Makaleler

Published on Haziran 22nd, 2026

0

Alman emperyalizmi savaşa hazırlanıyor | Cihan Yıldız


Silahlara milyarlar, emekçilere tasarruf.. Gerçek bir barış mücadelesi, savaşların yıkıcı sonuçlarına karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. Aynı zamanda savaşları üreten ekonomik ve siyasal koşulları, yani emperyalist kapitalist sistemi de hedef almak zorundadır...

Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en kapsamlı silahlanma programını hayata geçirmektedir. Askeri bütçeler rekor düzeyde artırılmakta, Alman Ordusu, yeni silah sistemleriyle donatılmakta, Alman birlikleri ülke sınırları dışında kalıcı olarak konuşlandırılmakta ve toplum giderek daha fazla savaş koşullarına hazırlanmaktadır.

Bir zamanlar “askeri çekingenlik” politikasıyla övünen Alman devleti bugün Avrupa’nın en güçlü ordusunu kurma hedefinden söz etmektedir. Hükümet temsilcileri Almanya’nın “kriegstüchtig” yani “savaşa hazır” hâle gelmesi gerektiğini savunurken, medya ve egemen siyaset çevreleri yeniden silahlanmayı kaçınılmaz bir süreç olarak sunmaktadır.

Peki, Alman emperyalizmi neden yeniden silahlanıyor? Bu süreç gerçekten yalnızca güvenlik kaygılarının ve dış tehdit algısının bir sonucu mudur? Yoksa Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü konumundaki Alman burjuvazisinin dünya pazarlarındaki çıkarları, nüfuz alanlarını genişletme hedefleri ve uluslararası rekabette daha güçlü bir konum elde etme arayışıyla mı bağlantılıdır?

Bu sorulara yanıt verebilmek için Almanya’da yükselen militarizmi yalnızca güncel gelişmelerle değil, emperyalizmin dünya ölçeğindeki paylaşım mücadeleleri ve Alman burjuvazisinin uluslararası çıkarları bağlamında ele almak gerekir.

Alman militarizminin tarihsel kökleri

19. yüzyılın sonlarından itibaren Alman emperyalizmi, dünya pazarlarından daha büyük bir pay almak, yeni sömürgeler ve nüfuz alanları elde etmek amacıyla hızla silahlanmaya yöneldi. Alman burjuvazisinin ekonomik yayılma hedefleri ile militarizm arasındaki bu yakın ilişki, Birinci Dünya Savaşı’na giden sürecin temel dinamiklerinden birini oluşturdu.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi Alman emperyalizmini geriletse de ortadan kaldırmadı. Krupp, Thyssen ve benzeri dev sanayi tekelleri faaliyetlerini sürdürdü; 1930’lu yıllarda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte devletin yeniden silahlanma programlarından büyük kazançlar elde etti. Hitler’in savaş makinesini besleyen tanklar, toplar, mühimmatlar ve kimyasal ürünler bu tekellerin fabrikalarında üretildi. Alman emperyalizmi, Nazi rejiminin saldırgan yayılmacı politikalarıyla iç içe geçerek Avrupa’yı ve dünyayı yeni bir felakete sürükledi.

1945 yenilgisi Alman emperyalizmini geçici olarak geriletse de Alman burjuvazisinin ekonomik ve siyasal gücü tasfiye edilmedi. Alman tekelleri, Soğuk Savaş koşullarında Batı Blokunun desteğiyle yeniden güç kazandı ve Avrupa kapitalizminin merkezlerinden biri hâline geldi. Batı Almanya kısa sürede NATO’nun temel üyelerinden biri hâline geldi, Marshall Planı ve Soğuk Savaş koşullarında yeniden güç kazandı ve zamanla Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü konumuna yükseldi. Uzun yıllar boyunca tarihsel nedenlerle askeri alanda daha temkinli bir çizgi izleyen Alman burjuvazisi ise bugün bu sınırları aştı. Son yıllarda hızlanan silahlanma programları, artan askeri harcamalar ve Alman ordusunun ülke sınırları dışında üstlendiği yeni roller, Alman emperyalizminin dünya siyasetinde daha etkin ve daha saldırgan bir konum arayışının göstergeleridir.

Zeitenwende: Alman dış politikasında dönüm noktası

2022 yılında ilan edilen “dönüm noktası” politikası, Alman emperyalizminin yeni yönelimini açık biçimde ortaya koymuştur. Alman Ordusu için 100 milyar avroluk özel fon ayrıldı, askeri harcamaların sürekli artırılması kararlaştırıldı ve Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü askeri güçlerinden biri hâline gelmesi stratejik hedef olarak ilan edildi.

Ancak mesele yalnızca bütçe rakamlarından ibaret değildir. Alman ordusu yeni savaş uçakları, füze sistemleri, tanklar ve insansız hava araçlarıyla donatılmaktadır. Bunun yanında Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ilk kez başka bir ülkede kalıcı askeri birlik konuşlandırmaktadır. Litvanya’da kurulan Alman tugayının önümüzdeki yıllarda binlerce askerden oluşan kalıcı bir güç hâline getirilmesi planlanmaktadır.

Baltık bölgesi, Doğu Avrupa ve NATO’nun doğu sınırları Alman askeri stratejisinin merkezine yerleşmiş durumdadır. Alman hükümeti bu politikaları “savunma” ve “caydırıcılık” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak tarih göstermektedir ki büyük silahlanma programları neredeyse her zaman “savunma”, “güvenlik” ve “caydırıcılık” söylemleriyle başlamış, fakat çoğu kez yeni gerilimlerin, bloklaşmaların ve savaşların önünü açmıştır.

Almanya’da yeniden silahlanmanın ulaştığı noktayı anlamak için son yıllarda siyasetçilerin kullandığı dile bakmak yeterlidir. Savunma Bakanı Boris Pistorius’un sık sık kullandığı savaşa hazır hâle gelmek ifadesi, yalnızca askeri bir hedefi değil, toplumsal bir dönüşüm projesini de ifade etmektedir.

Bu söylem, Alman devletinin olası bir büyük çatışmayı artık uzak bir ihtimal olarak görmediğini ortaya koymaktadır. Medyada savaş senaryoları tartışılmakta, NATO ile Rusya arasında yaşanabilecek bir çatışmaya ilişkin raporlar yayımlanmakta ve toplumun savaş koşullarına hazırlanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Litvanya tugayı: Sınırların ötesine dönüş

Almanya’nın Litvanya’da kalıcı bir tugay kurması, savaş sonrası Alman dış ve güvenlik politikasında tarihsel bir dönüm noktasıdır. Yaklaşık 5 bin asker ve sivil personelden oluşan bu birlik, Alman ordusunun İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk kez yabancı bir ülkede kalıcı olarak konuşlandırdığı büyük askeri güç olma özelliğini taşımaktadır.

Bu adım yalnızca NATO’nun doğu kanadının güçlendirilmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda Alman emperyalizminin Avrupa’nın güvenlik ve askeri mimarisinde daha belirleyici bir rol üstlenme arayışını da yansıtmaktadır. Uzun yıllar boyunca askeri alanda görece temkinli bir politika izleyen Alman emperyalizmi, artık Alman ordusunu ülke sınırlarının ötesinde kalıcı biçimde konuşlandırmaktan çekinmemektedir.

Litvanya’da kurulan tugay, Almanya’nın yalnızca kendi topraklarını savunmaya yönelik bir askeri anlayıştan uzaklaştığını göstermektedir. Alman ordusu artık Avrupa’nın farklı bölgelerinde doğrudan askeri varlık göstermekte, NATO’nun doğuya doğru genişleyen askeri yapılanmasında merkezi bir rol üstlenmektedir.

Savaşa hazır toplum

Son yıllarda zorunlu askerlik uygulamasının yeniden tartışmaya açılması, gençlerin askeri hizmete yönlendirilmesi ve Alman ordusunun eğitim kurumlarındaki faaliyetlerinin genişletilmesi, toplumun militaristleştirilmesi yönündeki çabaların önemli parçalarıdır. Alman emperyalizmi, ordunun personel mevcudunu 460 bine yükseltmeyi planlamaktadır. Gönüllü askerlik sistemi bu ihtiyacı karşılayamadığı takdirde zorunlu askerlik yeniden yürürlüğe sokulacaktır. Alman ordusu okullarda ve üniversitelerde tanıtım faaliyetleri yürütmekte ve genç kuşakları askeri yapılara kazandırmaya çalışmaktadır.

Hazırlıklar yalnızca ordunun personel sayısını artırmakla sınırlı değildir. Sivil savunma planları güncellenmekte, yeni sığınaklar yapılmakta, kritik altyapılar savaş koşullarına göre yeniden düzenlenmektedir. Devlet kurumları halka gıda ve temel ihtiyaç malzemeleri depolamaları çağrısında bulunmaktadır.

Almanya aynı zamanda son yılların en kapsamlı askeri tatbikatlarına ev sahipliği yapmaktadır. 2026 yılının ilk aylarında gerçekleştirilen NATO’nun “Steadfast Dart 2026” tatbikatına yaklaşık 10 bin asker, yüzlerce araç, savaş gemileri ve hava unsurları katılmıştır. Tatbikatın önemli bölümleri Almanya’da gerçekleştirilmiş, Almanya NATO birliklerinin Avrupa çapındaki sevkiyatında ana lojistik merkez olarak kullanılmıştır. Alman ordusu bu tatbikat kapsamında binlerce askeri, ağır silahları ve askeri araçları kısa sürede Avrupa’nın farklı bölgelerine sevk etme kapasitesini test etmiştir.

Bunun yanı sıra Haziran 2026’da Ramstein Hava Üssü merkezli “Ramstein Flag 2026” hava tatbikatı gerçekleştirilmiş, 18 ülke ve 100’den fazla savaş uçağı bu tatbikata katılmıştır. Bu tatbikatlar, Alman devletinin ve NATO’nun olası bir büyük savaşa yönelik hazırlıklarının somut göstergeleridir.

Siyasi ve askeri çevrelerde Rusya’nın en geç 2029 yılına kadar NATO ülkelerine yönelik bir saldırı gerçekleştirebileceği yönündeki değerlendirmeler açıkça dile getirilmektedir. Bu çerçevede Almanya’nın askeri kapasitesinin genişletilmesi ve toplumun savaş koşullarına hazırlanması devlet politikası hâline gelmiştir.

Bu kapsamda, 17-45 yaş arasındaki erkeklerin üç aydan uzun süreli yurt dışı kalışlarını Alman ordusunun iznine bağlayan yasal düzenleme de yürürlüğe girmiştir. Savunma Bakanlığı, bu uygulamanın zorunlu askerlik sisteminin yeniden devreye alınmasıyla birlikte uygulanacağını açıklamıştır. Böylece Alman devleti yalnızca silahlanmamakta, aynı zamanda savaş koşullarında ihtiyaç duyacağı insan gücünü kayıt altına alacak ve denetleyecek mekanizmaları da oluşturmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, yalnızca askeri kapasitenin değil, toplumsal yaşamın ve toplumsal bilincin de savaş koşullarına göre yeniden şekillendirildiğini göstermektedir. Alman devleti, toplumu adım adım militarist bir çizgide dönüştürmekte ve olası bir savaşın siyasal, ekonomik ve ideolojik altyapısını oluşturmaktadır.

Savaşın kazananları: Silah tekelleri

Almanya’daki yeniden silahlanmanın en büyük kazananları işçiler, emekçiler ya da geniş halk kesimleri değil, savaş sanayisinde faaliyet gösteren büyük sermaye gruplarıdır.

Başta Rheinmetall olmak üzere Alman savaş sanayisi son yılların en büyük büyüme dönemlerinden birini yaşamaktadır. Yeni mühimmat ve silah fabrikaları kurulmakta, mevcut üretim tesisleri genişletilmekte ve şirketlere milyarlarca avroluk devlet siparişleri aktarılmaktadır. Alman hükümetinin ve Avrupa Birliği’nin silahlanma programları, savaş sanayisi için âdeta dev bir teşvik paketi işlevi görmektedir.

Bu silahlanma politikasının en büyük kazananlarından biri olan Rheinmetall, son yıllarda kârlarını katlayarak artırmıştır. Şirketin piyasa değeri birkaç yıl içinde birkaç kat yükselmiş, devletlerden aldığı siparişlerin tutarı ise onlarca milyar avroya ulaşmıştır. Rheinmetall yöneticileri Avrupa’daki silahlanma sürecinin uzun yıllar devam edeceğini açıklarken, şirket de yeni fabrikalar ve üretim tesisleri kurarak savaş ekonomisinden daha fazla pay almaya hazırlanmaktadır. Hensoldt, KNDS Deutschland ve diğer savaş tekelleri de benzer şekilde yeniden silahlanma sürecinden büyük kazançlar sağlamaktadır.

Yeniden silahlanmanın kazananlarıyla bedelini ödeyenler arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Milyonlarca emekçi yüksek kiralar, artan hayat pahalılığı ve sosyal harcamalardaki kesintilerle karşı karşıya kalırken, silah tekelleri savaş hazırlıkları sayesinde tarihî kârlara ulaşmaktadır.

Savaş yalnızca cephelerde değil, borsalarda da kâr üretmektedir. Tanklar, füzeler ve mühimmatlar yalnızca askeri araçlar değil, aynı zamanda burjuvazi için son derece kârlı yatırım alanlarıdır.

Silahlanmaya milyarlar emekçilere tasarruf

Alman hükümeti yüz milyarlarca avroyu askeri harcamalara ayırırken aynı dönemde eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanında ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Son yıllarda savunma bütçeleri sürekli artırılmış, Alman ordusunun modernizasyonu için devasa kaynaklar seferber edilmiş ve savaş sanayisine milyarlarca avroluk siparişler verilmiştir.

Buna karşılık konut sıkıntısı giderek büyümekte, kiralar emekçilerin gelirlerinin önemli bir bölümünü yutmaktadır. Hastaneler personel eksikliği ve artan maliyetlerle mücadele ederken, belediyeler bütçe açıkları nedeniyle sosyal hizmetlerde kesintilere gitmektedir. Eğitim kurumlarında öğretmen açığı sürmekte, altyapı yatırımları ertelenmekte ve kamu hizmetlerinin kalitesi birçok alanda gerilemektedir.

Emeklilik yaşının yükseltilmesi tartışılırken, çalışma yaşamının daha da uzatılması ve sosyal harcamalarda tasarruf yapılması gerektiği yönünde çağrılar artmaktadır. Emekçilerden kemer sıkmaları, daha uzun çalışmaları ve daha az sosyal hakla yetinmeleri istenirken, savaş bütçeleri ve silahlanma programları söz konusu olduğunda kaynak sorunu bir anda ortadan kalkmaktadır.

Bu durum militarizmin sınıfsal karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır. Silahlanmanın maliyeti işçilere-emekçilere yüklenirken, bundan doğan kârlar büyük sermaye gruplarının kasalarına akmaktadır. Eğitim, sağlık, konut ve sosyal hizmetler için kullanılabilecek milyarlarca avro savaş sanayisine aktarılmakta, kamu kaynakları silah tekellerinin çıkarları doğrultusunda seferber edilmektedir.

Yeniden silahlanma politikasının kazananlarıyla bedelini ödeyenler arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Bir tarafta artan hayat pahalılığı, yüksek kiralar ve sosyal haklardaki gerilemeyle mücadele eden milyonlarca emekçi; diğer tarafta ise savaş hazırlıkları sayesinde servetlerine servet katan silah tekelleri bulunmaktadır. Militarizm bu nedenle yalnızca dış politikaya ilişkin bir tercih değil, aynı zamanda sermaye sınıfının belirli kesimlerine yeni kâr ve birikim olanakları sağlayan sınıfsal bir politikadır.

Resmî enflasyon oranı yüzde 2’nin üzerinde seyretmesine rağmen işverenler toplu sözleşme görüşmelerinde çoğu zaman enflasyonun altında ücret artışları dayatmakta, böylece emekçilerin reel gelirleri gerilemektedir. Başka bir ifadeyle, savaş bütçeleri ve silahlanma programları için milyarlarca avro bulunurken, emekçilere kemer sıkma politikaları ve ücret kayıpları reva görülmektedir.

İşçi sınıfının çıkarı nerede?

Alman işçi sınıfının çıkarı ne Alman emperyalizminin ne de diğer emperyalist güçlerin zaferindedir. İşçilerin-emekçilerin çıkarı daha fazla tankta, daha fazla savaş uçağında ya da daha büyük ordularda değil; daha yüksek ücretlerde, daha kısa çalışma sürelerinde, güvenli iş koşullarında, nitelikli eğitimde, kamusal sağlık hizmetlerinde ve güçlü bir sosyal güvenlik sistemindedir.

Almanya’da savaşa ve silahlanmaya karşı mücadele yalnızca insani bir tutum değil, aynı zamanda sınıfsal bir zorunluluktur. Çünkü savaş politikalarının ekonomik yükü emekçilerin omuzlarına yüklenirken, bundan doğan kârlar silah tekelleri ve büyük sermaye grupları tarafından paylaşılmaktadır.

Gerçek bir barış mücadelesi, savaşların yıkıcı sonuçlarına karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. Aynı zamanda savaşları üreten ekonomik ve siyasal koşulları, yani emperyalist kapitalist sistemi de hedef almak zorundadır. Savaşlar, egemen sınıfların çıkarları uğruna yürütülürken, bedelini her zaman işçiler, emekçiler ve halklar ödemektedir.

Bu nedenle işçi sınıfının görevi, kendi egemen sınıfının savaş politikalarına yedeklenmek değil; milliyetçiliğe, militarizme ve savaş propagandasına karşı çıkarak uluslararası dayanışmayı güçlendirmektir. Çünkü Alman işçisinin çıkarı Rus, Fransız, Türk ya da başka ülkelerden işçilerin çıkarlarıyla çelişmemekte; aksine ortaklaşmaktadır. Halkların gerçek düşmanı başka ülkelerin emekçileri değil, savaşlardan, silahlanmadan ve sömürüden beslenen sermaye düzenidir.


Cihan Yıldız – 22.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑