Makaleler

Published on Eylül 1st, 2026

0

Dünya Barış Günü’nde, savaşın gölgesinde barışı düşünmek | Hamit Baldemir


1 Eylül Dünya Barış Günü’nü bir kez daha kutluyoruz. Ne var ki insanlık, Dünya Barış Günü’nü savaşların sona erdiği, silahların sustuğu ve halkların güven içinde yaşadığı bir dünyada değil; aksine savaşların, işgallerin, askeri müdahalelerin, vekâlet çatışmalarının ve büyük güçler arasındaki rekabetin giderek keskinleştiği bir tarihsel dönemde karşılıyor.

Bu nedenle bugün barıştan söz etmek, yalnızca savaşa karşı iyi niyetli dileklerde bulunmakla sınırlı kalamaz. Asıl sorulması gereken soru şudur: Savaşları doğuran toplumsal, ekonomik ve siyasal düzen varlığını sürdürürken kalıcı bir dünya barışı mümkün müdür? Bize göre bu sorunun yanıtı, kapitalist-emperyalist sistemin niteliğinde aranmalıdır.

Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası ve sermayenin karakteri gereği sermaye, kârına kâr katmak zorundadır. Aksi takdirde yaşayamaz. Bu nedenle sürekli büyümek, genişlemek ve yeni alanlara yayılmak zorunda olan bir sistemdir. Sermaye duramaz. Yeni pazarlar, yeni yatırım alanları, enerji kaynakları, ham maddeler ve ucuz iş gücü arar. Bu zorunluluk, kapitalist devletler ve tekeller arasında sürekli bir rekabet yaratır.

Kapitalizmin emperyalist aşamasında bu rekabet uluslararası bir karakter kazanır. Dünya bir kez paylaşılmış olsa bile bu paylaşım hiçbir zaman değişmez değildir. Çünkü kapitalist ülkeler ve emperyalist güçler eşit biçimde gelişmezler. Bir dönem ekonomik, teknolojik ve askeri bakımdan önde bulunan bir güç zaman içerisinde gerileyebilir; daha geride bulunan başka bir güç ise hızla gelişerek onun karşısına çıkabilir. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, uluslararası güç dengelerinin sürekli değişmesinin temel nedenlerinden biridir.

Yeni güçler ortaya çıktıkça mevcut dünya düzeninden daha büyük bir pay talep eder.

Eski egemen güçler ise sahip oldukları pazarları, enerji kaynaklarını, ticaret yollarını, siyasal nüfuz alanlarını ve stratejik bölgeleri korumaya çalışırlar. Böylece ekonomik rekabet giderek siyasal, diplomatik ve askeri rekabete dönüşür. Dünyanın yeniden paylaşılması sorunu gündeme gelir. Tarih bize, emperyalist savaşların önemli bir bölümünün bu çelişkilerden doğduğunu göstermektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bunun en büyük ve en yıkıcı örnekleridir.

Bugün koşullar değişmiş olsa da temel çelişki ortadan kalkmış değildir. Günümüz savaşlarını geçmiş yüzyılın klasik savaşlarıyla tamamen aynı biçimde değerlendirmek doğru değildir. Eskiden savaş denildiğinde iki ya da daha fazla devletin ordularının cephelerde karşı karşıya gelmesi anlaşılırdı. Bugün ise savaş çok daha karmaşık biçimler almıştır. Artık savaş yalnızca tankların, uçakların ve orduların savaşı değildir. Ekonomik yaptırımlar, ambargolar, ticaret savaşları, enerji yolları üzerindeki mücadele, teknolojik rekabet, siber saldırılar, istihbarat operasyonları, propaganda ve dezenformasyon, vekâlet savaşları, silahlı grupların desteklenmesi ve diplomatik kuşatma politikaları da savaşın araçları hâline gelmiştir. Bu nedenle günümüz savaşları çoğu zaman hibrit savaş olarak tanımlanmaktadır. Bazen iki büyük güç doğrudan karşı karşıya gelmeden başka ülkelerin topraklarında birbirleriyle mücadele etmektedir. Yerel savaşlar böylece uluslararası güç mücadelesinin bir parçasına dönüşmektedir. Savaşın biçimi değişmiştir; fakat savaşın ardındaki çıkar mücadelesi ortadan kalkmamıştır.

Bugünün dünyasında enerji kaynaklarının, stratejik madenlerin, teknolojinin, üretim zincirlerinin, deniz yollarının ve pazarların kontrolü giderek daha büyük önem kazanmaktadır. Bu alanlarda yaşanan rekabet, dünyanın farklı bölgelerinde siyasal ve askeri gerilimleri beslemektedir. Dolayısıyla insanlık belki klasik anlamıyla yeni bir dünya savaşının içerisinde değildir; fakat dünyanın çok sayıda bölgesinde birbirine bağlanan çatışmalar ve büyük güç rekabetleri, savaş tehlikesini sürekli canlı tutmaktadır. Açıkçası bir dünya savaşı, vur-kaç yöntemiyle ilerlemektedir.

Kapitalizm koşullarında kalıcı barış mümkün değildir. Bu bağlamda barış kavramını sorgulamak gerekir. Barış yalnızca silahların susması değildir.

Bir ülkede bombalar patlamıyorsa fakat milyonlarca insan açlık ve yoksulluk içinde yaşıyorsa, burada farklı bir biçimde savaş devam ediyor demektir.

Bir halk başka bir devletin veya gücün egemenliği altında tutuluyorsa, ulusal hakları inkâr ediliyorsa, dili ve kimliği baskı altındaysa orada gerçek anlamda barıştan söz edilemez.

İnsanların küçük bir azınlığı büyük servetlere sahip olurken milyarlarca insan yaşamını sürdürebilmek için iş gücünü satmak zorundaysa toplumsal barıştan veya gerçek anlamda barıştan söz edilemez. Bana göre gerçek barış yalnızca savaşın yokluğu değildir. Barış aynı zamanda sömürünün, baskının, iç ve dış tahakkümün ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle kapitalist sistem içerisinde dönemsel barışlar mümkün olsa da kalıcı ve nihai bir dünya barışının gerçekleşmesi olası değildir.

Ateşkesler yapılabilir. Devletler anlaşmalar imzalayabilir. Hatta onlarca yıl süren görece barış dönemleri yaşanabilir. Bunların her biri önemlidir. Çünkü savaşın durması her şeyden önce insanların ölmemesi demektir. Çocukların yaşamaya devam etmesi, insanların evlerini terk etmek zorunda kalmaması, köy ve kentlerin yıkılmaması demektir. Bu bağlamda kimse barışa karşı olmaz. Ne var ki üretim araçlarından yoksun kitleler ve onları sömüren bir avuç kapitalist olduğu sürece; yine ezilen, sömürge halklar var oldukça burada barışa güzelleme yapmak gerçeği görmemektir. Bu koşullarda geçici barış dönemleri olabilir.

Geçici barış ile nihai ve kalıcı barışı birbirine karıştırmamak gerekir. Kapitalist rekabet devam ettiği sürece yeni çelişkiler ortaya çıkacaktır. Yeni güç merkezleri doğacak, eski güçler gerileyecek, pazarların ve kaynakların paylaşımı yeniden tartışılacaktır. Bu nedenle kapitalist dünyadaki barış dönemleri çoğu zaman yeni güç dengelerinin oluştuğu dönemlerdir. Tarihte bazı uzun barış dönemlerinin aynı zamanda yeni savaşların ekonomik, teknolojik ve askeri koşullarının biriktiği dönemler olduğu da görülmüştür.

Bu gerçek, barış için mücadeleyi gereksiz kılmaz. Tam tersine daha da önemli hâle getirir. Evet, barış için mücadele etmek gerekir. “Kapitalizm var oldukça savaşlar olacaktır” demek, savaşlara karşı mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Barış için de savaşıyor insanlık.

Savaşların durdurulması için mücadele edilmelidir. İnsanlığa hizmet edecek ve yararlı olacaksa ateşkes desteklenmelidir. Bununla birlikte halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı savunulmalıdır. İşgallere, ilhaklara, militarizme ve emperyalist müdahalelere karşı çıkılmalıdır. Kuşkusuz bu genelde bir savaş gerektirir. Buna karşın bir günlük barış bile savaşın içerisinde yaşayan bir insan için son derece değerlidir.

Savaşların bedelini çoğunlukla savaş kararlarını alanlar ödemez. Cephelere gönderilen emekçiler, yoksullar ve gençler öder. Bombalanan şehirlerde yaşayan sıradan insanlar öder. Evlerini terk ederek mülteci durumuna düşen milyonlar öder. Bu nedenle barış mücadelesi aynı zamanda bir insanlık mücadelesidir.

Savaşları durdurmak mı istiyoruz, yoksa savaşları sürekli yeniden üreten sistemi de değiştirmek mi? Bizim açımızdan gerçek sorun burada başlamaktadır. Kesinlikle insanlığın nihai hedefi yalnızca savaşların geçici olarak durdurulduğu bir dünya olmamalıdır.

İnsanlığın daha büyük bir ütopyaya ihtiyacı vardır. İnsanın insanı sömürmediği, bir ulusun başka bir ulus üzerinde egemenlik kurmadığı, halkların birbirlerini tehdit olarak görmediği, sınırların insanları birbirinden ayırmadığı bir dünya mümkündür. Böyle bir dünya mümkündür. Gerçek barış için savaşın ekonomik ve toplumsal maddi koşullarını ortadan kaldırmak amacıyla mücadele edilmelidir.

Diyalektik ve tarihsel materyalist anlayışa göre sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte, sınıf egemenliğinin aracı olan devletin de zaman içerisinde sönümlenmesi öngörülür. Devletlerin sönümlendiği bir dünyada devasa orduların varlık gerekçesi de ortadan kalkacaktır.

Çünkü ordular esas olarak devletlerin, egemen sınıfların ve mevcut siyasal-ekonomik düzenlerin çıkarlarını koruyan yapılardır. Sınıfların olmadığı, sömürünün ortadan kaldırıldığı ve halkların özgür iradeleriyle bir arada yaşadığı bir dünya topluluğunda bugünkü anlamıyla ordulara, savaş makinelerine ve giderek sınırların kendisine ihtiyaç kalmayacaktır.

Bizim barış anlayışımız tam da budur. Barış, yalnızca silahların birkaç yıl susması değildir. Barış, insanın insan üzerindeki egemenliğinin sona ermesidir. Barış, sömürünün ortadan kalkmasıdır. Barış, ulusların birbirleri üzerinde tahakküm kurmamasıdır.

Barış, insanların doğdukları coğrafya, konuştukları dil, taşıdıkları kimlik veya ait oldukları toplumsal sınıf nedeniyle birbirlerinden ayrılmadığı bir dünya kurabilmektir. Belki bugün bu düşünceler uzak bir ütopya olarak görülebilir. Fakat insanlık tarihindeki büyük ilerlemelerin önemli bir bölümü başlangıçta birer ütopya olarak görülmüştür.

“1 Eylül Dünya Barış Günü” bu nedenle yalnızca güzel barış mesajlarının verildiği sembolik bir gün olmamalıdır. Bu gün aynı zamanda savaşların nedenlerini sorgulama günü olmalıdır. Neden savaş var? Kimler savaştan çıkar sağlıyor? Silah sanayisi neden sürekli büyüyor? Dünya kaynakları neden birkaç büyük gücün ve tekelin kontrolü altında bulunuyor? Milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayamazken neden insanlığın devasa ekonomik ve bilimsel kaynakları yeni silah sistemlerine harcanıyor?

Bu soruları sormadan barışı savunmak eksik kalacaktır. Bugün insanlığın elindeki bilimsel ve teknolojik olanaklar, bütün insanların insanca yaşayabileceği bir dünya yaratmaya yetecek düzeye ulaşmıştır. Buna rağmen savaş, açlık, yoksulluk, göç ve sömürü devam ediyorsa sorun insanlığın olanaklarının yetersizliği değildir. Sorun, bu olanakların kimlerin elinde olduğu ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır. İnsanlık, savaş teknolojisine harcadığı devasa kaynakları yaşam için kullanabilse açlığı, yoksulluğu ve birçok temel toplumsal sorunu önemli ölçüde aşabilecek olanaklara sahiptir.

Ancak bunun için yalnızca barışı istemek yetmez. Barışın toplumsal koşullarını yaratmak gerekir. Nihai barış, insanlığın ortak geleceğidir.

Dünya Barış Günü’nde savaşların ortasında barıştan söz etmek ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Oysa tam tersine, savaşların yoğunlaştığı dönemlerde barış talebi daha büyük önem taşır. Biz savaş istemiyoruz.

Halkların birbirlerini öldürmesini istemiyoruz. Çocukların bombalar altında büyümesini istemiyoruz. İnsanların ülkelerinden sürülmesini, kentlerin yıkılmasını, milyonlarca insanın egemen güçlerin çıkar mücadelelerinin kurbanı olmasını istemiyoruz.

Her ateşkesi, her savaşın sona ermesini ve insanların nefes almasını değerli buluyoruz. Fakat bununla yetinmiyoruz. Çünkü biliyoruz ki savaşın nedenleri ortadan kaldırılmadan savaş tehlikesi bütünüyle ortadan kalkmayacaktır. Bu nedenle gerçek barış mücadelesi aynı zamanda sömürüye karşı mücadeledir. Emperyalizme karşı mücadeledir. Ulusal ve toplumsal baskıya karşı mücadeledir. Militarizme karşı mücadeledir.

Ve nihayetinde sınıfların ortadan kalkacağı, devletlerin giderek sönümleneceği, orduların ve onları gerekli kılan toplumsal koşulların tarihe karışacağı özgür bir dünya topluluğu mücadelesidir. Belki insanlık henüz bu tarihsel ve toplumsal evrede değildir. Belki önümüzde uzun, zorlu ve çelişkilerle dolu bir tarihsel süreç bulunmaktadır. Ama barışın gerçek anlamını kaybetmemek gerekir. Bizim özlemimiz yalnızca iki savaş arasındaki sessizlik değildir. Bizim özlemimiz, yeni bir savaşa hazırlanmak için verilen ara da değildir.

Bizim özlemimiz; insanın insanı sömürmediği, bir halkın başka bir halkı boyunduruk altında tutmadığı, sınırların insanları düşmanlaştırmadığı, orduların ve savaşların tarih kitaplarının konusu hâline geldiği bir dünyadır. Gerçek ve kalıcı barış, ancak onu zorunlu kılan özgür, eşit ve sömürüsüz bir dünya düzeniyle mümkündür.

1 Eylül Dünya Barış Günü, savaşların gölgesinde yaşayan bütün halklara barış getirsin; savaşlara karşı mücadele edenlerin dayanışmasını güçlendirsin ve geleceğin sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız dünyasına umut olsun.


Hamit Baldemir – 01.09.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑