Rus edebiyatında kısa bir yolculuk | İskan Tolun
Bu kez Çarlık İmparatorluğu, 1917 Ekim Devrimi ile birlikte kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin komünist rejimi ve doksanların başında parçalara bölünmüş olan Rusya’nın büyüleyici ve çarpıcı edebiyatına kısaca değineceğim. Tarih ve edebiyat birbirinden ayrı düşünülemez; zira yazarlar, özellikle de Rus yazarları, daima eserlerini muhtelif rejimlerin çalkantılı siyasi süreçlerinde sansürle mücadele ederek, baskılar altında üretmişlerdir. Nitekim bu durum birçok dünya ülkesinde de görülmektedir.
Eserlerini zevkle okuduğum Rus yazarlar: Puşkin, Gogol, Gorki, Turgenyev, Çehov, Tolstoy ve Dostoyevski. Bunlar bir zamanlar Türkiye’de yasaktı. Bunların eserlerini okuyanlar ya komünist olmakla ya da Rus casusu olmakla itham ediliyorlardı. Örneğin Yaşar Kemal ve Aziz Nesin gibi ünlü yazarlar da bu tür konularda çok zorluk çekmişlerdir. Neyse. Adını sık sık duyduğum, lakin eserlerini henüz (sipariş etmiştim, gecikti) okumadığım bir Rus yazar daha var ki çok merak ediyorum: Aleksandr İsayeviç Soljenitsin.
Rus edebiyatının vazgeçilmez geleneklerini sürdüren Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, totaliter rejimi cesurca eleştirmişti:
“Yalan söylediklerini biliyoruz!
Yalan söylediklerini biliyorlar!
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar!
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz!
Buna rağmen yalan söylemeye devam ediyorlar!”
(Bu değerli ve cesur yazarın eserlerine bugüne kadar neden denk gelmedim diye hayıflanıyorum şimdi.)
Rus yazarlarının temel özellikleri, üç aşağı beş yukarı aynıdır diyebiliriz. Yazarlar genellikle karakterlerin iç çatışmalarını, felsefi ve psikolojik derinliklerini ele alıp; ahlaki sorgulamaları, varoluşsal krizleri ve benzeri temaları hikâyelerinin merkezinde tutmuş; toplumsal gerçekliği, halkın yaşamını, yoksulluğu, bürokrasiyi ve sınıf ayrımlarını yalın ve çarpıcı bir şekilde dile getirmişlerdir. Ülkenin devasa coğrafyası, zorlu iklimi, feodalizmden imparatorluğa ve Sovyetler Birliği’ne geçiş süreçleriyle şekillendirdikleri toplumsal eleştiride; ruhsal derinlik, realizm ve devrim sancılarını merkeze alan eserleriyle dünya kültürünü de derinden etkiledikleri görülmektedir.
Evet, ister Sovyetler Birliği dönemi olsun ister Çarlık İmparatorluğu dönemi olsun, Rusya’da bu tür zorlukların yaşandığı ve sancılarla ortaya çıkan ürünlerin niteliği bilinmektedir. Dolayısıyla söz konusu yazarların eserleri okundukça çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Tüm zorluklara karşın, 11. yüzyıldan günümüze kadar gelişen ve özellikle de 19. yüzyıldaki Altın Çağ ile onu takip eden (1890-1920) Gümüş Çağ’da muazzam bir nitelik kazanıp dünya klasikleri arasında zirveye yerleşen Rus edebiyatı, zengin bir birikime sahiptir ve bu zenginliğini günümüzde de korumaktadır diyebiliriz.
Elbette bu değerli yazarların başarılarında rol oynayan en önemli faktörlerden biri de eleştirmenlerdir. Bunlardan biri de Dostoyevski’yi keşfeden Belinski’dir. Rus edebiyatının vicdanı addedilen Belinski, maalesef genç yaşta (36 yaşında) hayata gözlerini yummuştur. Dostoyevski’nin İnsancıklar adlı ilk romanını okuyup onu göklere çıkararak Rus edebiyatında zirveye taşımıştır. Rus edebiyat tarihinin en etkili ve önemli eleştirmenlerinden biri olan Belinski, 19. yüzyıl Rus entelektüel hayatının şekillenmesinde ve dönemin genç yazarlarının ün kazanmasında devasa bir rol oynamıştır.
Altın Çağ’da Puşkin, Gogol ve Turgenyev gibi yazarlar, modern Rus edebiyatının kurucuları addedilmektedir. Gogol’den ve Turgenyev’den birer, en çok da ikişer eser okumuşumdur. Lakin Puşkin’den birçok farklı eseri zevkle okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Elbette büyük tartışmalara ve spekülasyonlara neden olan o Gizli Günce’sini de.
Tolstoy, Savaş ve Barış ile Anna Karenina gibi dev eserlerle tanınmış olsa da bence Diriliş adlı romanı çok daha çarpıcıdır. Yıllar önce okumuştum ve hâlâ hafızamda tazeliğini koruyor. Nitekim söz konusu roman unutulur gibi değildir.
Ve Dostoyevski… Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi unutulmaz eserlerle hafızalara silinmeyecek bir şekilde kazınmıştır. Orhan Pamuk bir söyleşisinde, “Karamazov Kardeşler bin yılın romanıdır,” demişti. Evet, duygu, düşünce ve hayallerin dil aracılığıyla estetik ve etkili bir biçimde ifade edildiği, insanlığın ortak mirası olan yazılı edebiyatın en çarpıcı eserlerinden biriyle karşı karşıyayız. Dostoyevski’nin sanat gücünün doruğunu yansıtan bu roman bir destan niteliği taşır. Yazar, dünya edebiyatında bir eşi daha bulunmayan Karamazov Kardeşler’i adeta bir sanat aynasında yansıtmıştır. Bir aileyi konu edinerek insan ruhunun derinliklerine dalmış ve felaketler zinciri olarak gelişen olaylar örgüsünü büyük bir ustalıkla işlemiştir. Karamazov Kardeşler gerçekten de bin yılın romanıdır!
Ve Gümüş Çağ’da, yani modernizm ve sembolizmin yükseldiği dönemde, oyunlarıyla edebiyata damgasını vuran Çehov… Bu hafta Çehov’un Ayı – Dokuz Kısa Oyun adlı kitabını zevkle okudum. Hemen belirteyim: Çehov’un oyunları, meşhur Shakespeare oyunlarını aratmayacak niteliktedir. Hele de kitaba adını veren Ayı adlı tek perdelik komedi oyunu unutulur gibi değildir. Bu eşsiz ve şirin oyunda sahne alan Popova ile Smirnov, esprileriyle ortalığı kırıp geçiriyorlar. Okurken onları bir tiyatro salonunda canlı olarak izledim sanki. Çehov gerçekten de bu oyunu mükemmel bir şekilde kurgulamış.
Kitabın arka kapağından kısa bir kesit:
“Yaşamın sıradan olaylarını kendine has, sade fakat bir o kadar çarpıcı üslubuyla sahneye aktararak, Tolstoy’un onun için söylediği ‘Çehov eşsiz bir yaşam ressamıdır’ sözlerinin doğruluğunu kanıtlamıştır.”
Yazıyı bitirirken gözden geçirmek üzere kısa bir mola verdim. Bu arada YouTube’da tesadüfen, “Dünyada 72 Milyon Kürt Vardır” başlıklı kısa bir video dikkatimi çekti. Tobias Huch yine, her zaman olduğu gibi adil ve çarpıcı bir konuşma yapıyordu. Defalarca seyrettim:
https://youtube.com/shorts/nh4ZqjU6Zpg?is=YKWZCZBj4vAcOKqx
Makale, değerli gazeteci Tobias Huch’a ithaftır!
İskan Tolun – 21.06.2026
























































