu kafayla Türkiye’deki sosyalist hareket bir arpa boyu yol alamaz. Zaten yıllardır alamıyor. Çünkü örgütlerini CHP’nin kuyruğuna bağladılar, umutlarını seçimlere bağladılar, mücadeleyi sandığa hapsettiler.
Toplum geleceğini göremiyor. Umutsuzluk büyüyor. Açlık, sefalet, işsizlik ve yoksulluk her geçen gün artıyor. Gençlerin geleceği yok, kadınların özgürlüğü sürekli saldırı altında, barınma krizi büyüyor, sağlık sistemi her geçen gün daha fazla piyasalaşıyor. İnsanlar kendi ülkelerinde değersizleştiriliyor, hiçe sayılıyor.
Ama bu topluma seçimler öyle kutsallaştırıldı ki insanlar, oylarının peşine düştükleri kadar açlığın, yoksulluğun, sömürünün ve geleceksizliğin peşine düşemez hâle getirildi.
AKP-MHP iktidarı da bunun farkında. Çünkü seçimler onlar için kitleleri yönetmenin, beklentileri kontrol altında tutmanın ve düzenin meşruiyetini sürdürmenin en önemli araçlarından biri hâline gelmiş durumda. Sanki gerçek anlamda demokratik ve eşit koşullarda seçim yapılıyormuş gibi bir algı yaratılıyor ve halk yıllardır bunun içinde tutuluyor.
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Benim açımdan mesele yalnızca bir seçim sonucu değildir. Eğer gerçekten eşit, adil ve demokratik koşullarda bir seçim yapılmış olsaydı, muhalefetin o seçimleri kazanmış olması gerektiğini düşünüyorum.
Seçim sürecinde milyonlarca oyun durumu, geçersiz oylar ve seçim güvenliğine ilişkin çeşitli iddialar kamuoyunda uzun süre tartışıldı. Mühürsüz ya da usulsüz kullanıldığı öne sürülen oylarla ilgili iddialar gündeme geldi. Yaklaşık milyonlarca oyun durumu hakkında tartışmalar yaşanırken CHP yönetimi bu iddiaların üzerine kararlılıkla gitmedi, toplumu ikna edecek ölçüde bir mücadele yürütmedi.
Tam da bu nedenle milyonlarca insanın kafasında şu soru kaldı: Eğer halkın çoğunluğu değişim istiyorsa, neden bu irade sonuna kadar savunulmadı?
Bu durum bir kez daha göstermiştir ki Türkiye’de siyasal mücadeleyi yalnızca seçim gününe indirgemek büyük bir yanılgıdır. Çünkü devlet aklı ve egemen düzen, kendi devamlılığını korumayı temel öncelik olarak görmektedir. Halkın gerçek iradesinin ortaya çıkmasını engelleyecek her türlü siyasi, idari ve kurumsal imkânın kullanılabileceğine dair güçlü bir kanaat, toplumun önemli bir kesiminde bulunmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca sandık meselesi değildir. Mesele, örgütsüz bırakılmış bir halkın bütün umutlarının seçimlere bağlanmasıdır. Her seçim döneminde milyonlarca insan değişim beklentisiyle sandığa gitmekte, seçim sonrasında ise aynı düzen yeniden üretilmektedir.
Oysa bu ülkede mücadele büyüdüğünde seçimlerden değil, sokaklardan büyüyecektir.
Gezi Direnişi bunun en önemli örneklerinden biridir. Halkın öfkesi, adalet talebi ve özgürlük isteği meydanlarda kendini göstermişti. Ancak CHP ve düzen muhalefeti, her kritik dönemde olduğu gibi bu enerjiyi seçim hesaplarına yönlendirdi, alanları frenledi ve mücadeleyi sistemin sınırları içine çekti.
Gerçek anlamda demokratik, özgür ve eşit bir ülke yaratmanın yolu, seçimden seçime sandık başına gitmek değildir. Halkın taleplerini sokaklarda, işyerlerinde, fabrikalarda, kampüslerde ve mahallelerde yüksek sesle haykırmasıdır.
İşte gerçek sol da oralarda ortaya çıkacaktır.
CHP mitinglerinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları atarak, bayrak sallayarak, halkın yaşadığı gerçek sorunlara çözüm üretilemez. Açlıkla, işsizlikle, sömürüyle, baskıyla mücadele edilmeden milyonlara umut verilemez.
Yerel seçimlerden sonra yaşanan tablo da bunu göstermiştir. AKP hâlâ güçlü kalabiliyorsa bunun nedenlerinden biri de Türkiye solunun Kemalist çizgiden kopamaması, toplumla gerçek anlamda bütünleşememesi ve çözümü hâlâ devlet partilerinde aramasıdır.
Aslında bugün CHP’nin başına musallat olan, Kılıçdaroğlu ve çevresiyle temsil edilen çizgi de, İmamoğlu ve çevresiyle temsil edilen çizgi de Türkiye halklarına gerçek bir kurtuluş seçeneği sunmamaktadır.
CHP’nin bir kanadı Avrasyacı, diğer kanadı Atlantikçi bir çizgide siyaset yürütüyor. Bir taraf yüzünü Avrasya eksenine dönerken, diğer taraf Batı merkezli bir siyasal hattı savunuyor. Ancak her iki çizginin de ortak noktası, emekçilerin, yoksulların ve ezilen halkların gerçek kurtuluşuna dair bir program ortaya koyamamasıdır.
Bu nedenle CHP içindeki hizip mücadeleleri halkın sorunlarına çözüm üretmiyor. Bir kanadı Avrasyacı, diğer kanadı Atlantikçi olan bir partinin yön tartışmaları, açlıkla, yoksullukla ve sömürüyle boğuşan milyonların yaşamını değiştirmiyor.
Sanki Alevilerin temel sorunu CHP içerisindeki iki kanattan hangisini tercih edecekleriymiş gibi farklı Alevi kurumlarının ve şahsiyetlerinin açıklamalar yapması, şu ya da bu siyasi odağa destek vermesi, Alevi halkının gerçek taleplerini ifade etmiyor.
Alevi halkının temel talebi eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, demokratik haklar ve laik bir düzendir. Aleviler yıllardır ayrımcılığın, dışlanmanın ve yok sayılmanın son bulmasını istemektedir.
Aynı şekilde Kürt halkının da temel talebi demokratik haklar, eşitlik, özgürlük ve onurlu, barışçıl bir yaşamdır. Türkiye halklarının ortak çıkarı demokratik, laik ve özgür bir Türkiye’de yaşamaktır.
Ancak bugün ne CHP’nin Avrasyacı kanadı ne de Atlantikçi kanadı bu taleplere gerçek anlamda yanıt verebilmektedir.
Halkı çaresiz bıraktılar. Bunun vebali yalnızca iktidarın değil, yıllardır topluma gerçek bir alternatif sunamayan Türkiye solunun ve devrimci hareketinin de omuzlarındadır.
Bugün açlık, yoksulluk ve sefalet diz boyu. Gençler geleceksiz, emekliler geçinemiyor, işçiler her geçen gün daha fazla sömürülüyor. Halk mutsuz ve umutsuz.
Tam da böyle bir dönemde alternatif olması gereken güç, devrimci ve sosyalist hareket olmalıydı. Eğer bugün bu boşluğu dolduramıyorsa bunun nedenlerinden biri de Türkiye solunun Kemalizmin gölgesinden kurtulamamış olmasıdır.
Bugün onlarca farklı sol örgüt var. Ancak ideolojik olarak birbirlerinden çok büyük farkları olduğu söylenemez. Buna rağmen 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan hastalıklı örgüt anlayışı hâlâ sürüyor.
“Benim olsun, küçük olsun” anlayışı devam ediyor.
Kitleyle bütünleşmek yerine, CHP’nin peşine takılıp mitinglerde görünerek, bayrak yarışına girerek kendini var etmeye çalışan bir siyaset anlayışı egemen hâle gelmiş durumda.
Türkiye halklarının ihtiyacı CHP’nin yeni bir versiyonu değildir. Türkiye halklarının ihtiyacı, kendi bağımsız siyasal hattını kurabilen, emekten, özgürlükten, laiklikten ve örgütlü mücadeleden yana gerçek bir alternatif yaratabilen devrimci bir harekettir.
Alevilerin, Kürtlerin, işçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen tüm toplumsal kesimlerin ortak demokratik talepleri etrafında birleşebilen bir mücadele hattı yaratılmadan Türkiye’nin temel sorunları çözülemez.
Bunun mücadelesine öncülük edecek olan da düzen partileri değil, halkın örgütlü gücüdür. Demokratik, laik ve eşit bir Türkiye ancak halkın örgütlü mücadelesiyle kurulabilir.
Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.”
Bu korkuyu yenmeden, düzenin çizdiği sınırların dışına çıkmadan, seçimleri tek mücadele alanı olarak görmekten vazgeçmeden gerçek bir değişim mümkün değildir.
Bu halk bir gün kendisini yıllarca oyalayanlardan da, öfkesini sandığa hapsetmeye çalışanlardan da hesap soracaktır.
Hasan Aygün – 14.06.2026

























































