Makaleler

Published on Haziran 8th, 2026

0

Marx ve Engels’in 1821 Helen Devrimine bakışı: Tarihsel materyalizmin sınırları üzerine bir eleştiri | Tamer Çilingir


Marx ve Engels, 1821 Helen Devrimi ve Balkan halklarının mücadelelerini çoğu zaman Rusya, Osmanlı ve Avrupa güç dengeleri üzerinden değerlendirdi. Peki bu yaklaşım, ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihsel öznesini görünmez kıldı mı?

Marx’ın Doğu Sorunu ve Helen Meselesine Yaklaşımı

1821 Helen Devrimi yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yürütülen bir bağımsızlık savaşı değildir. Aynı zamanda Filiki Eterya çevreleri, ada denizcileri, ticaret burjuvazisi, yerel eşraf ve köylü unsurların ortak siyasal seferberliğiyle ortaya çıkan modern bir ulusal kurtuluş hareketidir. Devrim, Helen halkının kendi kaderini tayin etme iradesinin ve siyasal özne olarak tarih sahnesine çıkışının ifadesidir. Bu nedenle Helen Devrimi yalnızca diplomatik dengeler veya büyük devletlerin müdahaleleri üzerinden açıklanamaz; kendi iç toplumsal dinamiklerine, kültürel uyanışına ve bağımsızlık idealine de sahiptir.

Marx’ın 1853-1856 yılları arasında New York Daily Tribune’de yayımlanan yazılarında ise dikkat çekici olan husus, Yunanistan’ın çoğunlukla bağımsız bir tarihsel özne olarak değil, Osmanlı İmparatorluğu, Rusya ve İngiltere arasındaki güç mücadelesinin bir unsuru olarak ele alınmasıdır.[1]

Örneğin Marx, Doğu Sorunu üzerine kaleme aldığı yazılarda sürekli olarak Rus yayılmacılığını merkeze yerleştirir. “Russian Policy Against Turkey” (buradaki “Turkey” terimi Osmanlı İmparatorluğu’nu ifade etmektedir) ve diğer Doğu Sorunu yazılarında temel mesele Helen halkının özgürleşmesi değil, Rusya’nın Osmanlı üzerindeki stratejik baskısıdır.[2]

Bu durum Marx’ın tarihsel analizinin odağını göstermektedir. Onun için temel soru çoğu zaman Helenlerin nasıl özgürleştiği değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesinin Avrupa güç dengelerini nasıl değiştireceğidir.[3]

Burada ortaya çıkan sorun, Helen Devrimi’nin bir halkın özneleşme süreci olarak taşıdığı tarihsel anlamın geri plana itilmesidir. Marx’ın analizlerinde Helen halkı çoğu zaman tarih yapan özne olarak değil, devletlerarası rekabetin etkilediği bir unsur olarak görünmektedir. Böylece devrim, kendi iç toplumsal dinamikleri ve özgürleşme idealleriyle değil, büyük güçler arasındaki jeopolitik mücadelenin bir parçası olarak okunmaktadır.

Engels ve Tarihsel Hiyerarşi

1848 Devrimleri sonrasında Engels, ulusal hareketleri değerlendirirken bütün halkları eşit tarihsel aktörler olarak ele almamıştır. 1849 tarihli “The Magyar Struggle” makalesinde Macarları Avrupa devriminin başlıca taşıyıcılarından biri olarak sunarken, aynı dönemde kaleme aldığı “Democratic Pan-Slavism” yazısında bazı Slav hareketlerini tarihsel gelişmenin karşısında konumlandırmaktadır.[4][5]

Bu yaklaşımın temelinde, ulusların tarihsel süreç içindeki rollerine göre değerlendirilmesi yatmaktadır. Engels’e göre bazı halklar modernleşmenin, devrimin ve tarihsel ilerlemenin taşıyıcılarıdır. Bazıları ise bu süreçlere yön vermek yerine onların etkisi altında kalan topluluklardır.

Bu düşüncenin en tartışmalı sonucu, daha sonra “tarihsiz halklar” olarak adlandırılacak yaklaşımdır.[6] Engels, bazı küçük ulusal toplulukların bağımsız tarihsel bir gelecek kurabilecek kapasiteye sahip olmadıklarını ileri sürmektedir. Böylece bir halkın siyasal taleplerinin meşruiyeti, o halkın özgürlük istemesinden değil, tarihsel gelişime yaptığı katkıdan türetilmektedir.

Bu noktada belirleyici soru artık “Bir halk özgür olmak istiyor mu?” değildir. Asıl soru, “Bu halk tarihsel ilerlemeyi ileri taşıyor mu?” haline gelmektedir. Böylece ulusal özgürlük mücadeleleri evrensel bir hak olarak değil, tarihsel işlevleri açısından değerlendirilmektedir.

Helenler Engels’in doğrudan “tarihsiz halklar” kategorisine yerleştirdiği topluluklar arasında değildir. Ancak burada önemli olan sonuçlardan çok kullanılan yöntemdir. Aynı yöntem Helen Devrimi’nin değerlendirilmesinde de hissedilmektedir. Helen halkının özgürleşme iradesi ve devrimci deneyimi kendi başına tarihsel bir değer olarak ele alınmamakta; bunun yerine devrimin Avrupa siyasetindeki işlevi, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkisi ve büyük güçler arasındaki dengelerde oynadığı rol ön plana çıkmaktadır.

Bu nedenle Engels’e yöneltilebilecek temel eleştiri, halkların tarihsel değerini kendi özgürlük mücadelelerinden çok tarihsel ilerleme içindeki işlevleri üzerinden değerlendirmesidir. Bu yaklaşım, ulusal kurtuluş hareketlerinin özgün deneyimlerini daha geniş bir tarih şemasının içine yerleştirmekte ve onların öznel tarihlerini ikincil hale getirmektedir.

Rusya Korkusu ve Balkan Halklarına Şüphe

Marx ve Engels’in Balkan politikalarına yaklaşımında belirleyici unsur, Rus Çarlığını Avrupa karşı-devriminin temel merkezi olarak görmeleridir.[7] Her ikisi de Rusya’yı yalnızca bir devlet olarak değil, Avrupa’daki devrimci hareketlerin önündeki en büyük siyasal engel olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Balkan meselesine ilişkin değerlendirmelerinde Rusya’nın bölgedeki etkisi çoğu zaman belirleyici bir rol oynamıştır.

Marx’ın Doğu Sorunu üzerine yazılarında Rus dış politikası sürekli olarak analizlerin merkezinde yer almaktadır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğine ilişkin tartışmalarda temel kaygı, Balkan halklarının özgürleşmesinden çok Rusya’nın Akdeniz’e ve Boğazlara doğru genişleme ihtimalidir.[1][2]

Bu yaklaşım yalnızca Marx’a özgü değildir. Engels de Kırım Savaşı yıllarında Rus mutlakiyetçiliğini Avrupa demokrasisinin başlıca düşmanı olarak değerlendirmekteydi. Mustafa Yavuz’un aktardığı üzere Engels, Rus mutlakiyetçiliği ile Avrupa demokrasisi arasındaki mücadeleyi dönemin temel siyasal çatışması olarak görmekte ve Rusların İstanbul’u ele geçirmesinin engellenmesini öncelikli hedef olarak değerlendirmektedir.[8]

Nitekim Engels 1853 tarihli bir değerlendirmesinde şöyle yazmaktadır:

“İngiltere, hiçbir zaman Rusların İstanbul’u ele geçirmesine izin veremez. Çarların düşmanlarıyla ortaklaşa, yaşlanmış ve çürümüş Babıali yerine bağımsız bir Slav devletinin kurulmasından yana olmalıdır.” (Engels 1853, aktaran Yavuz, s. 42).[8]

Bu pasaj, Engels’in Balkan meselesine yaklaşımında tartışmanın merkezinde Helenlerin, Bulgarların veya diğer Balkan halklarının özgürleşme taleplerinin değil, Rusya’nın İstanbul’a ulaşmasının engellenmesinin bulunduğunu göstermektedir.
Benzer biçimde Engels de “Democratic Pan-Slavism” makalesinde Slav milliyetçiliklerinin önemli bir bölümünü Rus nüfuzuyla ilişkilendirmekte ve Panslavizmi bağımsız bir ulusal hareketten çok Rus dış politikasının ideolojik uzantısı olarak değerlendirmektedir.[5]

Bu noktada Marx ve Engels’in farklı analizlerden hareket etmelerine rağmen ortak bir sonuca ulaştıkları görülmektedir. Marx daha çok uluslararası güç dengelerine odaklanırken, Engels tarihsel ilerleme ve karşı-devrim kavramları üzerinden hareket etmektedir. Ancak her iki durumda da Balkan halklarının mücadeleleri çoğu zaman Rusya sorununun gölgesinde kalmaktadır.

Ulusal Sorunlardan Üç Dünya Teorisine

Bu yaklaşımın etkileri yalnızca Helen meselesiyle sınırlı kalmamıştır. Balkanlar ve Osmanlı coğrafyasındaki ulusal hareketlerin büyük güçlerle ilişkileri üzerinden değerlendirilmesi, daha sonraki bazı sosyalist çevrelerde de etkisini sürdürmüştür. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan Ermeni, Rum taleplerinin, kimi zaman kendi tarihsel ve toplumsal bağlamları içerisinde değil, emperyalist devletlerin bölgedeki müdahaleleriyle ilişkileri üzerinden yorumlanmıştır. [8]

Bu durum, söz konusu halkların yaşadığı baskıların, sürgünlerin, kitlesel katliamların ve soykırım deneyimlerinin yeterince kavranamamasına yol açabilmiştir. Bazı sosyalist yorumlarda mağdur halkların yaşadığı trajedilerden çok, bu hareketlerin büyük güçlerle olan ilişkileri tartışılmış; böylece kurbanların deneyimleri ikinci plana itilmiştir. [8]

Benzer bir düşünme biçimi 20. yüzyılda ortaya çıkan Üç Dünya Teorisi tartışmalarında da görülebilir. Bu yaklaşımda da temel mesele çoğu zaman halkların özgürleşme mücadelelerinden çok, dünya ölçeğindeki güç dengeleri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin başlıca tehdit olarak görülmesi, kimi zaman daha zayıf emperyalist güçlerle veya bölgesel devletlerle geçici yakınlaşmaları meşrulaştıran bir siyasal mantık üretmiştir.

Bu açıdan bakıldığında Marx ve Engels’in Osmanlı İmparatorluğu ile Balkan halkları arasındaki ilişkiyi değerlendirirken zaman zaman benimsedikleri jeopolitik yaklaşım ile daha sonraki bazı sosyalist akımların Üç Dünya Teorisi çerçevesindeki tutumları arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Her iki durumda da temel sorun, ezilen halkların taleplerinin kendi başlarına değerlendirilmesinden çok, daha büyük uluslararası mücadelelerin bir parçası olarak ele alınmasıdır.

1821 Helen Devrimi’nin tarihsel önemi tam da bu noktada yeniden ortaya çıkmaktadır. Helen halkı için devrim, büyük güçlerin satranç tahtasında gerçekleşen bir hamle değil, bir halkın özgürleşme ve kendi kaderini tayin etme mücadelesiydi. Marx ve Engels’in analizleri ise, tüm tarihsel derinliklerine rağmen, bu özneleşme deneyimini çoğu zaman jeopolitiğin ve tarihsel zorunlulukların gölgesinde bırakmıştır. Bu nedenle eleştirinin odağı tarihsel materyalizmin kendisi değil, onun erken dönem uygulamalarında ulusal özgürleşme deneyimlerini ikincilleştirebilen jeopolitik ve ilerlemeci yorumlarıdır.


Dipnotlar

[1] Karl Marx, The Eastern Question, International Publishers, New York.
[2] Karl Marx, “Russian Policy Against Turkey”, New York Daily Tribune, 1853.
[3] Shlomo Avineri, Karl Marx on Colonialism and Modernization, Doubleday, 1969, s. 127-140.
[4] Friedrich Engels, “The Magyar Struggle”, Neue Rheinische Zeitung, 1849.
[5] Friedrich Engels, “Democratic Pan-Slavism”, Neue Rheinische Zeitung, 1849.
[6] Roman Rosdolsky, Engels and the ‘Nonhistoric’ Peoples, Critique Books, 1986.
[7] Karl Marx, The Eastern Question; ayrıca bkz. Avineri, a.g.e.
[8] Mustafa Yavuz, Şark Meselesi [Türkiye] ve Marksizm: İttihat-Terakki Diktatörlüğü ve Hristiyan Milletlerin Eşit Vatandaşlık Tahayyülünün Trajik Sonu, Belge Yayınları, İstanbul, s. 41-42.


Tamer Çilingir – 08.06.2026

Tags: , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑