Yüzümüz ve alnımız açık | Hüseyin Şenol
Haklı ve meşru mücadele gizlenmez; görünür kılınır. Avrupa’da bazı kurum ve yayın organlarında, yasal siyasi faaliyetlerde bile yüzlerin kapatılması, yıllardır karşı mücadele ettiğimiz kriminalizasyon politikalarına farkında olmadan hizmet ediyor. Çözüm ise yüzleri karartmak değil; doğru kadrajla demokratik mücadeleyi görünür kılmaktır.
Son yıllarda Avrupa’da faaliyet yürüten bazı demokratik kurumların ve onlara yakın yayın organlarının haberlerinde dikkatimi çeken bir uygulama giderek yaygınlaşıyor. Bir yürüyüş yapılıyor, bir panel düzenleniyor, bir söyleşi gerçekleştiriliyor ya da bir basın açıklaması okunuyor. Haberin metni normal, etkinlik tamamen yasal ve meşru. Ancak fotoğrafa gelince bir gariplik başlıyor. İnsanların yüzleri tek tek kapatılıyor. Bazen birkaç kişinin, bazen neredeyse herkesin…
Her defasında aynı soruyu soruyorum: Kime neyi gizliyoruz?
Bir basın açıklaması neden yapılır? Bir yürüyüş neden düzenlenir? Bir panel ya da söyleşi neden organize edilir? İnsanlara ulaşmak, düşüncelerimizi paylaşmak ve toplumsal destek yaratmak için… Peki sonra ne yapıyoruz? Haberi yayımlarken, o meşru faaliyetin öznesi olan insanları görünmez hale getiriyoruz. İşte tam da bu çelişki üzerinde durmak istiyorum.
Haklı mücadele neden gizleniyor?
Yıllardır devletlerin demokratik kurumları, göçmen örgütlerini, sosyalistleri ve Kürt siyasetini kriminalize etmesine karşı mücadele ediyoruz. Meşru faaliyetlerin “tehlikeli”, “şüpheli” ya da “yasadışı” gibi gösterilmesine itiraz ediyoruz. O halde aynı anlayışı farkında olmadan kendi yayınlarımızda yeniden üretmemeliyiz.
Yasal ve meşru siyasi faaliyet yürüten kişi ve kurumların haberlerinde yüzleri kapatılmış fotoğraflar kullanmak, bana göre tam da bu nedenle sorunludur. Çünkü bu görüntüler, “Burada görünmemesi gereken insanlar var.” mesajı veriyor. Oysa verilmesi gereken mesaj bunun tam tersidir. Burada demokratik haklarını kullanan insanlar var ve bundan utanmıyorlar.
En zor dönemlerde bile bu kadar yaygın bir yüz gizleme anlayışı yoktu. Ev baskınlarının, gözaltıların ve davaların çok daha yoğun yaşandığı yıllarda bile insanlar demokratik faaliyetlerini sahipleniyor, kurumlar da bunu görünür kılıyordu. Bugün yasal ve meşru faaliyetlerde bunun tersine bir refleks gelişmesini doğru bulmuyorum.
Sorunun önemli bir kısmı kurumlardan değil, bireysel kaygılardan kaynaklanıyor. Bazı arkadaşlar fotoğraflarının çekilmesini istemiyor. Buna saygı duyulabilir. Ancak birkaç kişinin kaygısı zamanla bütün kurumu belirleyen bir anlayışa dönüşüyor. Basından sorumlu arkadaşlar sürekli insanları arkadan çekmeye çalışıyor. Muhabirler doğru dürüst fotoğraf bulamıyor. Kurum yöneticileri, birkaç kişinin mahalle baskısına teslim olmamalı; demokratik mücadelenin görünürlüğünü savunmalıdır.
Bu konu üzerine uzun zamandır gözlem yapıyor, gazetecilerle, kurum yöneticileriyle ve aktivistlerle konuşuyorum. Edindiğim izlenim şu: Sorunun kaynağı çoğu zaman derneklerin merkez yönetimleri ya da medya kuruluşlarının yayın kurulları değil. Baskı daha çok yerelden geliyor. Birkaç kişinin kaygısı, zamanla bütün şubenin ya da yerel yapının ortak refleksine dönüşüyor. Ardından bu refleks, haber fotoğraflarına ve yayın politikasına da yansıyor.
Görünmezleşerek güçlenemeyiz
İş öyle bir noktaya geldi ki bazı kurumlarda yönetim kurulu üyelerinin, hatta eş başkanların isimleri bile kullanılmamaya başlandı. Söyleşiler düzenleniyor ama konuşmacılar isimsizleştiriliyor. Oysa demokratik siyaset görünür olmakla anlam kazanır. Kendi yöneticisini, kendi sözcüsünü ve kendi konuşmacısını görünmez hale getiren bir anlayışın yeniden düşünülmesi gerekir.
Hiç kimseyi gereksiz risk almaya çağırmıyorum. Demokratik mücadelenin bedelleri olduğunu en iyi bilenlerdenim. Gözaltılar olur, davalar açılır, baskılar yaşanır. Bunlar yeni şeyler değil. Mücadele tarihi, bu bedelleri ödeyen insanların tarihidir. Ucuz kahramanlığın kimseye faydası yoktur. Ama korkunun kurumsallaşmasının da mücadeleye faydası yoktur.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’de siyasal atmosfer köklü biçimde değişti. AKP-MHP iktidarı, özellikle muhaliflere yönelik baskıları artırdı. Sınır kapılarında uzun sorgular, gözaltılar, yurtdışı çıkış yasakları, pasaport iptalleri ve çeşitli soruşturmalar, birçok insanın gerçek kaygılar yaşamasına neden oldu. Bu kaygıları küçümsemek ya da yok saymak doğru olmaz.
Ancak aradan on yıl geçti.
Bugün, darbe sonrasında oluşturulan korku iklimini ve o dönemde gelişen refleksleri yeniden sorgulamanın zamanı gelmiştir. Mücadelenin önüne korkunun geçmesine izin verirsek, iktidarın yıllar önce oluşturmak istediği psikolojik sonuç kendiliğinden kalıcı hale gelir.
Hiç kimseye “bedel ödeyin” ya da “kahraman olun” çağrısı yapmıyorum. Ucuz kahramanlığın kimseye faydası yoktur. Ama demokratik ve meşru mücadelemizi de sürekli geri çekerek, görünmez hale getirerek sürdüremeyiz. Korkularımızı yönetmezsek, bir süre sonra korkular mücadelemizi yönetmeye başlar.
Korku bulaşıcıdır. Birkaç kişinin kaygısı zamanla bütün etkinliğin ruhunu etkiliyor. Fotoğraf çekilemeyen, görünmeyen, paylaşılamayan eylemler toplumsal etki de yaratamıyor. Sonunda meydanlarda yüzlerce insan olsa bile geriye yalnızca karartılmış yüzlerden oluşan fotoğraflar kalıyor.
Avrupa’da resmi ya da gayriresmi binlerce muhbir bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Bazı şehirlerde neredeyse her eylemi takip eden insanlar var. Böyle bir ortamda yalnızca haber fotoğrafındaki birkaç yüzü kapatmanın gerçekten neyi değiştirdiğini sormak gerekiyor. Sokağa çıktığınız anda zaten görünüyorsunuz. Miting alanında, yürüyüş güzergâhında, toplu taşımada, sosyal medyada, canlı yayınlarda… Fotoğraf üzerindeki birkaç karartmanın güvenlikten çok psikolojik bir rahatlama sağladığını düşünüyorum.
Hiç kimsenin kaygısını küçümsemiyorum. Ancak bu kaygıların kurumsal bir anlayışa dönüşmesi, demokratik mücadeleyi güçlendirmez; tersine görünmezleştirir ve daraltır. Aynı zamanda derneklerin ve demokratik kurumların yeni insanlara ulaşmasını da zorlaştırabilir. Etkinliklere katılmayı düşünen birçok kişi, ‘Yüzlerin bile kapatıldığı bir ortamda acaba beni nasıl riskler bekliyor?’ diye düşünebilir. Böyle bir atmosfer, yeni katılımları teşvik etmek yerine caydırabilir. Oysa demokratik kurumların görevi korku üretmek değil, güven vermektir.
Bu anlayışın bir başka olumsuz sonucu da kurumların ve etkinliklerin toplumsal görünürlüğünü zayıflatmasıdır. İnsanlar, daha etkinliğe gelmeden “Fotoğrafım çekilir mi, yüzüm görünür mü?” kaygısı yaşamaya başlıyorsa, bunun katılım üzerinde de olumsuz etkileri olabilir. Elbette derneklerin ve demokratik kurumların üye ve katılımcı kaybetmesinin tek nedeni bu değildir. Ancak korkunun kurumsallaşması ve sürekli yeniden üretilmesi, insanların etkinliklerden uzak durmasına katkıda bulunan etkenlerden biri haline gelebilir. Oysa demokratik kurumların görevi korkuyu büyütmek değil, insanların haklı ve meşru mücadeleye güven duymasını sağlamaktır.
Türkiye’deki mücadeleye de haksızlık
Bu uygulamanın beni rahatsız eden bir başka yönü de Türkiye’deki mücadeleyle oluşturduğu çelişkidir.
Türkiye’de çok daha ağır baskılar altında mücadele eden insanlar binler halinde meydanlara çıkıyor. Basın açıklamaları yapıyor, yürüyüşlere katılıyor, haklarını savunuyor. Fotoğrafları açık biçimde yayımlanıyor. Çünkü ortada gizlenmesi gereken bir suç değil, savunulan demokratik haklar var.
Şimdi dönüp Avrupa’daki bir etkinliğe bakıyoruz. Aynı pankartlar, aynı sloganlar, aynı talepler… Ama yüzler kapatılmış.
Aynı başlıkla, aynı konuşmacıyla düzenlenen etkinliğin bir kentteki haberinde yüzler karartılırken, başka bir kentteki haberinde buna gerek duyulmuyor. Bu çelişki bile tek başına, ortada tutarlı ve ilkesel bir yaklaşım değil, alışkanlığa dönüşmüş bir refleks bulunduğunu göstermeye yetiyor.
Bu çelişkiyi anlamakta güçlük çekiyorum.
Üstelik bazen aynı etkinliğin farklı şehirlerde yapılan haberlerinde bile farklı uygulamalar görüyoruz. Bir şehirde insanlar açık biçimde yer alırken, başka bir şehirde aynı tür fotoğraflar karartılıyor. Muhtemelen bu hafta düzenlenecek, 2 Temmuz Sivas Katliamı etkinliklerinde ve NATO protestolarında da aynı tabloyu göreceğiz. Aynı içerikte iki haber yayımlanacak. Birinde yüzler açık olacak, diğerinde ise aynı pankartların önündeki insanlar karartılacak. Bu bile tek başına, ortada ilkesel bir yaklaşım değil, yerleşmiş bir alışkanlık bulunduğunu göstermeye yeter.
Bence bu durum, Türkiye’de çok daha ağır koşullarda mücadele eden arkadaşlarımıza karşı da haksızlık içeriyor. En azından onların cesaretine, kararlılığına ve ödediği bedellere saygı duymamız gerekir.
Çözüm mümkün
Öncelikle şunu söyleyeyim; hiç kimse yüzünü açmaya zorlanmamalıdır. Fotoğrafının çekilmesini istemeyen birine “Mutlaka görünmelisin.” denilemez. Bu hem doğru değildir hem de demokratik bir yaklaşım olmaz.
Ama bunun başka çözümleri vardır.
Fotoğraf karesinde yer almak istemeyen arkadaşlar kadrajın dışında kalabilir ya da farklı bir noktada durabilir. Muhabir ve fotoğrafçı da buna göre farklı açılar yakalayabilir. Sonradan onlarca yüzü tek tek karartmak yerine, en baştan buna uygun bir kadraj oluşturmak hem daha doğru hem de daha saygılı bir yöntemdir.
Buna rağmen uygun bir kare elde edilemiyorsa, etkinliği anlatan başka görseller kullanılabilir. Amblemler, logolar, pankartlar, bayraklar, salonun genel görünümü ya da gerekirse yapay zekâ destekli illüstrasyonlar tercih edilebilir. Ama meşru ve demokratik bir faaliyeti, suç işlenmiş izlenimi veren karartılmış yüzlerle sunmak doğru değildir.
Gazeteciliğin amacı yalnızca olanı belgelemek değil, aynı zamanda kamuoyuna doğru ve sağlıklı bir görüntü sunmaktır. Unutulmamalıdır ki kamuoyuna ulaşmayan, görünür olmayan bir etkinliğin toplumsal karşılığı da sınırlı olur. Mücadele yalnızca yapılmak için değil, görülmek, duyulmak ve topluma ulaşmak için de verilir.
Üstelik bu fotoğraflar yalnızca Avrupa’da kalmıyor. Türkiye’deki bazı yayın organları da gelen görselleri olduğu gibi kullanıyor. Oysa kendi hazırladıkları haberlerde, çocuklar ya da özel hukuki durumlar dışında böyle bir uygulamaya gitmiyorlar. Aynı yaklaşım Avrupa’dan gelen haberler için de geçerli olmalıdır.
Ajanslar ve haber merkezleri de bu konuda sorumluluk üstlenmelidir. Yüzleri kapatılmış fotoğrafları otomatik olarak kullanmak yerine, etkinliği anlatan başka kareler tercih edilebilir. Pankartlar, salon görüntüleri, amblemler, bayraklar ya da gerekirse yapay zekâ destekli görseller kullanılabilir. Ama meşru bir siyasi faaliyetin suç görüntüsü veren karelerle sunulması doğru değildir.
Bu yaklaşımın uygulanabilir olduğunun bir örneği de var. Yazarları arasında bulunduğum Avrupa Demokrat gazetesinde, yazı kurulu bugüne kadar yüzleri sonradan karartılmış bu tür fotoğrafları kullanmamayı ilke edindi. Böyle görseller geldiğinde haber değerlendirilse bile, mutlaka farklı bir fotoğraf ya da alternatif bir görsel tercih edildi. Bence bu, demokratik ve meşru mücadelenin görünürlüğünü esas alan doğru bir yayın politikasıdır.
Yıllardır demokratik siyaset yürütüyoruz. En zor dönemlerde de bunu yaptık. Bugün de aynı noktadayım. Devletlerin kriminalizasyon politikalarına karşı çıkarken, aynı anlayışı farkında olmadan kendi yayınlarımızda yeniden üretmemeliyiz.
Bu konudaki görüşlerimi bugüne kadar birçok ortamda dile getirdim. İlk kez de kapsamlı bir yazıyla kamuoyunun tartışmasına açıyorum. Eminim hak verenler de olacak, karşı çıkanlar da. Bu doğaldır. Çünkü demokratik mücadele yalnızca meydanlarda değil, kendi eksiklerimizi cesaretle tartışabildiğimiz ölçüde de güçlenir.
Bizim mücadelemiz meşrudur. Meşru olanın saklanmaya değil, görünür olmaya ihtiyacı vardır. Çünkü bizim yüzümüz de açıktır, alnımız da açıktır.
Hüseyin Şenol – 30.06.2026























































