“Eşit Yurttaşlık” modeliyle Alevi sorunu çözülebilir mi? | Halil Gündoğan
Alevi sorunun özet özü
Alevi sorunu her şeyden önce ve de esasen düşünce ve inanç özgürlüğü sorunudur. Mevcut haliyle Alevi sorunu ise; farklı düşünce ve inançların, toplumdaki egemen bir başka düşünce ve inanç tarafından baskı ve tahakküm altına alınarak, hayat hakkı tanınmaması sorunudur. Onların özgürce yaşamasının önüne geçilerek, zorlan asimile edilmesi sorunudur. Yani tarihsel boyutuyla Alevi sorunu, egemen din ve inancın tekçi, asimilasyoncu faşizan zorbalığı sorunudur. Bu, Türkiye ve K. Kürdistan’da Türk ve Kürt Sünni İslam zorbalığıyken, İran’da Şii Fars zorbalığı, Suriye de Sünni Arap zorbalığıdır, vs.
Kısa tarihçesi
Tabi bu sorun, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında, bir “yakın dönem sorunu” da değildir. Denilebilir ki İslam’ın özellikle de siyasal İslam’a evrilerek yayılmaya ve kendisini diğer inançlara kılıç zoruyla kabul ettirme sürecinden bu yana devam edegelen, yani adeta İslam tarihi kadar, köklü tarihi bir sorundur. İslam’ı kabul ettirme zorbalığı sonrası süreçte tam asimilasyonu hedefleyen bambaşka ve çok daha kıyıcı bir zorbalığa dönüşerek bugüne kadar devam edegelmiştir. Bu kanlı zorbalık Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminin kimi kesitlerinde, kelimenin yalın haliyle, kitlesel katliamlar boyutuna varmış, dehşet bir İslami zorbalık karakterindedir. Benzer bir kitlesel katliam, TC. döneminde Dersim’de gerçekleştirilmiştir. TC. süreci aynı zamanda onlu ve yüzlü rakamlarla ifade edilen alevi katliamları tarihidir de. Yani denilebilir ki Osmanlı mirası layıkıyla devam ettirilmiş ve ettirilmektedir de.
Siyasal İslam’ın sistematik Alevilik düşmanlığı
Bütünlüklü bir inanç sistemi olarak Alevilik, tarihsel bir olgudur ki İslam’dan çok daha önceki tarihlerden, doğayı kök alarak gelen kadim bir inanç sistemi ve yaşam tarzıdır. Bu özelliğiyle Alevilik, her ne kadar da bir üst kimlik olarak İslam çatısı altına girmek zorunda kalmışsa da ancak kendi özgünlüğünü terk edemeyerek, inatla korumaya çalışmıştır. Yani asimile edilmeye karşı hep direnç oluşturarak, İslam’a uymayı değil, onun temel ritüel ve katı kurallarını, kendi inancının özüne uygun olacak bir formatla revize etmeyi seçmiştir. Nitekim pratik yaşam ve düşüncede Alevinin İslam’dan aldığı aslında sadece “Ya Muhammet.” “Ya Ali” söylemidir. Alevilerin Hz. Ali tercihi de Ali’nin Alevi olması veya Alevi inancına yakın olmasından değil (tarihsel bir gerçekliktir ki Ali, Siyasal İslam’ın en kanlı keskin kılıçları arasında belki de en baş sıralardadır.); Siyasal İslam’ın taht kavgalarıyla mezheplere bölünmesi sürecinde, diğerlerine göre belki de biraz daha “adil” olmasından ötürü, ehveni şer olarak onun koruyucu himayesi altına girmeyi tercih etmişlerdir. Yani tıpkı Siyasal İslamcı şeriat karısında laiklik vadeden Atatürk’ü bir “kurtarıcı” görerek, onun himayesine sığınmaları gibi bir durumdur Alevilerin Ali ile tarihsel “aşk” bağı.
İşte Siyasal İslam ile Aleviler arasındaki bu antagonist çelişmenin özü, Alevilik ile İslam arasındaki bu bariz kan ve doku uyuşmazlığıdır. Hz. Muhammet ve Ali’yi kabullenme dışında İslam’ın hiçbir kuralına yer vermemeleri, onları düşmanlaştıran temel nedendir. Aleviliğin “sapkın” ve “din dışı” görülmesi de tamamen bundandır. Aleviliğin o kendine özgü katışıksız inanç sisteminin “din dışı” olarak tarif edilmesi aslında tamamen maksatlı, düşmani bir tutumdur. Nefret objesi yaparak, “meşru hedef” haline sokma gayretinden başka bir şey değildir. Bu tutum aynı zamanda Siyasal İslam ideolojisinin ne kadar zorba ve tahammülsüz ne kadar hoş görüşüz ve ne kadar anti demokratik olduğunun da çok uç boyutlu bir göstergesidir: Kendi dini inancı dışında başka hiçbir inancı meşru görmeme zorbalığıdır bu. Aleviliğin “din dışı” ilan edilerek aforoz ve katli vacip ilan edilmesinin esas nedeni de İslam’ın bu tekçi hegemonik karakteridir. Oysa Alevilik “din dışı” falan da değildir. Alevilik, evet, elbette İslam dini dışıdır. Ama öte yandan kendine özgü inanç sistemiyle aslında başlı başına ayrı bir dindir de. Yani herhangi bir dinin bir mezhebi ya da fraksiyonu falan da değildir.
Özetle: Tahammülsüzlük bunadır aslında. Onca baskı ve zoraki dayatmaya rağmen boyun eğmeyerek kendi inanç sisteminde ısrar ediyor olmalarınadır bu kıyıcılıkları. Ve her yolla asimile etme gayretlerinden vazgeçmeyişlerinin nedeni de düşmanlıklarının hâlâ güncel olmasındandır.
AKSH’nin “Ümmet kardeşliği” söylemi
Şeriat özlemcisi iktidardaki Sünni Siyasal İslam’ın bu düşmanlığı özenle oluşturup köpürtmesi de asla tesadüfü değildir. Buna AKSH lideri Öcalan’ın Kürt-Türk İttifakını tıpkı geçmiş dönemde yapıldığı gibi Sünni İslam kardeşliği (ümmet kardeşliği) ve Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakında temsilini bulan büyük kitlesel Alevi kıyımlarını referans vermesi de gösteriyor ki gerek Türkiye ve K. Kürdistan’da ve gerekse Sünni İslamcı şeriatçılar yönetiminde bulunan Suriye’de Aleviler için ciddi bir yaşamsal risk söz konusudur. Ve bu, maalesef ki GÜNCEL BİR RİSKTİR!..
Alevi ve “eşit yurttaşlık” sorunu
Alevi sorunu, bazı çevrelerin indirgemeye ve yansıtmaya çalıştığı gibi asla ibadethanelerinin resmiyete kavuşturulması, keza bir takım maddi destekler sunulması surunu değildir. Sorunun özü, yukarıda da ifade edildiği gibi, bir dinin “devlet dini” kimliğine sahip olarak diğer din ve inançlar üzerinde asimilasyoncu bir baskı sistemi kurması sorunudur. Her şeyi kendisine uyarlı kılma zorbalığıdır. Bu, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı koordinatörlüğünde “zorunlu din dersi” adı altında, “din ve ahlak dersleri”, “dindar ve milli değerlere sahip gençlik yetiştirme projeleri”, “kutsal aile”, “iffetli kadın”, “ana kadın”, Kur’an kursları, İmam Hatip Okulları, cemaat, tarikat ve vakıflar, keza mobilize sokak imam ve vaazları, kadı kurumuna dönüştürülmüş yargı kurumu, keza diziler ve RTÜK üzerinden toplum yaşamının tamamı Sünni İslam’ın buyurduğu şeriata göre yeniden düzenlenerek yapılıyor.
Sıfır olasılık
Dolayısıyla da bu süreç ve koşullarda Alevi sorunun “eşit yurttaşlık” modeli zemininde çözümünü bulma şansı sıfırdır. Çünkü “eşit yurttaşlık”, Alevi sorununda laiklik ile özdeşleşir. Alevi sorunu TC. süreciyle de devem ediyor olduğuna göre; demek ki bu ülkede gerçek anlamda bir laiklik sorunu zaten hep olagelmiştir. Şimdiyse durum çok daha vahimdir. Rövanşist Siyasal İslamcı iktidar bu göstermelik laikliği de yeni anayasayla tamamen işlevsizleştirerek, şeri hukukun kenar süsü olacak bir yasa maddesine dönüştürmek istemektedir. Bundandır ki dini, bir devlet dini veya hâkim din olmaktan çıkarıp, kamusal alan dışında bireysel kültürel bir inanç çeperine çekmeden, Alevi sorunun da “eşit yurttaşlık” zemininde çözümünü bulabileceğini ileri sürmek, şayet maksatlı bir çözümsüzlük projesi değilse; olgusal gerçeklikten kopuk, ham hayaller pompalayarak toplumu aldatmaktan ve iktidarın değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir.
Tabii ki “eşit yurttaşlık” talebi Alevi sorunun çözümü için de dillendirmelidir. Ancak, Kürt sorunundan farklı olarak Alevi sorunun bu şeriat özlemcisi Siyasal İslamcı iktidar koşullarında çözümünü bulma şansının sıfır olduğu gerçeğini karartmadan! Yani Alevi sorunun “eşit yurttaşlık” zemininde çözümünü bulabilmesinin olmazsa olmaz koşulunun laiklik olduğunun, dolayısıyla da bu ikisinin birlikte toplumsal bir talebe dönüştürülmesi gerektiği bilincinin öne çıkarılması gerekiyor. Dolayısıyla da bu özgülde baş hedef ve baş düşman kaşınılmaz olarak şeriat özlemcisi Siyasal İslamcı Erdoğan iktidarı olmak zorundadır. Toplumun (sağcısıyla solcusuyla) azımsanmayacak bir bölümünün laiklik istemcisi olup, şeriat riski ve tehdidine karşı duyarlı olduğu bir gerçektir. İşte bu atıl dinamiği aktif bir toplumsal direnç noktasına çevirerek mücadeleyi, birleşik cephe stratejisiyle buradan örmek pekâlâ mümkündür.
Devrime mi havale edilmeli?
Türkiye ve K. Kürdistan devrimci hareketinin belli başlı birçok öznesi, özellikle de klasik burjuva demokratik devrimi kapsamında olan pek çok temel toplumsal sorunu, günün devrimci siyasal mücadelesinin konu ve öznesi yaparak toplumsal mücadeleyi bunların her biri somutunda da örgütleyip sürdürmeyi kendisine dert edinme yerine, tabiri caizse, mütemadiyen topu taca atmayı tercih edegeldi: “Bu sorun nasılsa devrimle çözümünü bulacaktır, ayrıca uğraşmaya gerek yok.” Ya da “Bu sorun devrim sorunudur, devrim olmadan çözülemez.”
Elbet te devrim olmadan mevcut sistem içinde çözülemeyecek sorunlar vardır. Bunların en başında da bizzat iktidarın el değiştirmesi, sistemin temel kurumlarının köklü değişimi ve üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin son erdirilmesi gibi esaslı sorunlar gelir. Fakat bunlar böyle diye, çözüm bekleyen tüm diğer esaslı toplumsal sorunları da devrime havale etmek, besbelli ki işin kolayına kaçmaktır. Ama daha da önemlisi; devrim öncesi evrimci sürecin siyasal mücadelesinin hangi toplumsal sorunlar yumağının, öncelikli toplumsal talep olarak öne çıkmış olanlarının köklü veya kısmi çözümlerini, asgari programlar formatıyla, gündeme taşıyarak hem toplumu kendi öz deneyimleriyle devrim için eğitip örgütlemek ve hem de toplumsal mücadele gücüyle bazı sorunların çözümlerini mümkün kılarak yeni mevziler elde etmenin imkânına dönüştürme perspektif ve stratejisinden yoksunluk hali söz konusudur.
Bu küçük-burjuva yaşam ve düşünüş tarzı terk edilmeden devrimci siyasal mücadeleyi programlayıp sürdürmenin imkânı pek yok gibi.
Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 11.10.2026
























































