Makaleler

Published on Haziran 14th, 2026

0

Tuzak kurmak siyasette bir miras mı? | Mehmed S. Kaya


Tuzak kurmak, Türk siyasetinde köklü bir gelenektir. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan siyasal anlayışın Kürt meselesi ve demokrasi üzerindeki etkileri…

Avrupa’da, siyasetçiler manipülatif olmadıklarında en iyi sonucu alırlar. Çok fazla iktidar hırsı olanlar ise seçmenler tarafından elenirler, çünkü çok acımasız görünürler. Macaristan’da Orban’ın yenilgisi bunun bir son örneğidir.

Türk siyasetinde ise durum tam tersidir. Siyasi gelenekler, siyasetçilerin tuzak kurma stratejisine sahip olmaları gerektiğini dikte eder. Tuzak kurmak, Türk siyasetinde «köklü» bir gelenektir. En büyük tuzak kuranlar, iktidarda en uzun süre kalabilirler. Bu nedenle Türkiye’de bir tuzak kültürü gelişmiş. Bu günlerde yaşanan siyasi tuzakları ve bunların arka planını anlamak için biraz geçmişe bakmamız gerekiyor. Geçmiş bize bir ayna tutabilir.

Yüz yıllık tuzak

Çatışma, Türk siyasetinin özüdür. Yüz yıllık Türk-Kürt çatışması bunun en açık örneğidir. Ayrıca iktidarlar ile muhalefet arasındaki baskıcı çatışmalar (Adnan Menderes hükümetinin CHP’yi baskı altına alması gibi), otoriter ve demokratik güçler arasında sert ҫatışmalar, dinî ve laik kesimler arasındaki kutuplaşmış ҫatşma (28 Şubat 1997 darbesi), bunun başka örnekleridir. O halde şu soruyu sormak gerekir; bu çatışma zinhniyeti ne zaman ve nasıl yaratıldı?

Bu sorunun cevabını resmi tarihte aramak saflık olur. Çünkü resmi tarih, baştan sona yalanlar ve propagandaya dayanıyor. Resmi Türk tarihi ideoloji tarafından yönlendirildiği için bilimsel değildir. Resmi tarihin suçluları koruduğunu biliyoruz. Ermenilere karşı yapılan 1915/16 katliamı, 1938 Dersim katliamı bunun birer örnekleridir. Bu nedenle, tarafsız kaynakların önemi ön plana çıkıyor. 

Tarafsız ve güvenilir kaynaklar, ana neden olarak Türk-Kürt çatışmasını ve bunun baş mimarı olarak da Mustafa Kemal’i gösteriyor. Bunun sayısız kanıtı var. En önemlilerinden biri de şu:

Lozan müzakerelerinde, İngiltere, Türkiye’nin sınırları üzerinde anlaşmaya varılmadan önce Kürdistan’ın kurulması konusunda kararlıydı. Mustafa Kemal, 40’tan fazla Kürt liderini Ankara’ya davet etti ve onlara yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası olduklarını ve milli kıyafetleriyle gelmeleri gerektiğini söyledi. Kürtler teklifi kabul etti. Ankara’da Kemal, Kürtlerden Lozan’daki heyete, Kürtlerin ayrı bir Kürdistan istemediklerini ve bu nedenle yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nde eşit ortak olduklarını bildiren telgraf göndermelerini istedi. Telgraf ҫekildikten sonra İngiltere derhal itirazını geri çekti. Mustafa Kemal, tüm Kürt liderlerinin idam edilmesini emretti (1). Dersim milletvekili Hasan Hayri ve diğer bazı Kürt milletvekilleri de aralarında bulunuyordu. Kemal üҫ yıl sonra (1925) Kürt milli kıyafetleri de yasakladı. Bu yasaklar halen kemalistler tarafından devrim olarak adlandırılıyor.

Bӧylece Kemalist cumhuriyet, Kürtleri ve diğer azınlıkları dışlayan bir “Türklük” anlayışı üzerine kuruldu. Bu nedenle, Kemal’in uyguladığı siyasi gücün temeli Kürtler tarafından gayrimeşru kabul edilmektedir. Yani, kemalist cumhuriyetin meşru bir güce dayanmadığı düşünülmektedir. 

Kemal, aynı zamanda Anadolu’nun son derece dindar nüfusu arasında hoşnutsuzluğu körükleyen, dayatılmış taetışmalı laiklik yasalarının uygulamasının da mimarıydı. AKP hükümetinin CHP’ye karşı agresif tutumu, Kemal’in politikalarına karşı bir tepki olarak da yorumlanabilir.

Kürt liderlerine yapılan eylem, vahşi bir hayvanı tuzağa getirip acımasızca vurmaktan farklı değil. Kemal’in bu tür eylemleri temel insan haklarını derinden ihlal etti ve Kürt toplumunda derin acılara neden oldu. Böylesi uygulamalar siyasette etik kurallarına aykırı görülür ve kınanır.

Kamal’ın işlediği ihlaller demokratik bir ülkede ağır bir şekilde cezalandırılırdı, ancak ölümünden 86 yıl sonra bile sevenleri tarafından hâlâ ilahi bir figür olarak saygı görüyor. Şimdi Türk yönetiminin neden demokrasi inşa etmek istemediğini biraz olsun anlıyoruz.

Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki döneme kıyasla, Kemal’in Kürtler için kurduğu bu tuzak en büyük ve en acımasız olanıydı. Kemal’in tuzakları bununla da sınırlı kalmadı. Devamı gelecekti.

Kürt kimliğini yok etmek sıradaydı

Kürt ulusal kimliğinin savunulması ve demokratikleşme, yakın Kürt tarihinde yakından bağlantılıdır. Kemal’in bizzat atadığı ve Kürt temsiliyeti bulunmayan parlamento, Kürtlerin varlığının inkarı ve Kürt kimliğini yasaklayan 1924 Anayasası’nı kabul etti; bu da bir dizi Kürt ayaklanmasına yol açtı; Şeyh Said ayaklanması, Ağrı ayaklanması, Dersim ayaklanması. Bu da Kürtleri kimliklerini savunma sürecini daha da hızlandırmaya zorlamıştır.

Ancak Kürt kimliğinin korunması ve Kürt bölgelerinde demokratikleşme talepleri güçle bağlantılıdır. Manevi güçten bahsetmiyorum. Fiziksel güçten bahsediyorum; başka bir halkın topraklarını işgal eden hiç kimsenin, bu yerleşik halk grubunun kurallarını yıkma hakkı yoktur. Batılı sömürgeci güçler İngiltere, Fransa ve diğerleri sömürgelerin dilini, kültürünü ve kimliğini yok etmediler. Sömürge halkının kültürünü ve kimliğini dikkate aldılar. Kemal’in aksine, Batılı sömürgeciler, sömürge halkının varlığını ne yasakladılar ne de inkar ettiler. Başka bir deyişle, ev sahibi taraf, gerçekleşen etkileşim söz konusu olduğunda kontrol sahibidir.

Bu gereklilik, uluslararası hukukta önemli bir kural olan BM’nin «örf ve adet hukuku» hakkındaki kararıyla da korunmaktadır. Örf ve adet hukuku, geniş bir mutabakat nedeniyle oluşmuş ve önemli sayıda devletlerin takip ettiği “yazılı olmayan hukuk kuralları”dır.

Bazı kurallar o kadar evrensel olarak geçerlidir ve o kadar uzun süredir saygı görmektedir ki, herhangi bir anlaşmada yazılı olmasalar bile hukuk kuralları olarak kullanılırlar. Bunlara örf ve adet hukuku denir ve uluslararası hukukta da geçerlidirler.

Ancak Kemalist Cumhuriyet, medeni anlayışın en düşük seviyesine bile saygı göstermedi. Tam tersine, Kemalistler Kürt kimliğini yok etmek için akıl almaz tüm zorba yöntemleri kullandılar.

Uluslararası hukuk sisteminin zayıflığı, Kürtlerin haklarını inkar eden Türkiye gibi bazı devletlerin azınlık gruplarını koruyan uluslararası anlaşmaları onaylamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Sistemin bu şekilde işlemesinin nedeni egemenlik ilkesidir. Burada asıl mesele, tüm devletlerin egemen olması, kendi özgür kararlarını kendileri vermesi ve başkaları tarafından kendi iradelerine aykırı olarak yönetilmemesidir. İşte burada büyük bir ikilem yatıyor; egemenlik ilkesi Kürtler gibi azınlık gruplarını kapsamadığında, egemenlik gayrimeşru olur. Egemenlik sorunu, Kürtlerin dolandırıldığı Lozan antlaşması’na işaret etmektedir. Bilindiği gibi, Kürtlere 1919-1923 kurtuluş sürecinde özerklik sözü verilmişti, ancak Lozan sürecinde bu söz reddedildi.

Kemal, Kürt ulusal aidiyetlerini türkçülük hedefine yönelik bir tehdit olarak görüyordu

Kemal’in acımasız tuzakları Kürt liderlerinin idamıyla sınırlı kalmadı. Ayrıca Kürt değerlerini ve aidiyetlerini yok etmeyi de amaçlıyordu. Çünkü Kürtler arasında aile, “yuva”, aşiret bağları ve akrabalık ilişkileri, ulus inşasında merkezi siyasi ve sosyal birimleri oluşturmaktadır. Bu unsurlar, insanların Kürt olmanın ne anlama geldiğine dair tanımlarına derinden yerleşmiş. Kürt dili, kültürü ve toprağa aidiyet duygusu, Kürtlerin ulusal bilincinde merkezi bir yere sahiptir.

Mustafa Kemal bu unsurları onun Türkçülük anlayışına yönelik tehdit olarak gӧrdü. Bu nedenle, Kürtlerle ilgili her şeyi yasakladı ve haritadan sildi. Kemal, yaptıklarını haklı çıkarmak için Kürtlerin değerlerini hor gördü. Kürtleri egemen “etnonasyonal Türklere” kıyasla “ikinci sınıf vatandaş” olarak da göruyordu.

Bundan sonra Kürtler, ötekiliğin bir göstergesi haline gelirler. Kemal’in homojen bir Türk toplumu fikri, bu düşmanca eşitsizlik zihniyetinden kaynaklanmaktadır. “Ötekiler”den kaçınıldığında toplumlar daha homojen görünüyordu. Örneğin, Türkler ve Romlar arasındaki ayrım gibi. Türkler ve Kürtler arasındaki ayrım bu şekilde yaratıldı ve pekiştirildi. 

Kemalist ideoloji aşılmadığı sürece Türkiye’de barış ve demokrasiyi kurmak zor gӧrünüyor  

Mustafa Kemal ve halefleri, Anadolu’daki medeniyetleri ortak bir ulusal kimlik etrafında birleştirmeyi reddetti. Bunun yerine, katı bir Türkçülükle süslenmiş dar bir çıkar sistemi aracılığıyla iktidarlarını sürdürdüler. Bu katı türkҫü rejim, birçok Kürt isyanı tetikledi. Ve her isyana, Türkҫü hükümetler Kürtlere karşı daha sert önlemler almayı seçti.

Kürtler bu baskıcı güçe karşı her ayaklandıklarında, «dış güçlerin oyununda piyon», «kullanışlı aptallar» veya «ayrılıkçılar» olarak gösterildiler. Bu tasvir, Kürtlerin 100 yıllık onur mücadelesini küçümsemeyi hedefliyordu.

Bir halkın varlığının inkarında sıklıkla olduğu gibi, inkarcılar ve cellatlar kahraman olarak gösterilir. Ve bir ulusun, radikal otoriter koşullar altında kurucularını inkarcı ve despot olarak nitelendirmesi kolay değildir. Bu itiraf ancak, çeşitliliğin, evrensel insan haklarının ve insan onurunun temel olduğu özgür ve liberal bir demokraside yapılabilir. Ve bu durum Türkiye’de hiçbir zaman var olmadı. Onun iҫin, aşırı ırkҫı Kemalist ideoloji ve bu anlayışın yarattığı tuzak mirası aşılmadığı sürece Türkiye’de barış ve demokrasiyi kurmak zor gӧrünüyor.  


Kaynaklar: 

After World War I: Atatürk repeated Selim’s I scenario to deceive the Kurdish people
(Atatürk, Kürt halkını aldatmak için 1. Selim’in senaryosunu tekrarladı).
Imad Al-Din Hussein: The Kurds… One Hundred Years of Lost Bets, Al-Shorouk News – Egypt, 2019.


*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

Mehmed S. Kaya – 14.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑