Kürt sorununda yeni bir dönemeç ve devrimci tutum | Özgür Gelecek
“Devrimciler, komünistler tüm bu inkârcı-ırkçı milliyetçi politikalara karşı mücadeleyi bir görev olarak algılar. Bu nedenle dün olduğu gibi bugün de başta anadilde eğitim hakkı olmak üzere ulusal demokratik talepleri ve fakat esasta da Kürt ulusunun özgürce ayrılma hakkını savunarak mücadele etmek, demokratik halk devrimi mücadelesinin ayrılmaz görevlerinden biridir.”
Yerküremizde çok yönlü krizlerin yaşandığı çatışmalı bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin krizinin derinleştiği, emperyalist savaş tehlikesinin arttığı böylesi süreçler, bir yanda emperyalistler arasında süren hegemonya mücadelesini keskinleştirirken, diğer yanda ezen ve ezilenler arasındaki çelişkiyi daha da görünür ve çatışmalı hale getirir. Yani egemen güçlerin baskıları artar, en barışçıl demokratik talepli eylem suç sayılır. Gözaltı ve tutuklama politikalarıyla bir avuç egemen güç ve destekçileri dışında kalan diğer toplumsal kesimlere gözdağı verilmeye çalışılır. Burada esas amaç, devlet terörüyle sistemden hoşnutsuz olan herkesi zapturapt altına almaktır.
Yine an itibarıyla coğrafyamızda yaşananlar genel manada kapitalist emperyalist sistemin içinde debelendiği ekonomik ve siyasi krizden bağımsız ele alınamaz. Emperyalizme bağımlı Türkiye gibi ülkelerde ekonomik krizin sonuçları daha ağır olur; bu sonuçlar günlük sosyal yaşamda işsizlik ve yoksulluk olarak karşımıza çıkar. Bu tablo aynı zamanda egemen sınıf klikleri arasında süren iç iktidar mücadelesini de keskinleştirir. Burjuva anlamda dahi yok denecek kadar az olan demokratik kırıntılar da askıya alınır.
Kendi burjuva hukukuna uymayan –kendi yasalarını tanımayan, göstermelik parlamentosunu bir bütün olarak işlevsiz kılan bir devletin, işçi ve emekçilerin hak ve hukukuna karşı saygılı olması beklenemez. Ezilen geniş emekçi yığınların ekonomik, demokratik taleplerini karşılayamaz. Nitekim son süreçte Bağımsız Maden-İş Sendikası önderliğinde işçilerin başlatmış olduğu haklı direnişe karşı devletin yanıtı sendika başkanlarını tutuklamak oldu.
Kısacası, emeğinin karşılığını istemenin suç sayıldığı bir ülkede, Kürt ulusal sorunu gibi, köklü bir meselenin çözümüne dair bu faşist iktidarın ortaya koyacağı her önermeye–söyleme kuşkuyla yaklaşmamak, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunan hiç kimse ve hiçbir kesim açısından mümkün değildir. Özellikle de devrimciler ve komünistler bilmektedir ki, egemen güçlerin demokrasi ve özgürlüğe dair kurdukları her cümle sahtedir. Yeni kurulacak tuzakların, saldırıların habercisidir.
AKP-MHP iktidarının ve emperyalist efendilerinin bölgesel bir sorun olan Kürt ulusal sorununa yaklaşımlarını bilimsel bir kuşkuculukla ele almak, yani söylemlerden çok, tarihsel ve güncel bağlamda pratik sahada yaşananlara bakarak somut değerlendirmeler yapmak olması gereken en doğru tutumdur.
Tasfiyeciliğe karşı mücadele güncel görevdir
Uluslararası planda emperyalistler ve suç ortakları enternasyonal proletarya, devrimci ve ulusal hareketlere karşı çok yönlü ve kapsamlı bir saldırı içindeler. Bu saldırılar yalnız fiziki imhayı içermiyor; esas hedef, ideolojik cephede silahsızlandırmaktır. Çünkü ideolojik cephede yaşanan bozulma, dış saldırılarla bütünleşince tasfiyecilik somut bir olguya dönüşür. Birçok ülkedeki devrimci ve ulusal hareketlerin yaşamış olduğu savrulmalar, yaşanan bu gerçekliğin somut sonuçlarıdır.
Kürt coğrafyasının farklı parçalarındaki son gelişmeler de dünyadaki bu genel tablodan bağımsız olarak ele alınıp değerlendirilemez. Bu gerçeğe işaret etmek, söz konusu hareketlerin özgünlüklerini gözardı etmek anlamına gelmez. Özgünlüklerden kastetmeye çalıştığımız ulusal hareketlerin ideolojik siyasal duruşlarıdır, emperyalizme karşı tutumlarıdır. Bunun yanısıra uluslararası ve bölgesel düzeyde devrim ile karşı-devrim arasındaki mücadelede var olan güç dengeleridir.
Bilindiği gibi, TC devletinin “Terörsüz Türkiye-Terörsüz Bölge” ve Kürt ulusal hareketinin ise “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” olarak tanımladıkları süreç işlemeye devam ediyor. Hiç kuşkusuz tanımlamalardaki bu farklılık, biçimsel değil, öze ilişkindir. Yani egemen güçler, siyasal bir sorun olan Kürt ulusal sorununu bir “terör” sorunu olarak görmekten vazgeçmiş değildir. Kıdemli faşist MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin aşağıdaki açıklamaları, devletin meseleye nasıl yaklaştığını özetler niteliktedir.
“Devletimizin bükülmez bileği ile toplumsal bütünleşmeyi, terörsüz Türkiye hedefi ile terörsüz bölge ülküsünü aynı stratejik istikamette buluşturan bütüncül bir irade, nihayet hayat bulmuştur. Gazi Meclisimizin iradesiyle hukuki bir zemine kavuşan Terörsüz Türkiye hedefinde bundan sonraki safhanın kutup yıldızı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ağır bedeller ödeten terör belasını gelecek nesillerimizin omuzlarına bir yük olarak bırakmadan devlet ve toplum hayatımızdan bütünüyle çıkarmak, terörün silahla ulaşamadığı çeşitli hedeflerin farklı kisveler altında ve vasıtalar aracılığıyla yeniden üretilmesine hiçbir surette imkân tanımamak olacaktır.”
Devamla; “Türk barışı, baştan Suriye olmak üzere Irak, Lübnan gibi bölge ülkelerinde merkezi otoritelerin güçlendirilmesini, milli birliklerinin ve toprak bütünlüklerinin muhafaza edilmesini, demokratik hukuk devleti sisteminin tesis edilmesini hedeflemektedir. Bunun için de öncelikli olarak illegal silahlı yapıların ve terör örgütlerinin mutlaka ortadan kaldırılması gerekmektedir.”
Açıkça görüldüğü gibi, Türk devletinin “Terörsüz Türkiye–Terörsüz Bölge” hedefi içinde, Kürt ulusunun ulusal demokratik taleplerine yer yoktur. En basitinden, bu ırkçı faşist zihniyet ana dilde eğitim talebini bir “terör” faaliyeti olarak görüyor. Bu ırkçı ve inkârcı yaklaşımı yalnız Türkiye ve T. Kürdistanı coğrafyasında değil, bir bütün olarak bölgede sürdürmeyi de bir görev olarak algılıyor.
Nitekim Mazlum Abdi’nin “Bugün Suriye Demokratik Güçleri’nin misyonunun sona erdiğini duyuruyor ve bağımsız bir askeri güç olarak feshedildiklerini tüm sorumluluk bilinciyle ilan ediyoruz” açıklamasına, ABD’nin Suriye ve Irak özel temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “tam anlamıyla tarihi bir an” ve “gerçek entegrasyon işte böyle bir şey; tek ordu, tek hükümet, tek devlet” sözleriyle dile getirdiği sevince en çok iştirak edenler suç ortakları ve uşakları olan Türk egemen sınıf sözcüleriydi. R.T.Erdoğan’ın “Bölgemizde tarih yeniden yazılıyor. Dost düşman herkes şunu bilsin ki Türkiye yön veriyor, bunun önünü artık hiç kimse kesemez” açıklaması aşırı sevinçten kaynaklı olarak uşaklık sınırını aşmış olsa da, Kürt düşmanlığı konusunda emperyalist efendileriyle aynı çizgide bulunduklarını bir kez daha dile getirmiş oldu.
Yine daha sade bir dille ifade edecek olursak, “Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” projesi yalnız Türkiye için değil, Suriye için de öngörülen bir projedir. Tabii ki, pratik uygulamaları farklı olacaktır; hemfikir oldukları nokta, sınırlı bazı talepleri karşılama ama ulusal demokratik talepleri esas olarak reddederek “toplumsal bütünleşmeyi” sağlamaktır. Hedeflenen bu projenin pratik sahada uygulanması sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Ama her hâlükârda girilen bu yolda güçler dengesinin değişmesiyle de, Kürtlerin mücadele cephesinde elde etmiş olduğu kazanımlar gelinen aşamada önemli oranda yitirilmiş durumdadır.
Diğer bir anlatımla, Türk devletinin Suriye’deki öncelikli hedeflerinden biri özerk yapının dağıtılması ve Şam’daki kukla rejiminin baskısı altında olan ulus ve azınlık milliyetlerinin, inanç gruplarının bu rejime tâbi olmasıydı. Suriye’nin “toprak bütünlüğü”nden anladıkları buydu. Yani tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, “tekçilik” üzerinde bir rejimin inşa edilmesi. Son gelişmeler, Türk devletinin bu politikalarıyla çatışmıyor, çakışıyor. Türk egemen sınıf sözcülerinin açıklamaları da bu gerçeği doğrular niteliktedir.
Bu karmaşık ortamda doğru devrimci bir çizgide ısrarlı yürümek için, öncelikle yakın tarihimizde bölgede olup bitenleri objektif bir gözle irdelemek gerekir. Dünü anlamadan, yapılan hatalardan gereken doğru dersler çıkarılmadan, bugünün görevlerini somutlamak mümkün olmaz.
Bölgede ulusal, dinsel-mezhepsel çelişkilerin varlığı, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici-faşist devletlerin “böl-yönet” politikalarına uygun bir zemin hazırlamaktadır. Bu karşı-devrimci politikaları boşa çıkarmanın yolu, emperyalizme ve bölge gericiliğine karşı ezilen halkların birleşik devrimci mücadelesini örgütlemekten geçer. Tarihsel ve güncel bağlamda, bu eksende yaşanan çatışmalar, ezilen halklar arasında derin güvensizliklerin yaşanmasına yol açmıştır. Bunun böyle olması, doğruları savunmamızın önünde engel değildir. Çünkü emperyalizm ve bölge gericiliğinin yön verdiği politikaların bir parçası haline gelmenin sonu hüsran olur. Yaşanan onlarca acı tecrübe bize bu gerçeği gösteriyor.
Sonuç olarak, her ulus gibi, Kürt ulusunun varlığı da tartışılamaz. Ve yine her ulus, ulusal demokratik haklarıyla birlikte vardır. Bu anlamıyla Kürt ulusal sorunun çözümü, eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim vb. demokratik hakların güvence altına alınmasıyla başlar. Bu yönlü ciddi pratik adımlar atılmadan, dahası ulusal demokratik hakları, bireysel haklara indirgeyerek, “milli bütünleşme”den söz etmek, inkârcı-ırkçı politikalardaki ısrarlı tutumu sürdürmektir. Yani ezilen ulusun kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını zorla engellemektir.
Devrimciler, komünistler tüm bu inkârcı-ırkçı milliyetçi politikalara karşı mücadeleyi bir görev olarak algılar. Bu nedenle dün olduğu gibi bugün de başta anadilde eğitim hakkı olmak üzere ulusal demokratik talepleri ve fakat esasta da Kürt ulusunun özgürce ayrılma hakkını savunarak mücadele etmek, demokratik halk devrimi mücadelesinin ayrılmaz görevlerinden biridir. Keza, devrim perspektifli bu somut görevleri karartan, nesnel bir olgu olan sınıf savaşımını yadsıyan her anlayış tasfiyecidir. Dolayısıyla genel manada devrim cephesinde açığa çıkan her türden tasfiyeciliğe karşı mücadele etmek güncel bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Seçtiklerimiz: Özgür Gelecek – 05.09.2026
























































