Makaleler

Published on Ekim 1st, 2026

0

Ulusal kurtuluşu itibarsızlaştırma | Hüseyin Şenol


Dört UÇK liderine Lahey’de verilen toplam 81 yıllık hapis cezasını, Kosova’nın kurtuluş mücadelesini itibarsızlaştırma operasyonunun parçası olarak görüyorum. Bu ceza, Arnavut halkı şahsında sömürgeciliğe karşı mücadele eden bütün halklara verilmiştir. Türkiye’deki süreçte Kürt hareketini devletin suçlayıcı diliyle tanımlayan rapor ve çerçeve yasayı da aynı sömürgeci siyasetin parçası sayıyorum.

Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) dört eski lideri, Lahey’deki Kosova Özel Odaları tarafından savaş suçlarından mahkûm edildi. Hashim Thaçi ve Jakup Krasniqi’ye 25’er, Kadri Veseli’ye 18, Rexhep Selimi’ye 13 yıl hapis cezası verildi. Toplam 81 yıl. Dört lider savaş suçları gerekçesiyle cezalandırılırken, insanlığa karşı suçlar yönünden beraat etti. Mahkemenin verdiği karar henüz kesinleşmedi; temyiz süreci devam ediyor. Ama birileri hükmü şimdiden UÇK’nın ve Kosova halkının kurtuluş mücadelesinin mahkûmiyeti gibi sunmaya başladı.

Karara yalnızca dört liderin destekçileri değil, siyasi rakipleri de tepki gösterdi. Başbakan Albin Kurti, hükmü “kabul edilemez bir adaletsizlik” olarak nitelendirerek temyizde bozulmasını istedi. Cumhurbaşkanı Vekili Albulena Haxhiu da kararı sarsıcı buldu. Kosova Meclisi ise 28 Eylül’de, oturuma katılan 99 milletvekilinin tamamının desteğiyle karara karşı bir bildiri kabul etti. Tepki siyasi çevrelerle sınırlı kalmadı; Kosova’da ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Arnavutlar da sokaklara çıkarak karara itiraz etmeye devam ediyor. Siyasi ayrılıklara rağmen halkta ve devlet kurumlarında ortaya çıkan bu ortak tepki, meselenin dört kişinin yargılanmasının ötesinde, Kosova’nın kurtuluş mücadelesinin mirasıyla ilgili görüldüğünü de gösteriyor.

Kosova halkının tepkisi de gecikmedi. Priştine’de günlerdir meydanlar doluyor. Gösteriler Kosova’nın başka kentlerine ve Arnavutların yaşadığı dünyanın farklı bölgelerine yayıldı. “Benim adıma değil” diyenler yalnızca dört liderin yanında durmuyor; kendi tarihlerinin başkaları tarafından yeniden yazılmasına da karşı çıkıyor.

Altı yıl önce, UÇK liderleri Lahey’deki mahkemeye teslim olduklarında “Ulusal kurtuluşlara saldırmanın dayanılmaz hafifliği” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıda ulusal kurtuluş mücadelelerinin itibarsızlaştırılmasına ve buna soldan destek veren sosyal-şoven yaklaşımlara itiraz etmiştim.

Bugün de aynı yerde duruyorum. Thaçi’nin, Veseli’nin, Selimi’nin ve Krasniqi’nin suçsuzluğuna inanıyorum. Bu davanın UÇK’yı itibarsızlaştırma operasyonunun parçası olduğunu düşünüyorum. Çünkü UÇK’nın adını anıp sömürgeci Sırbistan’ın Kosova halkına uyguladığı baskıyı anmayan bir anlatı, daha en baştan gerçeği dışarıda bırakır.

Kosova’dan diğer Arnavut bölgelerine

UÇK, sömürgeci Sırbistan’a karşı savaşan Kosova Arnavutlarının direniş ordusuydu. Kosova halkı özgürlüğünü ve bağımsızlığını ağır bedeller ödeyerek kazandı. Bu mücadelenin nedenlerini anlatmadan, 1998–1999 dönemini yalnızca “Kosova Savaşı” diye adlandırmak yetmez. Kimin kendi toprağında baskı altında yaşadığını, kimin bu baskıya karşı ayağa kalktığını da söylemek gerekir.

Kosova’daki UÇK ile başka bölgelerde ortaya çıkan Arnavut örgütlenmeleri aynı örgüt değildir. Fakat Arnavut halkının farklı devletlerin sınırları içinde karşılaştığı ulusal sorunları birbirinden kopararak da anlayamayız. Arnavutluk ve Kosova’da yaşayan Arnavutların yanı sıra Kuzey Makedonya’da, Karadağ’da, Sırbistan’ın güneyindeki Preşova, Medvegja ve Buyanovats bölgesinde, Yunanistan’daki Çamerya’da yaşayan Arnavutların talepleri de bu geniş tarihin parçalarıdır.

UÇK, Kosova Arnavutlarının sömürgeci Sırbistan devletinin baskılarına karşı verdiği mücadelenin direniş ordusu olarak ortaya çıktı ve bağımsızlığa giden yolda belirleyici rol oynadı. 1998–1999 savaşında Arnavut halkının özgürlük ve kendi geleceğini belirleme talebini silahlı mücadeleyle savundu. Bugün Kosova’da ve diasporada sokaklara çıkanlar, Lahey’deki karara karşı çıkarken UÇK’nın bu mücadeledeki yerini de sahipleniyor.

Kuzey Makedonya’da Halk Kurtuluş Ordusu, Arnavutça adıyla Ushtria Çlirimtare Kombëtare (UÇK), Arnavutların hak talepleri etrafında silahlı mücadele yürüttü. Preşova, Medvegja ve Buyanovats bölgesinde Ushtria Çlirimtare e Preshevës, Medvegjës dhe Bujanocit (UÇPMB) ortaya çıktı. Çamerya Kurtuluş Ordusu, Ushtria Çlirimtare e Çamërisë (UÇÇ) adı da Çam Arnavutlarının mücadelesi bağlamında gündeme geldi. Bunların geçmişlerini ve bugünkü durumlarını birbirine karıştırmadan konuşmalıyız. Ama Kosova dışındaki Arnavutların ulusal hak taleplerini yok sayamayız.

“Yugoslavya paramparça oldu” diye yakınanlara soruyorum: O devletin sınırları içinde halkların yaşadıklarını neden konuşmuyorsunuz? Size göre toprakların parçalanması, halkların kendi topraklarında baskıya uğramasından daha mı büyük bir felaket? Arnavutların özgürlüğüne üzülüp Yugoslavya’nın bütünlüğüne yas tutan bir anlayışın ezilenlerden yana olduğunu söyleyemem.

Sömürgecinin diliyle sosyalizm olmaz

Bazı yayınlar Sırbistan için “sömürgeci”, Kosova için “sömürge” demekten özenle kaçınıyor. UÇK’yı ise “Sırp karşıtı güçler” diye tanımlıyor. Böyle yazınca sömürgeci devletin baskısı geri plana düşüyor; direnen halk, sanki durup dururken bir çatışma çıkarmış gibi gösteriliyor. Bu dili kendisine solcu, hatta sosyalist diyenlerden duymak ayrıca ağır.

Ulusal kurtuluş hareketlerini peşinen kriminalize eden sosyal-şoven yaklaşımı Türkiye’den de tanıyoruz. Kürt halkı kendi varlığını, dilini ve geleceğini savunduğunda aynı çevreler devletin bölünmesinden söz ediyor. Kürdistan’ın Bakur’da, Rojava’da, Kobanê’de, Afrin’de, Başûr’da ve Rojhilat’ta (Türkiye, Suriye, Irak, İran) yaşadıkları yerine sınırların güvenliğini tartışıyorlar. Halkların hayatı ve özgürlüğü, devletlerin çizdiği sınırların arkasına itiliyor.

Kosova’dan söz ederken Kürdistan’a, özellikle de Türkiye Kürdistanı’na yer vermemin kişisel bir nedeni de var. Her iki alanda da mücadele ettim; bugün de mücadele etmeye ve yazmaya devam ediyorum. Yani her iki tarafta da mücadele eden “çevrenin” içindeyim. Bu yüzden bir halkın kurtuluş mücadelesinin suç sayılmasına itiraz ederken diğerininkine sessiz kalamam. Arnavut halkı için savunduğum kendi kaderini tayin hakkını Kürt halkı için de savunuyorum.

Arnavut ve Kürt halklarının mücadeleleri birbirinin kopyası değildir. Ama kendi kaderini tayin hakkı her ikisi için de geçerlidir. Arnavut’un bağımsızlığına hak deyip Kürt’ün özgürlüğünü suç sayamazsınız. UÇK’yı överken PKK’ye lanet okumak ikiyüzlülüktür. Kürt halkını savunduğunuzu söyleyip Kosova Arnavutlarının sömürgeciliğe karşı savaşını da küçümseyemezsiniz. Enternasyonalizm, halklara göre değişen bir ölçü olamaz.

Rapor ve yasada aynı dil

Türkiye’de “süreç” adına ortaya konan komisyon raporuna ve çerçeve yasaya da bu gözle bakıyorum. Ortak rapor meseleyi “Terörsüz Türkiye” başlığı altında ele alıyor. Çerçeve yasanın daha birinci maddesi PKK/KCK’yi “terör örgütü” diye tanımlıyor. Kürt halkının mücadelesine ilişkin sömürgeci devletin dili metnin başına yerleştirilirken buna barışın hukuki zemini denmesini kabul etmiyorum. Barış, bir halkın kendi tarihini ve mücadelesini devletin suçlayıcı diliyle tarif etmeye zorlanması üzerine kurul(a)maz.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’da, Selahattin Demirtaş’ın ise cezaevinde tutulduğu bir ülkede Kürt halkıyla barıştan söz ediliyor. Benim için bu tutsaklıklar, sömürgeci devletin Kürtlerin siyasi iradesine yaklaşımından ayrı düşünülemez. Öcalan’ın ve Demirtaş’ın özgürlüğünü savunmadan barışın inandırıcı bir zemine kavuşacağını düşünmüyorum. Bağımsızlığa giden yolda ve “sonrasında” bütün siyasi tutsakların özgürlüğü için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Benim gözümde rapor ve çerçeve yasa da bir itibarsızlaştırma operasyonunun parçalarıdır. Kosova’da UÇK’ya yapılanla Kürdistan’da Kürt hareketine yapılanı aynı yöntemin içinde görüyorum: Önce sömürgeciliği görünmez kılmak, sonra ona karşı mücadeleyi suç olarak tanımlamak. Bu, sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve emperyalist güçlerin operasyonudur. “Çözüm” denilen metnin altında bile Kürtlerin mücadelesine “terör” damgası vuruluyorsa, burada kimin onurunun ve siyasi iradesinin tanındığını sormak zorundayız.

Almanya başta olmak üzere Avrupa’da insanların PKK üyeliği veya faaliyeti gerekçesiyle hâlâ cezalandırılmasını da bu itibarsızlaştırma siyasetinden ayrı görmüyorum.

Kimine ceza kimine kırmızı halı

İsrail’de, Türkiye’de ve benzeri devletlerde katliamların ve soykırım politikalarının sorumluları neden hesap vermiyor? Arada bazı suçlulara ceza verilmesini, uluslararası yargının seçici işleyişine tarafsızlık görüntüsü kazandırma çabası olarak görüyorum. Batılı emperyalist güçlerin gölgesinde kurulan ve çalışmalarını Lahey’de yürüten Kosova Özel Odaları’nı açıkça yanlı bir yargı mekanizması olarak değerlendiriyorum. Emperyalist ve sömürgeci devletlerin yöneticileri hesap vermezken, kurtuluş mücadelesinin liderlerine verilen cezayı adalet olarak kabul etmiyorum.

Gazze’deki katliamların siyasi sorumlularından Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesinin yakalama kararı bulunduğu hâlde neden hâlâ mahkeme önüne çıkarılmıyor? Kürt halkına karşı yürütülen savaşın ve katliamların siyasi sorumlusu olarak gördüğüm Erdoğan neden yargılanmıyor? Suriye’de Ahmed eş-Şara’nın yönettiği güçlere yönelik ağır suç iddiaları ortadayken, neden hesap vermesi istenmiyor? Berlin’de önüne kırmızı halı serilen Şara, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na da katılıp kürsüden konuştu. UÇK liderlerine 81 yıl hapis cezası verilirken Şara’ya gösterilen bu kabulü nasıl açıklayacağız?

Bana “Mahkeme kararı var” denecektir. Evet, dört UÇK lideri hakkında ağır bir karar verildiğini biliyorum. Onların suçsuzluğuna inandığımı söylerken bu kararı gizlemiyorum. Karara itiraz ediyorum. Temyizde bozulmasını istiyorum. Daha da önemlisi, bu hükmün Arnavut halkının özgürlük mücadelesini topyekûn suçlu ilan etmek için kullanılmasına karşı çıkıyorum.

İnsanlık suçlarına dokunulmazlık olmaz

İnsanlık suçları kim tarafından işlenirse işlensin araştırılmalıdır. UÇK mensubu da olsa, PKK mensubu da olsa, başka bir hareketten ya da devlet ordusundan da olsa cinayetin, işkencenin ve zorla kaybetmenin üstü örtülmemelidir. Arnavut kökenli olmam ve UÇK’ya katkı sunmuş olmam bu ilkeyi değiştirmez. İnsanlık suçlarının zaman aşımı da “ama”sı da olmaz. Fakat suçları araştırma iddiası, sömürgeciliğe karşı mücadele etmiş bütün bir halkı ve onun kurtuluş ordusunu karalamanın aracı yapılamaz.

Tabii ki insanlık suçlarının failleri kim olursa olsun yargılanmaktan kurtulamamalıdır.

UÇK’ya yöneltilen bu itibarsızlaştırma saldırısını yalnızca Kosova’ya ilişkin görmüyorum. Ulusal kurtuluş hareketlerinden birinin tarihini sömürgecinin diliyle yeniden yazmaya izin verirsek, aynı yöntem başkalarına da uygulanır. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kurulan dili de bu yüzden yakından tanıyorum. Kosova’ya bakarken susan ya da sömürgecinin yanında duran sosyal-şovenizm, Kürdistan’a bakarken de aynı yerde duruyor.

Enternasyonalist devrimci sosyalistlerin görevi açıktır: Sömürgecilerin ağzından konuşmak değil, ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak. Kosova’nın kurtuluş mücadelesini savunuyorum. Dört UÇK liderinin suçsuzluğuna inanıyorum. Priştine’den dünyanın farklı kentlerine yükselen itirazın yanındayım. Dost da düşman da bu tutumumu üzerine alabilir.

Kahrolsun sömürgecilik!
Yaşasın bağımsızlık!
Poshtë kolonializmi!
Rroftë pavarësia!

Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!
Yaşasın halkların kendi kaderini tayin hakkı!


Hüseyin Şenol – 01.10.2026

Tags: , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑