19 Mayıs – Pontos Rum Soykırımı | Mustafa Yavuz
“Tüm halkların tarihi hafızayı koruma yükümlülüğü vardır. Ayrıca, uluslararası toplum, gelecekte bu tür barbarca eylemlerin önlenmesi için insanlığa karşı işlenen iğrenç suçları tanımak ve kınamakla yükümlüdür.” [i]
Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı yenilgisinden sonra, Anadolu Rum toplulukları üzerinde uyguladığı baskı ve kaçırtma politikaları yıkıcı sonuçlar doğurdu. İttihatçılar, Rumları Doğu Trakya’dan terör yoluyla sürdükten sonra, 1914 yazında Rumların ticari hayattaki etkilerini kırarak Müslümanlar tarafından domine edilen bir pazar ekonomisi yaratmak ve Ege kıyılarını Rumlardan temizlemek maksadıyla ekonomik boykot uygulaması başlattılar. Serbest ticaret ve eşit haklardan bahsetmenin mümkün olmadığı bu terör şartları altında, Rumların durumu birçok bölgede dayanılmaz hale geldi. Yürütülen sistematik baskı siyaseti sonucunda, 1914’ün başından itibaren 150.000’in üzerinde Rum nüfus Hellen Krallığı’na sığınmak zorunda bırakıldı. Ayrıca yaklaşık 50.000 Rum da Küçük Asya’nın iç bölgelerine sürüldü. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Rum sürgünleri üzerine yapılan tartışmalar, dönemin siyasal atmosferini ve uygulanan politikaların yarattığı gerilimleri açık biçimde ortaya koyar. 24 Haziran 1914 tarihli oturumda söz alan Aydın mebusu Emmanuilidis, konuşmasını şu ifadelerle tamamlar:
Kürsüyü hemen bırakıyorum. Emin olun, Osmanlı olarak kalmak için, kanunun uygulanmasını emniyet altına alınız ve bunun her türlü ihlâline yetişiniz. Alçaklıklara mâni olun ve bütün unsurlara adalet ve eşitlik uygulayınız.
Dündar’ın aktardığına göre Emmanuilidis Efendi, Rum köylerine muhacir yerleştirilmesinin bölgede terörün temel kaynağı hâline geldiğini belirterek hükümete şu soruyu yöneltir: Osmanlı coğrafyasında Üsküdar’dan Basra Körfezi’ne kadar geniş ve boş araziler mevcutken, muhacirlerin neden özellikle Rum köylerine yerleştirildiği açıklanmalıdır. Talât Paşa ise bu politikayı ekonomik gerekçelerle savunur; muhacirlerin uzak bölgelere sevk edilmesinin büyük maliyet doğuracağını, bu nedenle mevcut Rum yerleşimlerinin tercih edildiğini ifade eder.
Emmanuilidis’in eleştirel tutumu, kendisinin doğrudan hedef hâline gelmesine yol açtı. Kieser’in belirttiği üzere, Osmanlı basınının önemli bir bölümü Talât Paşa’nın inkâr siyasetini desteklemiş; özellikle İttihat ve Terakki yanlısı yayın organları Emmanuilidis’i itibarsızlaştırmaya yönelik yoğun bir propaganda yürütmüştür. Le Jeune-Turc gazetesi bu kampanyanın başlıca aktörlerinden biri olmuş ve Talât Paşa’yı öven yayınlarıyla dikkat çekmiştir.
1896 Büyük Girit İhtilâli’nden sonra 1900 senesinde II. Abdülhamid tarafından “mefasid-i Yunaniyye” (Yunan fesadına, bozgunculuğuna) karşı Anadolu’ya göç ettirilen Giritliler ve Balkan Harbi yenilgisinden sonra Anadolu’ya akan Müslüman göçmenler bu terör eylemlerinde önemli rol oynadılar. İttihatçılar tarafından teşkilatlanmış çetelerin faaliyetlerine dair Dündar da şu tespiti yapar: Resmî görevlilerin yanı sıra, Rumların göçmesinde en büyük rolü çeteler oynar. Aralarında Anadolu ahalisi olmasına rağmen, çoğunluğu Makedon ve Giritli olan, oldukça iyi örgütlenmiş ve seferber edilmiş bu çeteler yaptıkları ani, şaşırtıcı ve kanlı baskınlarla, Rum bölgelerinde terör estirirler.
Kaiser de Celal Bayar’ın Ben de Yazdım, kitabına atıfta bulunur. Bayar yıllar sonra, yapılan eylemlerden ötürü yaklaşık 130.000 Rum’un yer değiştirdiğini söyler. İşin daha sonra tamamlandığını ve 1923’ten sonra Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan nüfus mübadelesiyle uluslararası camia tarafından onaylandığını alaycı bir şekilde ekler.
Böylece Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önce yaklaşık 150.000-200.000 Osmanlı vatandaşı Rum, devletin yönlendirdiği çeteler ve muhacirlerin uyguladığı terörle vatanını terk etmek zorunda kaldı. İttihatçılar, Batılı güçlerin baskılarından kaçınmak amacıyla Rumları terör uygulayarak kaçırtma ve Anadolu içine sürme eylemini gizli tutmaya çalışarak bu insanlık dışı eylemlerinin sorumluluğunu inkar etme siyaseti izlediler. Bu dönemde yalnızca demografik yapı değil, Batı Anadolu kıyılarında yüzyıllar boyunca şekillenmiş Hellen kültürel varlığı da büyük ölçüde tahrip edildi.
Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ve İttihatçıların
İngiliz Emperyalizmine Karşı Kutsal Savaşı
Alman İmparatorluğu’nun etkisinin bütün ağırlığıyla hissedildiği bu dönemde İslâm, Alman İmparatorluğu’nun dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşta bir silah olarak araçsallaştırıldı. Ağustos ayının sonunda II. Wilhelm, Enver Paşa’ya harekete geçmesi için baskı yaparak Cihad ilân etmesini istedi. II. Wilhelm şöyle diyordu: Türkiye saldırmalı ve Sultan Asya, Hindistan, Mısır ve Afrika’daki Müslümanları Halifelik için kutsal savaşa çağırmalıdır.
Emperyalist savaşa Alman emperyalizminin yanında karakuşi bir şekilde giren Osmanlı Devleti’nin, Sarıkamış ve Süveyş Kanalı harekâtlarında ağır yenilgiler alması, İttihatçıların büyük imparatorluk hayallerini sona erdirdi. Antant donanmasının 1915’te Çanakkale Boğazı’na saldırmasıyla Osmanlı Devleti’nin yok olma tehlikesi belirginleşince, İttihat ve Terakki Fırkası giderek daha radikal ve insanlık dışı politikalar uygulamaya başladı.
Müslümanların bir kısım “gâvurlar” (İttifak Devletleri) safında (!) diğer “gâvurlara” (Antant Devletleri) karşı savaşacağı tuhaf bir Cihad ilân edildi. İttihatçıların ilân ettiği Cihad, aynı zamanda devletin rasyonel amaçları gereği, Müslüman ahalinin Osmanlı vatandaşları Hıristiyanlara (gâvurlara) karşı mobilize edilmesi anlamına geliyordu. Bu bağlamda Ermeniler ve diğer Hristiyan topluluklar Cihad’ın açık hedefi oldular. Cihad çağrısının hemen akabinde, başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan vatandaşlar kendilerini, Sosyal Darwinist İttihatçı diktatörlüğün ve de Müslüman ahalinin insafına terk edilmiş vaziyette buldular.
25 Şubat 1915 tarihinde askerî birliklere gönderilen bir yazıyla, Hristiyan askerlerin silahsızlandırılması emredildi ve Hristiyan askerler Amele Taburları’nda toplanarak en ağır işlerde yetersiz beslenme ve giyim kuşamdan yoksun bir şekilde hastalıklar ve uygulanan şiddet yöntemleriyle imha edildiler. Zürcher, Osmanlı ordusunda Amele Taburları hakkında şu gerçeğe dikkat çeker: Pek çok Türk ve Alman komutanın anılarında (Ali İhsan (Sabis), Halil (Kut), Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Liman von Sanders, Kannengiesser, Kress ve diğerleri) bu olgunun kaderi hakkında bir şeyler bulmak imkânsızdır.
1916’da Pontos bölgesinde de benzer uygulamalar sistematik biçimde hayata geçirildi. Özellikle Samsun çevresindeki Rum köylerine, Kosova Arnavutları ile Karadağlı Müslümanlardan oluşan yaklaşık 25.000 Balkan muhaciri yerleştirilerek Rum aileler, muhacirleri evlerinde barındırmaya ve geçimlerini sağlamaya zorlandı. Osmanlı idaresinin bu tutumu, yerel Rum nüfus ile muhacirler arasında ciddi gerilimlere neden oldu. Osmanlı askerî birlikleri uygulamayı hayata geçirmek amacıyla şiddete başvurarak, rahipleri, belediye başkanları ve yerel eşrafı tutukladı. Bu baskılar karşısında Samsun ve Bafra çevresinde, Pontos Rumlarının ilk silahlı direniş hareketleri ortaya çıktı. Bu dönemde Karadeniz kıyısında yaşayan Rumlara karşı korkunç suçlar işlendi. İttihatçılar, Sinop ve Ordu arasında yaşayan yaşlı-genç erkek, kadın ve çocuğu kötü hava şartlarında çıkardıkları ölüm yolculuklarında imha ettiler.
Rus ordusu, Ocak 1916’da Kafkas cephesinde yeni bir saldırıya geçip 16 Şubat’ta Erzurum’u, nisan ayında Trabzon’u, temmuz ayında da Erzincan’ı işgal etti. Trabzon’un Osmanlı valisi, vilayet idaresini işgalden hemen önce Ortodoks Metropolit Hrisanthos Philippidis başkanlığında Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan karma bir İdari Konsey’e devretti. Zelepos, geniş yetkilere sahip bu İdari Konsey’in, daha sonra hem Hristiyan Rum hem de Müslüman Türk nüfusun güvenini kazanmayı başardığından, kısa süre içinde fiilen özerk bir geçici hükûmet niteliği kazandığını belirtir. Ayrıca bu özerk geçici hükûmetin, 1917 Şubat Rus İhtilali’nden sonra, Kerenski hükûmeti tarafından da fiilen tanındığını ve Metropolit Hrisanthos’un, Mart 1917’de kurulan ‘Trabzon Sovyeti’nin bir üyesi olarak görev yaptığını vurgular.
Brest-Litovsk Antlaşması ve Pontos Hellen Medeniyetinin Trajik Sonu
Bolşeviklerin Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalamasının ardından Osmanlı ordusunun yeniden Pontos bölgesine dönmesi, bölgedeki Hristiyan topluluklar açısından yeni bir imha dönemin başlangıcı oldu. Osmanlıların geri dönüşüyle birlikte yaklaşık iki yıl boyunca faaliyet gösteren geçici Trabzon hükûmeti sona erdi. Bu yönetim, farklı etnik ve dinî gruplar arasındaki iş birliğine dayanan yapısıyla dikkat çekmekteydi. Bölgedeki genel şiddet ortamına rağmen, yerel ölçekte birlikte yaşamın hâlen mümkün olduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil ediyordu.
Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasından önce, organize soygunculardan oluşan ölümcül çeteler, Pontus bölgesindeki savunmasız Rum köylülerini sistematik olarak vuruyor, yağmalıyor ve tecavüz ediyordu. Bu çeteler, M. Kemal’in Ordu Müfettişi unvanıyla Samsuna gelmesiyle, Trabzon, Amasya, Bafra, Merzifon ve diğer birçok kasabadaki Rum nüfusunu katletme kampanyalarını yoğunlaştırdılar.
Ankara hükûmeti, Pontos Rum özgürlük hareketinin bastırılması ve tarihî Ermenistan’ın ilhak edilmesini hayatî önemi haiz bir mesele olarak değerlendirmekteydi. Mustafa Kemal, Hellen Devleti’nin İzmir’i işgaline ve taarruzuna karşı koyabilmenin, ancak Şark cephesinin başarısına bağlı olduğunun, yâni Ankara hükûmetinin her iki cephede savaş yürütmesinin imkânsızlığının farkındaydı.
1-7 Eylül 1920’de Bakû şehrinde toplanan Doğu Halkları Kongresi’nin bileşimi, bildirileri ve kararları, Bolşeviklerin, Osmanlı Devleti’ne ve bu bağlamda Osmanlı Hıristiyanlarının hürriyet mücadelelerine bakış açısını kavramak açısından önemli bir kongredir. Doğu Halkları Kongresi yayınladığı çağrılar ve bildirilerde, çok milletli ve çok dinli Osmanlı Devleti vatandaşı olan Hristiyan milletlerin maruz kaldıkları imha siyasetini ignore eden reel politik bir tutum benimsedi. Dahası Doğu’nun Müslüman milletlerini “Kutsal Savaş”a / “Cihad”a çağırdı. Çağrıda şöyle deniyordu:
Ulusal ve demokratik Türk hareketini destekliyorum-diyor komünist işçi,- ve Türkiye’nin, İran’ın ve Doğu’nun ezilen köylülerini bütün zenginlere ve baskıcı unsurlara karşı verilen kavgaya çağırmayı kendime kutsal bir ödev sayarım, (…) İlk çabamız İngiliz ve Fransız kapitalistlerine karşı gerçekten kutsal bir savaş başlatmaktır. (…) Komünist Enternasyonal Doğu halklarına ve onun feryatlarına cevap veriyor: Kardeşler! Biz sizi- kutsal savaşa çağırıyoruz. Önce İngiliz emperyalizmine karşı vereceğimiz kutsal savaşa!
Bolşeviklerin DHK’nde yaptıkları “Kutsal Savaş” (Cihad) çağrısı, Ankara hükûmetine İttihat Terakki Fırkası’nın soykırım siyasetinin ikinci safhasını sürdürme imkânı tanıdı.
Manabendra Nath Roy, DHK tartışmalarında ortaya çıkan durumdan rahatsızlığını şöyle ifade eder: Yıkılan Çarlık İmparatorluğu’nun Asya eyaletleri, henüz Sovyet Cumhuriyeti’nin yetkisi altına alınmamıştı. ‘Öyleyse ihtilâl, Orta Asya’nın kurtuluş mesajından ilham alan ve Avrupa emperyalizmine karşı ayaklanacak olan komşu Müslüman ülkelerde kolay zaferler kazanabilirdi.’ Türkiye’den Kemal, tüm İslâm dünyasını alevlendirecek bir örnek oluşturmuştu bile. Hindistan Hilâfet hareketinin, belli belirsiz bir yankısı Moskova’ya ulaşarak Pan-İslamizmin ihtilâlci bir güç ve dolayısıyla dünya proleter ihtilâlinin bir müttefiki olduğu görüşünü pekiştirdi.
Doğu Halkları Kongresi’nden kısa bir süre sonra, Doğu cephesi Komutanı Kâzım Karabekir, 30 Ekim 1920’de Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ordusunu ağır bir yenilgiye uğratarak Kars’ı ele geçirdi. Kaçamayan bölge sakinleri yağma, tecavüz ve katliamlara maruz kaldı. Ankara hükûmetinin birlikleri ilerlemeye devam ederek, Kars’tan bir hafta sonra Gümrü’yü işgal etti. Ermeni hükûmeti, Büyük Millet Meclisi’nin öne sürdüğü ağır koşulları tartışırken, Kavbüro (Kafkas Bürosu), harekete geçmeye karar verdi. 11. Kızıl Ordu birlikleri, 29 Kasım’da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin sınırını geçerek işgale başladı.
Hovanissian, trajik sonuçları beraberinde getiren bu gelişmeyi şöyle ifade eder: Bir taraftan Ankara hükûmeti diğer taraftan da Kızıl Ordunun işgal girişimi altında fiziksel ve duygusal olarak tükenmiş Ermenistan Cumhuriyeti’nin temsilcileri, yıkıcı ve aşağılayıcı Aleksandropol (Gümrü) Antlaşması’nı 3 Aralık 1920 sabahı imzalamak zorunda kaldılar. Georgy Chicherin, Aleksandropol Antlaşması’nın yeniden görüşülmesini istedi. Aleksandropol’den çekilene kadar bir süre milliyetçilere yapılan Sovyet yardımının durdurulmasını önerse de bu fikir uygulanmadı. 10 Aralık’ta Sovyet yetkililerine, Türklere altın ve silah yardımını yeniden başlatmaları talimatını verdi.
Sovyet Rusya’da “proletarya diktatörlüğü”nün konsolidasyonu süreci, Batı Ermenistan’ın (tarihi Ermenistan) Büyük Millet Meclisi hükûmetine terk edilmesi ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin Kızıl Ordu müdahalesiyle sovyetize edilmesi pahasına gerçekleştirildi. Böylece Sovyet Rusya ile Anadolu arasında doğrudan kara bağlantısı kurularak, Sovyet yönetiminin Kemalist harekete askerî malzeme, danışmanlık ve ekonomik yardım sağlamasını kolaylaştırdı. Sağlanan destek, Küçük Asya ve Pontos Hellenizminin tasfiye sürecinde önemli rol oynadı.
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin Sovyet Rusya ve Büyük Millet Meclisi hükûmeti tarafından paylaşılmasının Pontos Hellenleri açısından yıkıcı sonuçları oldu.
Ankara hükûmeti, Şark Meselesi’ni çözmek amacıyla Üçüncü Kolordu’yu lağvederek 9 Aralık 1920’de Merkez Ordusu’nu kurdu ve (Sakallı) Nureddin Paşa bu ordunun kumandanlığına atandı. Merkez Ordusu’nun kurulmasıyla, Bafra, Erbaa, Niksar, Amasya kırsalı ve Canik dağlarında geniş operasyonlar yapıldı. Aynı dönemde Koçgiri İsyanı da bastırıldı. Topal Osman’a bağlı başıbozuk birlikleri bu operasyonlarda kullanıldı. Nurettin Paşa’nın Pontos bölgesindeki yaptığı katliamlar BMM içinde tartışma yarattı. Nurettin Paşa, Kasım 1921 başlarında meclisin kararıyla görevinden alındı ve yargılanmasına karar verildi. Fakat bu karar, bakanlar kuruluyla Mustafa Kemal arasında sorun çıkmasına yol açtı. M. Kemal Nurettin Paşa’nın yargılanmasına karşı çıkarak, onu meclisin huzurunda savundu ve ağır bir işleme uğramaktan kurtardı. Bu olaydan yaklaşık sekiz ay sonra da Birinci Ordu Kumandanlığı’na atanarak taltif edildi.
1922 baharına gelindiğinde, savaş bölgesinden uzakta bulunan Pontos bölgesindeki Hellen nüfusunun büyük çoğunluğu iç bölgelere sürüldü. On binlerce kişi katledildi ve yollarda soğuktan, açlıktan ve hastalıktan ölüme terkedildi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından 1923 senesine kadar 353.000 Pontuslu Hellen, Ankara hükûmetinin ordusu ve bu hükûmet tarafından teşkilatlanmış başıbozuk çetelerin uyguladığı soykırımın kurbanı oldu.
Sovyet Rusya’nın bölge siyasetine yaklaşımı, Anadolu’daki Hristiyan toplulukların kaderi üzerinde belirleyici etkiler yarattı. Bolşevikler, Ege, Orta Anadolu, Pontos Rumları ile Ermeniler ve Asurîlerin maruz kaldığı katliam ve soykırım politikalarına kayda değer bir tepki göstermediler. Bu tutumlarıyla Sosyal Darwinist Ankara hükûmetinin, antant emperyalizmine karşı Alman militaristlerle birlikte teşkil ettikleri “anti-emperyalist” cephenin vazgeçilmez unsuru olarak meşruiyet kazanmasını sağladılar.
Sovyet Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aralov, Bolşeviklerin Pontos meselesine yaklaşımını açık biçimde ortaya koyar. Aralov’a göre, Trabzon’da Fransızların ve Rumların icadı olan bir “Pontus Devleti” kurulması hedeflenmekteydi. Bu nedenle bölgedeki Türk milliyetçi örgütlenmeleri, ulusal bağımsızlık mücadelesinin doğal bir unsuru olarak değerlendirildi.
Çilingir’in yayınladığı ilginç belgeler, Bolşeviklerle İttihatçı Ankara hükûmetinin “anti-emperyalist” ittifakının yerel düzeyde nasıl işlediğini açıkça ortaya koyar. Mesela Deniz Ordusu Bölüğü Şefi Lebedev’in mektubunda, ünlü katil Topal Osman Ağa’ya hitap şekli ve aralarında su sızmayan sıkı bir ilişkiyi göstermesi bakımından önemlidir. Lebedev, mektubuna şöyle başlar: Tuapse Dağı 28 Eylül 1920. Karadeniz Kuvvetleri Başkomutanı Yoldaş Osman Ağa’ya Saygıdeğer Yoldaşım! Hem Türk hem de Rus Bağımsız Cumhuriyetleri’nin çıkarlarının bekçiliğini yapan Türk misyonunun temsilcileriyle doğrudan temas kurarak, önemli ulusal sorunların çözümü için alınan kararlar doğrultusunda her türlü yardımı gösteriyorum.
En eski komünistlerimizden Kıvılcımlı, İttihatçı Ankara hükûmetinin, Bolşevik Rusya’nın desteğiyle Ermenilerden “kurtulduktan” sonra, yine Bolşevik Rusya’nın tam desteği ile Pontos Rum meselesini “çözdüğünü” ileri sürerek, Türkiye’yi Rum kapitalistlerden (Rumluktan) ve emperyalizmden kurtardığını vurgular. Kıvılcımlı’nın aşağıdaki açıklaması, Sovyet Rusya’nın BMM hükûmetini Ermeni ve Pontos meselelerinden “Türkiye’nin başına bela olmayacak” şekilde “çözdüğünün” parlak bir savunması niteliğindedir. Kıvılcımlı, İttihatçı meşrutiyet burjuvazisi, Ermeni milletini sinsi bir vahşetle yok ettikten sonra, Ermeni meselesinin geriye kalan kısmının Sovyet ihtilâli ile Türkiye’nin “başına bela” olmayacak tarzda fiilen çözüldüğünü ve Türkiye’nin huzuru Sovyetlere borçlu olduğunu belirtir. Kıvılcımlı bu bağlamda İttihatçı meşrutiyet burjuvazisinden kategorik olarak ayırdığı Türk burjuvazisi ya da yine onun deyimiyle cumhuriyet burjuvazisi açısından asıl tehlikenin artık Rum unsuru olduğunu ve her sahada ekonomik olarak daha güçlü, örgütlü ve Türk burjuvazisinden daha kurt olduğunu vurgular. Türk burjuvazisi bu sıkı düşmandan nasıl kurtulacaktı, sorusuna, Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkışı tüm risklerine rağmen, Türk burjuvazisine hem emperyalizme hem de Rum kapitalistlerine karşı mücadele fırsatı sunduğunu; Pontos hareketinin bastırılmasıyla, Yunan ordusunun yenilmesi ve ardından Lozan’daki mübadeleyle birlikte Türk burjuvazisinin, ekonomik alanda daha önce sahip olmadığı ölçüde bağımsız hareket etme imkânı elde ettiği cevabını verir.
Bu bağlamda Sovyet desteğinden yararlanan İttihatçı Büyük Millet Meclisi hükûmeti, sabık İttihatçıların yarım bıraktıkları soykırım siyasetini sürdürerek, Anadolu’nun otokton Hristiyan nüfusunu tasfiye etti. Bolşevikler jeostratejik kaygılarla, Büyük Millet Meclisi hükûmetinin hürriyet ve eşit vatandaşlık talebi için mücadele eden Hristiyan Osmanlı vatandaşlarını soykırım ve mecburî mübadele yoluyla tasfiye edip Anadolu’da homojen Müslüman nüfusa dayanan ırkçı ve otoriter bir cumhuriyet kurmasını kolaylaştırdılar.
Türkiye’de sosyalist ve komünist hareketlerin erken dönem gelişimi de bu tarihsel bağlamdan bağımsız değildir. Türk-İslâm milliyetçiliği ile şekillenen siyasal atmosfer içinde gelişen Türkiye Komünist Fırkası, Bolşevik reel politiğinin etkisi altında hareket ederek millet-i hâkime merkezli bir yaklaşıma sahip oldu. Türkiye sosyalist hareketi, uzun yıllar boyunca Ermeni, Süryani, Ezidi, Keldani ve Pontos Rumlarının tehcir ve soykırımlarla tasfiye edilmesine; gayrimüslimlere yönelik ayrımcılığa ve ezilen Kürt milletine uygulanan şiddet karşısında tutarlı bir eleştirel tutum geliştiremedi.
KAYNAKLAR
Aralov, Semyon İvanoviç. Bir Sovyet Diplomatın Anıları 1922-1923. Çeviren: Hasan Ali Ediz. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2010.
Çilingir, Tamer. Pontos Gerçeği. 1914-1923 yılları arasında Karadeniz’de yaşananlar. Belge Yayınları. İstanbul: 2016.
Birinci Doğu Halkları Kurultayı. Bakû 1-8 Eylül 1920. İstanbul: Koral Yayınları. 1975.
Dündar, Fuat. İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918). İletişim Yayınları. 2002.
Emmanuilidis, Emmanuil. Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Yılları. Çeviren: Niko Çanakçıoğlu. İstanbul: Belge Yayınları. 2014.
Fotiatis, Konstantinos. Pontos Rumlarına Yönelik Soykırım. İngilizceden çeviren: Atilla Tuygan. İstanbul: Belge yayınları. 2018.
Hofmann, Tessa. Der osmanische Genozid an Christen in der deutschen Geschichts- und Erinnerungspolitik. Jahr Buch Religionsfreihet 2017. Herausgegeben von Thomas Schirrmacher und Max Klingberg.
Hovanissian, Richard G. The Republic of Armenia. Volume IV. Between Crescent and Sickle: Partition and Sovietization. London: University of California Press. Berkeley and Los Angeles, California University of California Press.1996.
Kaiser, Hilmar. 915-1916 Ermeni Soykırımı Sırasında Ermeni Mülkleri, Osmanlı Hukuku ve Milliyet Politikaları.
Kemal, Mustafa. Nutuk – Söylev. II. Cilt. 1920-1927. 3. Baskı. Türk tarih Kurumu Basımevi. Ankara: 1989.
Kıvılcımlı, Dr. Hikmet. Yakın Tarihten Birkaç Madde. Yol.2. Köxüz Yayınları: 1978.
Kieser, Hans- Lukas. Talat Paşa. İttihatçılığın Beyni ve Soykırımın Mimarı. çeviren: Ayten Alkan. İstanbul: İletişim Yayınları. 2021.
Roy, Manabendra Nath. M. N. Roy’s Memoirs. Ajanta Publications. 1984.
Yavuz, Mustafa. Şark Meselesi [Türkiye] ve Marksizm. İttihat-Terakki Diktatörlüğü ve Hristiyan Milletlerin Eşit Vatandaşlık Tahayyülünün Trajik Sonu. Belge Yayınları: 2025.
Zelepos, Ioannis. Verpasste Chancen? Die Pontosgriechen zwischen 1918 und 1922. Europäisches Journal für Minderheitenfragen. Band 13. Heft 3-4. 2019.
Zürcher, Erik. J. İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma. İstanbul: İletişim Yayınları. 2005.
[i] https://greekreporter.com/2024/05/19/victims-pontic-greek-genocide-remembered-fight-recognition-continues/
Makale başlığının altında yer alan alıntı, Hellen Cumhuriyeti (Ellada) Devlet Başkanı Katerina Sakellaropoulou’nun (2020-2025), Pontos soykırımının 105 yıl anma töreninde yaptığı konuşmadan alınmıştır
Mustafa Yavuz – 19.05.2026
























































