Makaleler

Published on Şubat 27th, 2026

0

Alevilere saldırı bütün topluma saldırıdır | Aziz Tunç


Son bir yıldır yaşanan barış ve demokratik toplum süreci, haklı olarak toplumun temel gündemi olmuştur. Ancak bu temel gündemi yakından ilgilendiren ve gölgede kalmaması gereken çok önemli başka gelişmeler de yaşanmaktadır.

Sürecin başlamasından kısa süre sonra, bütün toplumu sarsan, zorbalık ve keyfiyetçilik örneği olan CHP’ye yönelik saldırılar yapıldı. Daha önce KCK operasyonları adıyla Kürtlere yapılan saldırıların benzeri olan bu saldırıların da hukuksal ve yasal gerekliliklerle değil, Cumhur İttifakı’nın politik hesapları doğrultusunda yapıldığı bilinmekteydi. Toplumun tepkisine rağmen saldırılar sürdürülmektedir.

Kısa süre önce bu saldırıların bir başka versiyonu yaşandı. Demokratik sosyalist kurumlara çok yönlü bir saldırı yapıldı. Yüzlerce ev basıldı. Yüzlerce insan gözaltı terörüne maruz kaldı ve bunların önemli bir kısmı tutuklandı. Bu saldırının da hiçbir yasal dayanağı yoktu. Zorbalık ve keyfiyetçilik pervasızca uygulanmıştır.

Dayanılmaz ekonomik zorluklar içinde yaşamaya çalışan ve haklarını alabilmek amacıyla greve giden işçilere yapılmadık zorbalık kalmadı. İşçilere yönelik bu baskı ve saldırılar, devletin kimden yana olduğunu ve halk düşmanlığında ne kadar ileri gittiğini ortaya koymaktadır.

Üniversitelerde gençler korkunç bir baskı ve saldırı altındadır. Kadınlar her yerde, her durumda devlet kaynaklı baskılarla ve saldırılarla başa çıkmaya çalışmaktadır.

Toplumun tüm kesimlerine hayatın zindan edildiği bu koşullarda Alevilere baskı yapılmamış olabilir mi? Üstelik Aleviler zaten bu devletin hiç sevmediği bir toplumsal kesimdir; sürekli ve sistemli olarak baskı altında tutulmaktadır. Alevilere yönelik bu baskıların ve saldırıların daha da ileri taşınmasını planlayan devlet, yeni bir adım atmıştır.

Devletin uzun yıllardan beri Aleviliği ortadan kaldırmak için yoğun bir çaba içinde olduğu; bu amaçla Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı adında asimilasyoncu bir kurum kurduğu, bununla yetinmeyerek ÇEDES uygulamasını başlattığı bilinmektedir.

Anlaşılan bu da yetmemiş olmalı ki “Ramazan Genelgesi” adıyla yeni bir asimilasyon yöntemi devreye sokulmuştur. Bu genelgeye uygun olarak okullarda “dinci, kinci nesil yetiştirme” faaliyetleri hızlandırılmıştır. Bunun için öğrencilere DAİŞ çetelerine ait yeminler ettirilmektedir. Yapılan uygulamalar çeşitli mecralarda gösterilerek propagandası yapılmakta, toplumun etkilenmesi sağlanmak istenmektedir.

Hem bu yeni saldırıların kendisi hem de devletin gösterdiği tepki özel olarak üzerinde durulacak kadar önemlidir. Çünkü bu saldırılar ve devletin bu saldırılara karşı aldığı tavır, tarihsel bir döneme işaret etmektedir.

Söz konusu saldırılar, milyonlarca Alevinin kimliğine ve varoluşuna yöneliktir. Devlet, hiçbir ikirciklik yaşamadan ve hiçbir özen gösterme ihtiyacı duymadan, milyonlarca Aleviyi inancından koparmak, benliğinden uzaklaştırmak istemektedir.

Alevi toplumu, Alevi kurumları, Eğitim Sen ve Veliler Derneği, hiçbir hukuksal ve yasal zemini, ahlaki ve insani değeri olmayan Ramazan Genelgesi’ne karşı sert bir tepki göstermiştir. Bu tepki, demokrasi güçleri tarafından sahiplenilmiş ve desteklenmiştir.

Ancak bu genelgeye karşı demokratik tepkisini ortaya koyan bir öğrenci velisi, misafir bulunduğu evde gözaltına alınmıştır. Böylece devlet, bu genelgeyi uygulamak için her türlü zorbalığı yapacağını göstererek topluma gözdağı vermek istemiştir.

Bu arada devletin en yetkili iki ismi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ramazan Genelgesi’ni sahiplenen açıklamalar yapmıştır.

Bahçeli, genelgeyi hararetle savunmuş ve hazırlayanlara teşekkür etmiştir. Konuşmasında gösterdiği tutum, bu politikanın devletin temel politikası olduğunu ortaya koymuştur. Bahçeli’nin bu tavrı, neden cemevleri yaptırdıklarını ve neden geçmişteki katliamlarla yüzleşmediklerini de açıkça göstermektedir.

Bahçeli, Ramazan Genelgesi’ni savunduğu konuşmasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesini de istemiştir. Elbette bu talep doğru ve yerindedir. Ayrıca bu talebin Bahçeli tarafından dile getirilmesi de önemlidir.

Ancak bir yanda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan için bu talepleri dillendireceksiniz, diğer yanda Alevilere asimilasyon uygulayacaksınız; bu kabul edilemez.

Çünkü demokrasi, birbirinden farklı fikirlerin bir arada savunulabildiği, kuralsızlığın egemen olduğu, keyfiyetçiliğe dayanan bir sistem değildir. Demokrasi; kendi içinde tutarlılığı olan, kurallara göre işleyen ve toplumsal denetime açık bir sistemdir. Dolayısıyla Alevilere ve toplumun farklı kesimlerine her türlü baskı ve asimilasyonun uygulandığı koşullarda Kürtler özgür olamaz. Alevi asimilasyonunun sürdüğü bir ortamda Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a statü talebi doğru ve gerekli olsa da demokratik gelişmeyi garanti edemez. Bahçeli’nin Kürtlerin hassasiyetlerini dillendirirken Alevilere yönelik saldırıları desteklemesi ciddi bir çelişkidir.

Bahçeli’den sonra Erdoğan da grup konuşmasını bu konuya ayırmıştır. Erdoğan, 48 dakikalık konuşmasının 40 dakikasını bu meseleye ayırmıştır. “Erdoğan devleti”nin yeni bir sürecini ifade eden bu konuşmanın özel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ancak bir cümle, konuşmaya hâkim olan zihniyeti açıkça ortaya koymaktadır. Erdoğan konuşmasında, Ramazan Genelgesi ile yapılan gerici ve hukuksuz uygulamaları kastederek mealen, “Bu genelgeden rahatsız olanlar, bu topraklarla, bu bayrakla ve bu devletle olan bağlarını yeniden gözden geçirsinler” demektedir. Bu yaklaşım, “Sünni-İslam ve Türk değilseniz bu topraklarda yaşamaya hakkınız yoktur” anlamına gelmektedir. Muktedirlerin ezilenlere reva gördükleri ve söyledikleri bu kadar açık ve nettir. Bu düzeyde bir dışlayıcılığı 12 Eylül askeri darbesi bile bu açıklıkta ifade edememiştir.

Bu saatten sonra Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yaşayan her demokratın, her ilericinin ve her devrimcinin bilmesi gereken gerçek şudur: Bu devlet, Osmanlı-İslamcı ve Türkçü bir karakter taşımaktadır.

Bu devletin muktedirleri olarak Erdoğan ve Bahçeli’nin ortaya koyduğu dışlayıcı, yok sayan ve yok etmeyi amaçlayan tutum karşısında demokrasi ve özgürlük talep edenler ne yapmalıdır? Temel soru budur. Herkes, bu sözler karşısında toplumsal olarak var olmak ya da olmamak durumuyla karşı karşıya olduğunu görmek zorundadır.

Bu gerçekten hareketle herkesin mücadeleyi daha ileri bir noktaya taşımak için elinden geleni yapması gerekmektedir.

Çünkü en karanlık günleri aydınlatacak olan, halkların örgütlü devrimci direnişidir. Bu gerçeğe olan inancı ve umudu büyütmek, kazanmanın güvencesidir.


Aziz Tunç – 27.02.2026


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑