Makaleler

Published on Haziran 24th, 2026

0

CHP’ye yapılan saldırılar çok daha fazlasını amaçlamaktadır | Aziz Tunç


CHP’ye yönelik operasyonların ardında yalnızca seçim hesabı değil, mevcut devlet düzenini dönüştürmeyi hedefleyen daha geniş bir siyasi proje var…

Uzunca bir süredir CHP’ye yönelik, hiç öngörülemeyen hukuksuz saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırıların, düzen içi bir parti olarak CHP’ye yapılıyor olması, saldırılara ilgisiz kalmayı gerektirmez. Ayrıca bu saldırılar hem bütün toplumu hem de demokratik gelişmeleri yakından ilgilendirmektedir.

O nedenle bu saldırılar, etkisi ve olası sonuçları boyutuyla hemen her gün değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır. Konuya girmeden önce bir noktayı netleştirmek gerekiyor. Türk devletinin olanaklarının ve gücünün, rüşvet almak gibi özel amaçlarla kullanılması en başından beri ve bugün de yaygın ve yoğun olarak yapılan bir uygulamadır. Türk devletinin sistem içi partilerinin istisnasız hepsi, bir biçimde devletin olanaklarını ve gücünü kullanmışlar ve kullanmaktadırlar. Doğal olarak en çok da iktidar partileri, bugün de AKP ve MHP, devletin imkânları üzerinde tepinmektedirler. Çünkü bu bir politikadır ve CHP de dahil bütün düzen partilerinin sicilleri bu tür kirliliklerle doludur. Türk devleti gerçekten yolsuzlukları, rüşveti ve torpili devreden çıkarmaya yönelse ne devleti yönetecek parti kalır ne de devlet kalır. O nedenle CHP’ye yapılan operasyonların hiçbirisi bu uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla yapılmamaktadır. Ayrıca bu saldırıların hiçbir hukuki zemininin olmadığı da anlaşılmaktadır.

Söz konusu saldırıların, en büyük rakip parti olarak CHP’nin rakip cumhurbaşkanı adaylarını zayıflatmak, böylece iktidara giden yolu temizlemek amacıyla yapıldığı kamuoyunun ortak kanaatidir. Ancak bu, doğrunun bir boyutudur.

CHP’ye yönelik saldırıların sadece bundan ibaret olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Erdoğan, bu saldırılarla yeniden yapılandırmaya çalıştığı Türk devletinin bütün yapısal özelliklerini değiştirme sürecinde yeni ve önemli bir adım daha atmış olmaktadır. Durumu anlatabilmek için sürece çok kısa göz atmak gerekiyor.

Türk devleti 1923 yılında demokratik olmayan bir devlet olarak kurulmuş ve Atatürk’ün “tek adam” diktatörlüğüyle yönetilmiştir. 1938-1950 yılları arasında Atatürk’ün yerine İsmet İnönü ikinci “tek adam” olmuştur. Bu yıllar boyunca Türk devleti katı Kemalist bir diktatörlük olarak yönetilmiştir.

1950-1960 arasında Menderes iktidarı, devletin bütün organlarını ele geçirmeye çalışmış ancak ordunun 1960 darbesiyle Menderes-Bayar ikilisinin bu yönelimi engellenmiştir. 1960-1971 arasında hükümetler, özel olarak kendi alanlarının dışına çıkmadan devleti klasik Kemalist paradigmaya bağlı olarak yönetmişlerdir.

Bu arada gelişen toplumsal mücadeleyi bastırmak için 1971 askeri darbesi yapılmış, bir süre sonra yine sözde sivil yöneticiler devletin yönetimine geçmişlerdir. 1980’e kadar devleti yöneten çeşitli başbakanlar, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, bakanlar vb. aynı tarzda bir yönetim sürdürmüşlerdir. Bu yönetim tarzına göre seçimle gelen seçilmişler içinden parti başkanları başbakan, yeteri kadar seçilmişten de bakanlar belirlenerek hükümet kurulur. Hükümetler, seçimlerde değişme ihtimali bilinerek göreve gelirler ve çoğu zaman da değişirler. Hükümetler, devletin MGK’sına, askeri güçlerine, emniyet kuvvetlerine, illegal kurumlarına (MİT, kontrgerilla, Özel Harp Dairesi vb.) ve bürokrasisine hükmediyor görünseler de esasında bu durum yanıltıcı bir görüntü olmaktan öteye gitmemiştir. Çünkü seçilmiş hükümetler gelip geçicidir. Ama askerler, MGK, MİT, emniyet kuvvetleri ve bürokrasi kalıcıdır. Devlet esas olarak bu kurumlar tarafından yönetilmiştir. Hükümetlerin belirleyici bir özellikleri olmamıştır. Aynı durum 1983’ten sonra da aynı şekilde sürdürülmüştür.

Bu arada Turgut Özal, klasik Kemalist politikadan sınırlı ölçüde farklı bir politika izlemeye yönelmiş, ama bu yönelim hayatına mal olmuştur.

Daha sonra devam eden yıllarda Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş ve onların çevresindeki klikler aynı klasik Kemalist yönetimle devam etmişler, kimse devleti bütün organlarıyla ele geçirmeye çalışmamıştır. Her yönetim grubu, iyi kötü kaderini seçimlere bağlamış, seçim sonuçları hükümetlerin devam ettiği veya yeni hükümetlerin kurulduğu şekilde olmuştur.

Ancak Erdoğan’ın hükümeti ele geçirmesiyle birlikte durum sistemli ve ısrarcı bir biçimde değişmeye başlamıştır.

Erdoğan’ın yönetime geldiği ilk yıllarda devletin bürokrasisi, askeri güçleri, emniyeti ve özellikle illegal devlet kurumları Erdoğan’ın elinde değildi. Erdoğan, kendisinden önceki başbakan ve cumhurbaşkanlarından farklı olarak bu durumu değiştirmeyi temel politika olarak kodlamış ve politikalarını buna göre şekillendirmiştir. Buradan hareketle Erdoğan, devletin bütün kurumlarını, güç odaklarını ve bütün karar mekanizmalarını tam ve mutlak olarak ele geçirmeye yönelmiştir.

Ancak Erdoğan’ın CHP’ye yönelik saldırılarının tek veya esas amacının bu olduğu düşünülürse yanlış bir noktaya düşülecektir. Çünkü devlet politik bir zor organıdır ve onu ele geçirmenin politik bir amacının olması gerekmektedir.

Erdoğan, İslam-Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmak ya da devletin yapısal özelliklerini İslam-Osmanlı İmparatorluğu’na göre yeniden şekillendirmek istemektedir. Bu stratejik bir politik amaçtır ve Erdoğan bütün politikalarını buna göre oluşturmaktadır. Hükümet olduğu günden beri böyle başlamış, devleti esas olarak ele geçirdiği bugüne kadar da bu niyetine göre politika yapmıştır. Yani Erdoğan’ın CHP’ye yaptığı saldırılar, Ergenekon, Balyoz ve 15 Temmuz’da yaptığı gibi özel, kapsamlı ve derinlikli saldırılardır.

Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu terk eden CHP’yi bu amacının önünde potansiyel bir engel olarak görmektedir. Onun için de bilinen saldırılar geliştirilmektedir. Bu saldırılar, Erdoğan’ın İslam-Osmanlı devleti kurma niyetine doğru atılmış önemli bir adımdır. Bu saldırıların istenen noktaya ulaşması hâlinde Kemalist Türk devleti kalmayacak, mevcut statükolar değişecektir.

Erdoğan’ın Kemalist Türk devletinin yerine Osmanlı-İslam devleti kurma projesinin, Tom Barrack denilen ABD emperyalizminin temsilcisi tarafından desteklenmesi boşuna değildir.

Kılıçdaroğlu’nun da bu projenin bir parçası yapıldığı, “Osmanlı topraklarına bakmayı ve büyümeyi” önermesinden anlaşılmaktadır. MHP’nin Cumhur İttifakı’nın parçası olduğu “Türkiye Yüzyılı” söylemi, Erdoğan’ın ve yönettiği Türk devletinin, MHP ve Kılıçdaroğlu ile birlikte bu politikayı hayata geçirmeye çalıştıklarını göstermektedir.

Elbette bu durumun Erdoğan’ın kişisel konforu ve zenginleşmesi gibi bir sonucunun olduğunu da unutmamak gerekiyor. Ancak bu durumun gerçek politik gelişmeleri gölgelemesine izin verilmemelidir.

Ancak Erdoğan’ın planları bölge halklarının duvarına çarpacak, emperyalistlerin ve işbirlikçi katillerin evdeki hesapları geri dönecektir.


Aziz Tunç – 24.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑