Türk Devleti ABD’nin yeni NATO projesinin neresinde duruyor? | Halil Gündoğan
“Soğuk Savaş” sürecinde, ABD önderliğinde güya Sovyetler Birliği tehdidine karşı bir “savunma” paktı olarak kurulmuştu. Ancak tarihine kısaca göz atıldığında rahatlıkla görülecektir ki NATO, savunmadan daha çok, özellikle de ABD ve İngiliz emperyalizminin kolektif saldırı aparatı olarak işlev görmüştür. Hem de sayısız işgal ve kanlı operasyonların doğrudan icracısı olarak. Türk devleti de hem üyesi olma sebebiyle bütün bunların kolektif sorumluluğu altındadır ve hem de Kore Savaşı örneğinde olduğu gibi, bir fiil katılımcı olarak rol üstlenmiştir.
Normalde Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte, varlık koşulunun da son bulmuş olması gerekirdi, değil mi? Çünkü artık komünist ülkelerden gelebilecek herhangi bir askeri tehdit kalmamıştı. Ancak tabii ki bu “tehdit” zaten bir bahane enstrümanıydı. Onun kanlı tarihinin hiçbir işgal ve ülkelerin iç işlerine doğrudan müdahale operasyonlarının sahici gerekçesi, Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu somut ve gerçek herhangi bir tehdit fiili olmamıştır. Tek taraflı bir oyun kurgusuyla tamamı, emperyalist emellerle gerçekleştirilmişlerdi.
Yeni işleviyle yeniden konumlandırma
NATO’nun gerçek işlevinin, özellikle de Batı Avrupalı kapitalist-emperyalist devletleri Sovyetler Birliği ve bağlaşığı Varşova Paktı’ndan gelecek olası tehdide karşı korumak olmadığı, Sovyetler Birliği sisteminin çöküp ortadan kalkması sonrası süreçteki pratiğiyle de ispatlıdır. Eski Sovyetler Birliği üyesi devletlere adeta çökercesine, her birini NATO üyesi yapma gayretleri tipiktir. Çünkü Rusya’yı ve Rusya üzerinden de asıl büyük “tehdit” varsayılan Çin’i kuşatarak ablukaya almayı amaçlayan bu pratiğe başka hiçbir haklı ve makul gerekçe gösterilemez. Hatırlanacağı gibi Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de tamamen, ta burnunun dibine kadar sokulmak isteyen NATO’nun bu yayılmacı saldırgan siyasetin sonucu olarak gündeme gelmişti.
ABD’nin NATO’yu, Çin’i kuşatma stratejisinde başat bir aktör olarak kullanma isteği, üçüncü bir emperyalist savaş ortamının iyice olgunlaşmakta olduğu bu süreçte, artık çok daha açık. Çünkü ABD bu devasa savaş aparatını sırf, Rusya’nın Batı Avrupa’ya sanal tehdidi bahanesiyle kullanmıyor. Aynı zamanda Çin’i, oluşturmaya çalıştığı “Asya-NATO’su” (yani önceleri “Asya-Pasifik”, son dönemlerde ise Hindistan’ı merkeze alarak “Hint-Pasifik” olarak tanımlanan ismiyle) adı altında, daha da büyüterek kullanmak istiyor. Asya-NATO’sunun hali hazırdaki çekirdek kadrosu, zaten çoktandır ABD’nin adeta birer askeri üssü haline getirilmiş olan Japonya ve Güney Kore, keza çoktandır ABD’nin birer nükleer üssü haline getirilmek istenen Avusturalya ve Yeni Zelanda yer almakta. Son süreçte bu oluşuma hem stratejik jeopolitiğinden ve hem de nükleer savaş teknolojine sahip bir güç olmasından da ötürü, Hindistan da dahil edilmeye çalışılıyor.
ABD’nin NATO hesapları
Yani propaganda edilenin aksine, ABD NATO’dan vazgeçmiş değil. Tam aksine NATO’yu, değiştirilip yenilenen “güncel stratejik tehdit” algısı üzerinden yeniden yapılandırıyor. Mevcut NATO’nun ağırlıklı yükünü Batı Avrupalı emperyalist güçlere yıkarak, kendi olanaklarını daha çok NATO’nun Asya kolunu oluşturmak üzere kullanmak istiyor. Tabii bunda ABD’nin NATO’yu tek yanlı ve emir vaki bir şekilde doğrudan kendi “ulusal çıkarlarına” endeksli kullanma istem ve dayatmalarından ötürü Batı Avrupalı bir kısım emperyalist güçlerle yaşadığı çelişki ve sürtüşmelerin de payının olduğu muhakkaktır. Ama her halükârda ABD, mevcut güç denklemi bozulmadıkça, NATO gibi vurucu operasyonal bir savaş aygıtını kolay kolay terk etmez. Nitekim etmiyor da! Tam aksine onu, yeni kuşatma stratejisine uygun olarak, söz konusu Asya-NATO’su projesi dışında, Polonya üssüyle Baltık sahasında, Romanya üssüyle Batı Karadeniz ve Türkiye ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu sahasında yeniden konumlandırmakta baş belirleyen olarak rol oynuyor.
ABD ile AB’nin farklılaşan yaklaşımı
NATO’nun ABD tarafından bu eksenli yeni dizayn ve konumlandırılması, bir kısım Batı Avrupalı emperyalist güçler tarafından pek de kabul görmüş gibi durmuyor. Özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere’nin, şimdiden açıktan tavır koymaktan imtina ederek, farklı alternatifler üzerinde yoğunlaştıkları da bir başka gerçek. Bunlar, ABD’ye rağmen mevcut NATO’yu doğrudan Batı Avrupa gücü yapmanın zorluğunun idrakinde olarak, yine de onu bir Avrupa gücüne dönüştürme opsiyonunu da ellerinde tutmak istiyorlar. Fakat bununla birlikte her biri öncelikli olarak kendi “ulusal savunma gücünü” oluşturmayı ve ardından da anlaşabilenlerin ortaklığıyla, birleşik bir Avrupa savunma gücü oluşturma hesapları peşinde olduklarını da zaten pek gizlemiyorlar.
ABD yönetimi de bu hesapların farkında olarak, mevcut NATO’yu Batı Avrupa’nın bu ana çekirdek güçlerinin dışında, öne çıkardığı örneğin Polonya, Romanya ve Türkiye gibi alternatif güçler ve keza “Asya-NATO’su” projesi kapsamında yer alan o malum beş devlet üzerinden yeniden yapılandırmak ve konumlandırmanın hesaplarını yapıyor.
Türk devletinin tavrı
Türk devletinin bu yeniden yapılandırma ve konumlandırmada tavrını ağırlıklı olarak ABD’den yana ortaya koyduğu açık. Tabii öte yandan NATO dışında özerk birleşik bir Avrupa savunma gücüne sıcak baktığı da bir gerçek. Ancak hem ortada henüz somut bir oluşumun olmamasından ve keza hem de böylesi bir oluşum, NATO’nun karşı kamp rakibi olarak düşünülmediğinden; birbiriyle çelişen bir durum da arz etmez.
Ancak Türk devletinin İncirlik ve Kürecik üslerine ek olarak Adana ve İstanbul’da kurulması öngörülen iki “Çok Uluslu Kolordu Karargâhı” ile, NATO ile çok daha sıkı angajman ilişkileri içine girmiş olduğu da açık. Keza NATO’nun yeni dönem politikalarının belirleneceği toplantısının Ankara’da yapılacak olması da bu ilişkiyi özellikle de ABD lehinde daha bir pekiştirecekte. Nitekim ABD’nin oluşturmaya çalıştığı “Asya-NATO’su ortakları” olarak anılan beş devletin, ABD’nin istemi doğrultusunda, Hakan Fidan tarafından NATO toplantısına davet edilmesi de bu angajmanın hangi boyutlara varmış olduğunun bir başka ifadesidir.
İktidar gücü ve bekasını Trump’ın icazetine bağlamış olan dinci-faşist Erdoğan’ın, mevcut durumda başka türlü davranma lüksünün olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Erdoğan iktidarının, ABD başkanından “meşruiyet” icazetini hangi taviz ve hizmetler karşılığında aldığı kamuoyuna açıklanmayacaktır elbet. Ancak bunun sonsuza kadar sır olarak kalmayacağı da bir gerçek. Nitekim bu pazarlığın, örneğin NATO’nun yeniden konumlandırılması, Suriye ve İran operasyonları ve keza Abraham Anlaşması’nın kabul edilmesi gibi bir takım kritik başlıklarda verilen sözler olduğu şimdiden açığa çıkmış durumda.
NATO’ya tavır soyut genellemeden ibaret olmamalı
Hal böyle olunca da Temmuz başlarında Ankara’da gerçekleştirilecek buluşmasında, NATO’ya karşı demokratik ve sol cenahtan ve hatta “yerli ve milli” olma iddiasında olanlarca gerçekleştirilecek tepkinin sivri ucunun iktidar bloğuna yöneltilmesi gerekiyor. Yani bir başka ifadeyle, tek adam rejiminin artık tamamen özdeşleştiği Türk devleti ve “aklına” da yöneltilmesi gerekiyor. Sürecin politik propagandasının teşhir merkezine aynı zamanda, dinci-faşist Erdoğan iktidarının, güncel tek misyonu yeni bir emperyalist paylaşım savaşına hazırlanmak olan eli kanlı NATO’ya sunduğu ileri karakol ve lojistikçi hizmetinin oturtulması da gerekiyor. Aynı şekilde, emperyalist bir savaş aygıtı olan NATO’dan derhal çıkılması, keza irili ufaklı tüm üs ve tesislerinin kapatılması talebinin, kitlesel bir talep olarak öne çıkarılmasının hedeflenmesi gerekiyor. Bu, doğallığıyla, yoğun bir taban çalışması ve kitleyle doğrudan ilişkilenmenin de vesilesi olacağından; devrimciler açısından kaçırılmaması gereken bir fırsattır da.
Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 14.06.2026

























































