Şartlı Kelepçeli “Çerçeve Yasa” | Özgür Gelecek
“yapılan tek şey anti-demokratik, faşist uygulamaları sahte demokrasi söylemleriyle perdeleme sahtekarlığıdır. Şartlı, kelepçeli “çerçeve yasa”da bu mantığın ürünüdür”
Kürt ulusal hareketi tarafından “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” diye tarif edilen dönemin sonunda, ortaya “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” olarak formüle edilen “çerçeve yasa” çıktı.
Çerçeve yasanın içeriğine girmeden önce, tam da bu süreçte TC devletinin bazı anti-demokratik icraatlarına dikkat çekmekte fayda vardır. Halk deyimiyle “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir.” “Barış, demokrasi, kardeşlik” vb. söylemlerinin havada uçuştuğu bir dönemde hala Kürtçe konserler yasaklanıyor, Kürtçe müzik dinleyenler ırkçı-faşist saldırıların hedefinde.
Bir burjuva muhalefet partisi olan CHP’nin belediyelerine dönük şafak operasyonları sürüyor. Siyasal iktidarı eleştiren, hırsıza hırsız diyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve bu içerikte twit atan coğrafyanın sıradan yurttaşı karşısında polisi, savcı ve hâkimi görüyor ve sonrasında kuyu tipi hapishanelere zorunlu bir yolculuğa çıkıyor.
Hal böyleyken, yani ana diliyle türkü mırıldamanın, iktidarın anti-demokratik uygulamalarına karşı protesto niteliğinde tepkiler göstermenin karşılığının mahkeme ve hapishaneler olduğu bir coğrafyada, yüz yıllık bir sorun olan Kürt ulusal sorunun çözümüne dair iyimser bir hava yaratmaya çalışmak gerçeklerle ne kadar uyumludur? Ortada bir “bahar havası” yoktur.
Eğer gerçekleri nesnel olgularda arayacaksak diyebiliriz ki; sunulan belgede Kürt ulusal sorunun çözümüne dair ortada elle tutulacak bir yaklaşım bulunmamaktadır. Tablo şudur: “Terörsüz Türkiye”/“Terörüz Bölge” denilen tartışma sürecinin sonunda yine Kürtlerin ulusal demokratik taleplerini içeren değil, merkezine devletin güvenliğini koyan bir yasa vardır.
Doğrusu bu yasaya dair tartışmaların ne kadar süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını tam olarak öngörmek mümkün değildir; mümkün görünen şu ki, faşist koalisyon iktidarı, bu yasayı da Kürt ulusunun demokratik taleplerinin çözümü için değil, kendi dönemsel çıkarlarına hizmet için hazırlamış durumdadır.
Daha sade bir dille ifade edecek olursak; yine hile ve entrika sözkonusudur. Bölgedeki siyasal gelişmeler ve bu gelişmelere uygun olarak emperyalist efendilerin işbirlikçilerine yüklemiş oldukları misyon, iç siyasette gündeme gelecek olan yeni anayasa tartışmaları, yaklaşan seçim ve burjuva muhalefete dönük süren yargı operasyonları vb. tüm faktörler, faşist koalisyon iktidarını daha fazla hileli, iki yüzlü ve zora dayalı politikalara sevk ediyor.
Sözgelimi, burjuva muhalefete dönük operasyonlar sürerken, Kürt siyasetçilerle “barış” tartışmasını yürütmek, objektif olarak Kürt siyasetinin, bu ve benzeri saldırılar karşısındaki tepkisini sınırlıyor. Bu genel saldırılara karşı DEM Parti’nin aktif bir tutum alması, faşist koalisyon iktidarını daha da zora sokar. Bu yönlü gelişmeleri önlemek için faşist iktidar bloğu “böl-yönet” politikalarını bundan sonra da uygulamaya devam edecektir.
“Bin kilometrelik yol, bir adımla başlar”
A.Öcalan’ın “Çerçeve Yasa’sı sonrasında kamuoyuna dönük yaptığı ilk açıklaması bu girişle başlıyor. Tabii ki, tüm yolculuklar ilk adımla başlar; aynı zamanda her yolculuk bir hedefle başlar. Tıpkı bin kilometre hedefiyle başlayan yolculuk gibi ama burada eleştiri konusu olan bu yol haritasıyla menzile varılmaz gerçeğidir. Yani devrim umuduyla başlayan yolculuğun vardığı nokta, bu nokta değildir.
Bu bitiş noktasıyla, Kürt halkının yüzü gülmeyecektir; çünkü ulusal demokratik taleplerini, özgürlüğünü güvence altına alan bir tablo yoktur ortada. Ortadaki gerçek şu ki, Türk egemen güçleri sorunun çözümünü asgari düzeyde sağlayacak ana noktalar üzerinde bir tartışmaya girmiyor. Diğer bir anlatımla sorunun adını koymuyor; Kürt ulusal sorunu siyasal bir sorundur. Siyasal bir sorun güvenlikçi yaklaşımlarla çözülmez.
Bu ilk adım ve “arkası da gelecek” söylemlerinin an itibariyle ne genel ne de bölgesel bazda istenilen düzeyde bir karşılığı yoktur.
Emperyalistlerin bölgeye yapmış oldukları müdahaleler, yerel düzeyde gerici-faşist işbirlikçi rejimlere sunulan destek, her türden demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin önüne kara duvarlar örmenin zeminini güçlendiriyor. Tüm bu engeller-duvarlar ancak emperyalizmi, bölge gericiliğini hedefleyen devrimci bir mücadele perspektifiyle aşılır.
Devrim perspektifinin reddedildiği, yani devrim ve silahlı mücadele döneminin kapandığı tezleri ısrarla savunulduğu bir ortamda, sorunun “çözüm”üne dair çareler de sistem içinden aranır. Nitekim son süreçte “Terörsüz Türkiye” söylemiyle başlayan tartışma “Çerçeve Yasa” ile devam ediyor. Bu yasanın da kamuoyuna yansıyan bölümlerin merkezinde yine devletin güvenliği vardır.
Ulusal demokratik taleplerin kırıntısından söz edilmiyor. Haksız, hukuksuz bir şekilde yurtsever devrimcilere verilen cezaların ertelenmesi de koşullara bağlanmış durumda. İleri sürülen koşulların özeti ise; sistemin çizmiş olduğu sınırlar içinde siyaset yapma özgürlüğüdür(!) Yani kelepçesiz değil, kelepçeli özgürlük(!)
Gerçek olan şu ki, Kürt ulusal hareketi ilk adımı, ilk “ateşkes” ile attı. “Siyasi çözüm ve serbest siyasi faaliyetler koşuluyla silahlı savaşımı sona erdirmeye açık olmak” açıklamalarının arkasından on yıllar geçti ve gelinen aşamada Kürt tarafı yalnız silahlı savaşıma son vermedi; bir halkın doğuştan kaynaklı sahip olduğu demokratik haklarını savunmadaki ısrarlı tutumundan da vaz geçti.
Buna rağmen devletin tutumunda özde bir fark yoktur. Dün “silahı bırakırsanız her şey hal yoluna girer” diyorlardı; bugün buna ek olarak bölgeye yapılan dış müdahaleler karşısında “iç barışımızı” sağlamamız gerekiyor diyorlar. Yani Kürtlerden yine fedakarlık bekliyorlar ve her türden demokratik hak-özgürlük taleplerini, “devletin güvenliği, iç barışı” için tehdit olarak görüyorlar.
Türk egemen sınıf sözcülerinin Kürt ulusal hareketi ile görüşmeleri de ilk değildir; ilk olan şey bu durumun TBMM’de ele alınmasıdır.
Bu duruma olduğundan daha fazla bir misyon yüklemek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, asıl olan bir meselenin ele alınması değildir, asıl olan ele alınan sorunun doğru bir tarzda çözümüdür. Tarihi tecrübelerle bilinir ki, bir dizi haklı ve meşru mücadele savaş cephelerinde değil, uluslararası planda masa başında kurulan ve sürece yayılan “barış” görüşmeleriyle ya tasfiye edildi ya da ufak-tefek kırıntılar karşılığında yeniden sisteme entegre edildi.
Eğer bugün birçok Kürt siyasetçi de devletin bu yaklaşımlarına karşı her fırsatta tereddütlerini ve kaygılarını dile getiriyorsa, son on beş yılın acı tecrübelerinin bir sonucudur.
A.Öcalan devamla şunları söylüyor; “Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.” “…..Bu yalnızca Kürtlerin veya bir kesimin değil, bu topraklarda herkesin ihtiyacıdır. Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek, demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanaklarının büyümesinin önünü açacaktır. Bu 86. milyon için yapılacak büyük bir hizmettir.”
“Alo Akın!”
Bugünün, Cumhuriyetin kuruluşu ve sonraki dönemiyle benzerlikleri oldukça fazladır. Ama bu benzerlikler A.Öcalan’ın iddia ettiği gibi, demokratik bir nitelikte değildir. Anti-komünist, ırkçı-şovenist bir rejim olan Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, ırkçı faşist iktidarın güncel bağlamda ki pusulasıdır.
Yani iki dönemin ortaklaştığı nokta; hâkim ulus ırkçılığı ve şovenizmdir, demokrasi ve özgürlük düşmanlığı ve emperyalizm uşaklığıdır. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm’e dair yapmış olduğu aşağıdaki değerlendirmeler, yalnız düne değil, bugüne de ışık tutmaktadır.
Bir kez daha Kaypakkaya yoldaşa kulak verelim: “Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizm’i övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır.
İlerde Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi yayın organlarının kapatılması için yeterli bir sebeptir. Sonu gelmez ‘örfi idareler’ memleketi kasıp kavurmaktadır. Ve her bir ‘örfi idare’ yıllarca sürmektedir; meclis CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemalin elinde oyuncaktır. Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.
Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.
Kemalizm’in ‘istiklali-tam’ ilkesi demek, yarı-sömürgelik koşullarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden iktidar demektir…” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserler, s. 394, Nisan Yayıncılık)
Bugün, Türk ordusu, meclisi yargısı vb. başta olmak üzere, devletin tüm kurumları R.T.Erdoğan’ın oyuncağı durumdadır. Bu zatın bir tek uşağı olduğu ABD emperyalizmine karşı sorumluluğu vardır.
Yani dostu D.Trump’a kulak kesilip, meclise talimat veriyor. Her türlü muhalif sese, demokratik talebe karşı “Alo Akın” diyor. Daha doğrusu, artık aloya da gerek duymuyor; çünkü, yargı kurumları “Pawlow’un deneyine” dönüşmüş durumda.
Açıkça görüldüğü gibi, bu tabloda demokrasiye-demokratikleşmeye doğru bir kapı aralanmıyor; yapılan tek şey anti-demokratik, faşist uygulamaları sahte demokrasi söylemleriyle perdeleme sahtekarlığıdır. Şartlı, kelepçeli “çerçeve yasa”da bu mantığın ürünüdür. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihi de tüm bu gerçeklerin tanığıdır.
Seçtiklerimiz: Özgür Gelecek – 13.08.2026
























































