Kolektif haklarımızı tanıyın! | Mehmed S. Kaya
Kolektif Kürt hakları talebi, cumhuriyet dönemi boyunca gündemde olmuştur. Peki bunlar nedir ve neleri kapsıyor? Ve Kürtlerin kolektif haklarının tanınmasını engelleyen nedenler nelerdir?
Kolektif kimlik, etnik köken, dil, kültür, değerler, coğrafya veya ait olunan yer gibi ortak özellikler üzerine kuruludur; bu özellikler size bir aidiyet ve topluluk duygusu verir ve bunları yakınlarınızla paylaşırsınız. Genel olarak, kolektif haklar yerli halkların kültürünü, yaşam biçimini ve bir millet olarak varoluşunu korumaya katkıda bulunur.
Kürtler, Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’da binlerce yıldır yaşayan yerli bir millettir. Yerli hakları yalnızca kolektif hakları ifade eder. Belirleyici olan, halkların kendi yaşam biçimlerini belirleme, bunu uygulama ve kendi sosyal kurumlarını koruma hakkıdır. Yerli halklar özgürdür ve kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir.
Türkiye’deki Çerkesler, Gürcüler, Lazlar, Arnavutlar, Makedonlar vb. gibi diğer birçok etnik azınlığa kıyasla Kürtleri en özel kılan şey, uzun zamandır, çoğu zaman daha düşük bir güç konumunda olsalar bile, kesintisiz olarak toprak sahibi oldukları kendi bölgelerine sahip olmalarıdır. Günümüzde Kürtlerin belli bir kısmı Kürdistan olarak kabul edilebilecek bölgelerin tamamen dışında yaşasa da, çoğu toprak sınırları belirlenebilen alanlarda yaşamaktadır. Bu, tarihi bir vatanla bağları olan bir millettir.
Bu nedenle Kürtler, kendilerine uluslararası hukuk kapsamında özel bir statü tanıyan resmi bir tanınma talep ediyorlar. Bu tanınma, merhum Norveç Kralı V. Harald’ın 1997’de Karasjok’ta Sami Parlamentosu’nun açılışında yaptığı konuşmada açıkça belirttiği gibi gerçekleştirilebilir: «Norveç devleti, iki halkın, Norveçlilerin ve Samilerin toprakları üzerine kurulmuştur.»
Bu, Norveçli yetkililerden gelen ve Sami halkının kendi kaderlerini belirleme talepleri için güçlü bir başlangıç noktası sağlayan bir tanımadır.
Yerli halktan başka hiçbir güç, sahip oldukları toprakları yönetemez
Genel olarak dünyada, Kürtleri sömürgeleştiren devletler hariç, yerli halklar özgürdür. İşgal döneminde bile, işgalciler yerli halkın kimlikleri ve yaşam biçimleriyle barış içinde yaşamalarına izin verdiler. Norveç, İsveç, Finlandiya ve Rusya sınırında yaşayan yerli Sami halkı buna bir örnektir. Britanya’daki İskoçlar da bir diğer örnektir.
Yerli halkların tanınması, onların bir dizi kolektif hakka sahip olduklarının kabul edilmesini de içerir. Bu aynı zamanda, kolektif hakların güvence altına alınması anlamına da gelmektedir. Norveç’te bu, özellikle toprak ve su hakkının güvence altına alınmasına ve Sami çıkarlarını ilgilendiren konularda söz sahibi olma hakkına yönlendirilmiştir. Sami ve diğer azınlıkları etkileyen Finnmark Yasası’nın 5. maddesi, yerli halklar dışında hiç kimsenin tarihsel olarak yerli halkların edindiği hakları elden çıkaramayacağını ve yönetemeyeceğini belirtmektedir. Kanun, toprak ve su üzerindeki mülkiyet haklarını da kapsamaktadır.
Norveç’in Finnmark kararı Kürtler için de emsal teşkil edebilir.
Bireysel haklar ve kolektif haklar arasındaki fark
Kolektif ve bireysel haklar arasındaki fark, “biz” ve “ben” arasındaki fark gibidir. Örneğin, Kürt mücadelesine dahil olmak, “bizim” daha iyi bir yaşam standardına sahip olmamıza, Kürt kültürümüzü, yaşam biçimimizi ve varoluşumuzu korumamıza yardımcı olmak istedikleri anlamına gelir.
Öte yandan, bireysel haklar büyük bir çeşitlilik ve farklılık katmaktadır. Ancak etnik kimlik, kolektif haklar olmadan varlığını sürdüremez.
Başka bir deyişle; ilki “bizim” haklarımıza siyasi bir odaklanma sağlarken, ikincisi birey olarak “benim” haklarıma odaklanır.
Kürtlerin kolektif hakları, Türklerle eşit şartlarda siyasi kanal aracılığıyla güvence altına alınmamıştır. Kürtler siyasete katılabilirler, ancak Kürt kimliğiyle değil. Türk kimliğiyle, yani Türk vatandaşı olarak katılabilirler. Türk vatandaşlığı kriterleri de anayasada Türk değerleri (resmi dil olarak Türkçe, Türk kültürü ve Türk tarihine dair farkındalık vb.) esas alınarak tanımlanmıştır.
Kürtlerin kolektif haklarını engelleyen Mustafa Kemal
Mustafa Kemal, Cumhuriyet rejimi kurarken Türk olmayan diğer milletlerin varlığını yasaklayarak, siyasi kurumlarını herkesin yalnızca Türk dili, kültürü, tarihi ve kimliğine dayalı etnik olarak homojen bir toplum oluşturduğu varsayımı üzerine kurmuştur. Amaç, Türkleştirilmiş, homojen bir Türk ulusu yaratmaktı. Kemal, Türk merkezli modeliyle paradokslar yarattı ve bu da Türkler ve Kürtler arasında hayal edilemeyecek nefret, düşmanlık ve çelişkilere yol açtı.
Türkleştirme hareketi, acımasız zoraki yöntemlere dayanıyordu. Sert asimilasyon ve Kürt etnik kimliğinin inkarı Mustafa Kemal’in icadıdır ve ilk olarak Kürtlere dayatılmıştır. Bu aynı zamanda, etnik, kültürel ve tarihsel olarak uzun bir çeşitliliğe sahip Anadolu için saygısız bir icattı. Kemal’in acımasız inkar ve zoraki türkleştirme uygulamaları, Kürt silahlı mücadele gerekçesini tetikledi ve etnik köken meselesine dönüştürdü. Kemal bu hamlesiyle Türkleri ve Kürtleri birbirine kışkırttı ve kendi konumunu kalıcı hale getirdi. Bu resimde Kemal, hem Kürtlere hem de Türklere yeni bir meydan okuma başlattı. Kemal’in, Türk devleti ile Kürtler arasında yaşanan birçok kanlı çatışmanın mimarı olduğu açıktır.
Kemal insanlığa karşı suçlar işledi, ancak eleştirilmiyor
Mustafa Kemal’in tek tipçi politikaları, Anadolu’nun çoğulcu sosyolojisine büyük zarar verdi. Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması, çeşitli dillerin gerilemesine, hatta yok olmasına yol açtı. Kürt ve diğer ulusal kültürlerin uygulanmasını yasaklamak evrensel yasalara gӧre kültürel soykırımdır, ve suçtur.
Kemal, insanları doğalarından ayırmak istedi. Yani, onlara dillerini, kültürlerini, kimliklerini vb. unutturma fikrini dayattı. Bir ölçüde başarılı oldu. Ancak insanlar fırsat bulduğunda doğalarına geri dönerler ve döndüler de.
Kemal’in suçları bununla sınırlı değildi. Suç ve ırkҫı uygulamalar, başarı olarak gösterildi. Şӧyle; Kemal’in zamanında asimilasyon (türkleşme) kutsal bir başarı olarak yüceltiliyordu. Yatılı okullarda asimile olanlar, Türkleşmeyi başaranlar ödüllendirildi. Ve bu yaygınlaştırıldı; yatılı okullara alınan çocuklar vahşi olarak nitelendirildi ve “onları arındırdık ve insana dönüştürdük” gibi propagandalar yayıldı.
Bu apaçık ırkçı uygulama, Türk idealinin, cumhuriyetin bir başarısı olarak sunuldu. Ve bu insanlık dışı bir uygulamadır.
Her şey Türk egemenliği iҫin
Peki, şimdiki durum farklı mı? Bazılarına gӧre biraz farklı, bazılarına gӧre değil. Kürtlerin kolektif hakları söz konusu olduğunda, hükümet “terörsüz Türkiye”, “terörsüz bölge” gibi söylemleri tekrarlarken, ırkҫı milliyetçi muhalefet ise “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Ne mutlu Türküm diyene» gibi ırkçı sloganlar tekrarlıyor.
Egemen Türk etnokültürü, Türklüğü bir arada tutmak için Kemal’i ve fikirlerini önemli semboller olarak kullanmaktadır. Bunu İstanbul’daki Hukukçular Kongresi’nde ve totaliter cumhuriyetin ilanı olarak kutlanan 29 Ekim’in anılması sırasında gördük.
Katı asimilasyon Kürt kimliğini yok edemedi
Ancak, dünyanın en katı asimilasyon politikasına ve varoluş inkârına rağmen, Kürtler uzun süredir devam eden bir mücadele sonucunda Kürt kimliklerini korumayı büyük ӧlҫüde başardılar. Varoluşun inkarı ve Türk kültürüne zorla asimilasyon, mücadelenin önemli motivasyon kaynakları olmuştur. Bu mücadele sayesinde, henüz resmiyet kazanmamış kolektif bir Kürt kimliği inşa edildi. Bu bağlamda, etnik bir kimliğin ortaya çıktığı ve bunun da etnik siyasi katılımın itici gücü olduğu sonucuna varabiliriz.
Türkler ve Kürtler arasında çatışmalar yaşandığına göre, bu durum iki etnik grup arasında etnik sınır çizme meselesi haline gelmiş. Bu bağlamda kimliğin iki işlevi vardır: Birincisi, kimlik kim olduğunuzu söyler. İkincisi, kimlik başkalarına kim olduğunuzu tanımlar. Burada, kişinin kendi kimliğinin bir Türk’ten ziyade bir Kürt olarak daha önemli olduğunu anlamak önemlidir; aynı şekilde, kolektif bir Kürt kimliğine dair bu anlayışın varoluşsal ve ӧzgüven açısından önemli olduğunu kavramak da önemlidir. Örneğin Türklerin aksine, Kürtler arasında aileye, köken ve yetiştirilme tarzına bağlılık çok önemlidir ve kimliğin şekillenmesinde büyük rol oynar.
Kürtler tarihte en çok Kemal’in döneminde dışlanmışlar ve etkisizleşmişler
Kemal, Kürt bölgelerinde Türklerin münhasır olarak yönettiği ve Kürtlerin dışarıda tutulduğu bir yönetim modeli getirdi. Bildiğim kadarıyla, hiçbir sömürgeci güç işgal altında tuttuğu bir milleti bu ölçüde etkisiz hale getirmemiştir. Bu model, büyük ӧlҫüde bugün hala yürürlüktedir. Bu da, Türklerin demokrasiden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Hem Kemal’in hem de haleflerinin hâlâ savunduğu gerekçelerden biri, Kürt toplumunun feodal bir yapıya sahip olduğudur. Bu nedenle, Türkler tarafından yönetilmeleri gerekir. Ancak, demokrasinin normatif temelinin özünde, sıradan insanların kendilerini yönetme hakkına ve yeteneğine sahip oldukları ve bu nedenle tarih boyunca en yaygın siyasi yönetim biçimi olan kralların, prenslerin veya Kemal gibi otoriter liderlerin gücüne tabi olmalarına gerek olmadığı inancı yattığı unutulmamalıdır.
Kürt illerine kayyum atanması Türk yӧnetimi anlayışının son bir örneğidir. Yine de, Kemal’in şiddet ile yӧnettiği dӧneme gӧre, bugün Kürtler, Türk egemenliğinin çarkına etkili bir şekilde engel koymak için daha iyi bir konumda gӧrünüyorlar. Kürtlerin otorite karşıtı talepleri ve Türk sömürgeciliğinden kurtuluş talepleri de haklı olarak özgürlük hareketleri olarak algılanmaktadır.
Mehmed S Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.
Mehmed S. Kaya – 31.10.2026

























































